Makale

Yüksek bir duygu ve yüce bir haslet: Vefa

Yüksek bir duygu ve yüce bir haslet: Vefa
Dr. Durak Pusmaz
Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi
Eğitim Görevlisi

Vefa; sözünde durma, sözünü yerine getirme, borcunu ödeme, sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat etme, kendini sevenleri, kendisine iyiliği dokunanları unutmama, dostlarıyla ilgiyi kesmeme gibi anlamlara gelir. Bu güzel özelliklere ve yüce vasıflara sahip olan kimseye de vefakâr ya da vefalı denir. Vefanın zıttı nankörlüktür. Vefakârlık; kadir kıymet bilmek, kendisine yapılan iyiliği unutmamaktır. Nankörlük ise iyiliğin kadrini bilmemek ya da kendisine yapılan iyiliğe kötülükle mukabelede bulunmaktır.
Vefakâr kimseler dostlarını, kendilerine iyilikte bulunanları unutmazlar, zamanı gelince onlara misliyle veya daha fazlasıyla mukabelede bulunurlar.
En büyük vefakârlık, insanın Yüce Yaratıcı’yı tanıması, verdiği nimetlerin kadr u kıymetini bilmesi, O’na karşı kulluk görevlerini eksiksiz yerine getirmesidir. En büyük nankörlük de kulun Rabb’ini inkâr etmesi, verdiği nimetlere şükretmemesi, nimetleri O’na isyanda kullanmamasıdır. Nitekim Enfal suresinin 55’nci ayetinde: “Allah katında canlıların en kötüsü, gerçeği örten nankörler/inkârcılardır. Bunlar iman etmezler.” buyrulmuştur.
Yerine göre hayvanlar bile kendilerine verilen nimetin kadrini bilirler, o nimeti verenlere vefalı davranırlar, sadık olurlar. Mevlana hazretleri bunu Mesnevi’sinde çok güzel ifade eder. O şöyle der:
“Köpekler bile mahallelerine gelen serseri köpeklere ‘ilk evden gönül bağını koparma, kemik yemiş olduğun ilk kapıya sımsıkı sarıl, o nimetin şükrünü yerine getir. Hakkı gözet, o kapıdan ayrılma…’ diye öğüt verirler.
“İlk kapısına gitsin ve orada kurtuluşa ersin diye o serseri köpeği terbiye etmek için ısırırlar… Ona: “Bizim vefasızlığımıza örnek olma. Vefasızlık edip boş yere vefasızlığı açığa vurma. Çünkü vefalı olmak köpeklere mahsus bir huydur. Sen vefasızlık ederek köpeklerin adını kötüye çıkarma.” derler.
Mevlana hazretleri devamla sözü Yüce Rabbimizin en güzel şekilde yarattığı ve üstün meziyetlerle donattığı insana getirir ve ona hitap ederek şöyle der: “Vefasızlık köpekler için bir leke, bir ayıp olduğu halde sen nasıl oluyor da insan olarak vefasızlık gösteriyorsun. Cenab-ı Hak da vefa göstermekle övündü de “Bizden başka kim ahdine vefa gösterdi.” (Tevbe, 9/111.) diye buyurdu. Hakk’ın haklarını reddedene, saymayana karşı vefalı olmak, iyi bil ki vefasızlığın ta kendisidir. Hiç kimsenin hakkı Allah’ın hakkından önce gelemez.” (Şefik Can, Mesnevi Tercümesi, III, 44, Beyit: 315-324.)
Ahmet Rifat da “Tasvîr-i Ahlak” isimli eserinde şöyle der: “Ana-babaya itaat, akraba ve dostlara hürmet ve yardım, vatana sevgi hep vefa duygusunun eseridir. Vefasızlar ciddi dost bulamazlar. Sıkıntılı zamanlarında kimseden yardım göremezler. Şurası da enteresandır ki, bazıları kendileri sıkıldıkları zaman vefakârlardan vefa umarlar, yardım beklerler de kendi vefasızlıklarını terk etmezler.” (Ahmet Rifat, Tasvîr-i Ahlak, İst., ts., s. 366.)
“Vefa yüksek bir duygu ve yüce bir haslettir. Abbasi vezirlerinden Yahya el-Bermekî vermiş olduğu sözünü teyit etmek isteyince: “Ahde vefayı, görünen şeylerin en yükseği kılan Allah’a yemin ederim.” diyerek sözüne başlardı. (Ahmet Rifat, age., s. 366.)
Aslında kendisine iyilik yapılan kimse bilse de, bilmese de hiçbir iyilik zayi olmaz, boşa gitmez. Onun için dilimizde: “İyilik yerde kalmaz”, “İyilik et de denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” denilmiştir.
İnsanlar kendilerine yapılan iyilik ve kötülükleri unutup unutmama açısından farklıdırlar:
Kimi insanlar vardır ki kendilerine yapılan kötülükleri hep unuturlar, iyilikleri ise hiç unutmazlar. Bunlar erdemli, fazilet sahibi kimselerdir. Dinimizin istediği güzel ahlak sahibi müminler böyle olurlar, kendilerine yapılan iyiliği hiç unutmazlar, zamanı gelince ona iyilikle mukabelede bulunurlar, dostlarıyla her zaman ilgilenirler, iyi günlerinde de kötü günlerinde de onları ararlar, varsa dertleri, sıkıntıları gidermeye, yardımcı olmaya çalışırlar.
Kimi insanlar da vardır ki kendilerine yapılan yüzlerce iyiliği unuturlar, yapılan herhangi bir kötülüğü ise hiç unutmazlar. Hep onu söyleyip dururlar, temcit pilavı gibi durmadan tekrar ederler. Bu, dinimizin tasvip ettiği güzel davranış ve hoş bir tutum değildir. Bunlar dostlarını kendilerine işleri düştüğü zaman ararlar, sorarlar, o zaman yanlarından hiç ayrılmazlar. Onların kendilerine işi düştüğü zaman ise hep onlardan kaçmaya, uzak durmaya çalışırlar, o zaman onları tanımazlar, daha doğrusu tanımazlıktan gelirler. Mesnevî Şerhi’nde bu tip insanlarla ilgili şöyle bir olay anlatılır:
Mervli biri, ticaret için seyahate çıktıkça her defasında Iraklı birine konuk olur, en güzel şekilde ağırlanır, kendisine izzet ve ikramda bulunulur, yer içer, giderken de:
“Ah sen de bir bize gelsen, biz de seni ağırlasak” dermiş.
Tesadüf bu ya, Iraklının da bir sefer yolu Merv’e düşmüş, kendisine devamlı gelip giderek konuk olan ve her defasında davet eden dostunu hatırlamış, doğruca ona gitmiş. Fakat Mervli, Iraklıyı tanımazlıktan gelmiş. Adam ‘her halde beni yolcu elbisemle gördü o yüzden tanımadı’ demiş, külahını, elbisesini çıkarmaya başlamış. Mervli:
“Boşuna uğraşma, derini bile yüzsen, ben seni tanımıyorum.” demiş, (Bk. Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, III, 111-112.) böylece kendisinin karakterini ortaya koymuş.
İnsan yaratılışı icabı hep başkalarından vefa bekler, dostluk bekler, iyilik bekler. Bunlar doğru ve güzel şeylerdir. Fakat daha güzel olanı insanın, dostlarına karşı önce kendisinin vefakâr olmasıdır. Kendisi vefakâr olmayan kimse başkalarından vefa bekleyebilir mi? Şayet beklerse bu ne kadar doğru ve isabetli olur? Ünlü Divan şairi Nâbî ne güzel söylemiş:
Bende yok sabru sükûn, sende vefadan zerre,
İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kerre.
Diğer ahlaki meziyetlerde olduğu gibi, vefakârlığın en güzel örneklerini de Peygamber Efendimiz’de görmekteyiz. Hz. Peygamber, dadısı Ümmü Eymen’i, ücret karşılığı da olsa yıllarca kendisine bakan sütannesi Halime’yi, sütkardeşi Şeyma’yı, çocukluğunu yanında geçirdiği amcası Ebu Talib’in hanımı Fatıma’yı ömrü boyunca unutmamış, her fırsatta onlarla ilgilenmiş, onlara gereken saygı, şefkat ve merhameti göstermiştir. Mekke müşriklerinin zulmünden kaçan Müslümanlara kucak açan Habeş Necâşî’sini daima hayırla yad etmiş, öldüğünde dua etmiş, yıllar sonra oğlu Medine’ye geldiğinde, babasına hürmeten bizzat kendi eliyle ona hizmet etmiştir.
Sevgili Peygamberimiz eşlerine karşı da son derece vefakârdı. Onun vefakârlığı sadece hayatta olan eşi ile sınırlı değildi. Vefat etmiş olan eşi Hz. Hatice validemizi de hep hayırla anar, hayırla yad ederdi. Hatta onun arkadaşlarına bile saygı gösterir, ikramda bulunurdu. Bir defa yanına gelen bir yaşlı hanıma fazla ikramda bulunmuştu. Bunun sebebini soranlara: “Bu kadın Hatice (r.a.)’nin sağlığında bize gelir giderdi.” diye cevap vermişti
İnsanlar hep zamanlarındaki vefasızlıktan şikâyet ederler. Osmanlıların son döneminde yaşamış olup reisületıbba, devlet adamı, eğitimci, edip ve tarihçi olarak bilinen ve 1866 yılında Tahran sefiri iken vefat eden Hayrullah Efendi bir beytinde zamanındaki insanların vefasızlıklarından şikâyet ederek şöyle der:
Ehibbada vefâ yok âşinâ bîgânedir Hayrî
Bu âlem bildiğim âlem değil, bilmem ne hâl oldu. (Bk. Osmanlı Müellifleri, III, 67.)
Ahmet Cevdet Paşa da zamâne kibarının, ‘vefa’ sözcüğünü yazsa da manasından habersiz olduğunu, bu yüzden kimsenin onlara güvenmemesini belirterek şöyle der:
Lafz-ı vefayı yazsa da bilmez meâlini
Kimse güvenmesin bu zemâne kibârına. (Bk. Unutulmaz Mısralar, s. 640.)
Şair Karamanlı Kâmî ise; bülbülün, sesini âşık olduğu güle işittiremediği gibi artık vefa, sevgi sözünü de kimsenin okumadığından ve dinlemediğinden şikâyette bulunarak şöyle der:
Güle gûş ettirmez, boş yere bülbül inler
Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur, kim dinler.
Çağ kapatıp, çağ açan, İstanbul’u fethedip Türk-İslam dünyasına kazandıran, böylece iki cihan güneşi sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olan ulu sultan, Fatih Sultan Mehmed de vefânın kokusunu ancak mezarında beklemektedir:
Vefâ görmeden ölürsem eğer ben gül-i zârumdan;
Erişe dem-be-dem bû-yi vefâ hâk-i mezârumdan.
Yazımızı Mevlana hazretlerinin şu güzel sözü ile noktalayalım:
“Ey dost! Sen, gamlar içinde bulunduğun halde neşeli ol; vefasız olan, vefa nedir bilmeyen şu dünyada, sen vefalı ol!”