Makale

Ahlakla var olmak

Ahlakla var olmak
Prof. Dr. Muhammet Şevki Aydın
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
msaydin@diyanet.gov.tr
Günümüzde gelişmiş teknoloji sayesinde kitle iletişim araçları, küresel ölçekte ilişkiler ağı oluşturarak iletişim ve etkileşimi küreselleştirdi. İnsanlık elektronik medyanın bombardımanı altında kültürel dönüşümlere ve alt üst oluşlara maruz kalmaktadır. Kitlesel popüler kültür küreselleştirilmektedir. Doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbirine karış(tırıl)makta; hatta iyi olan kötü, kötü olan iyi gösterilebilmektedir. Bu küresel iletişim ve etkileşim ağıyla aramıza duvarlar örme imkânımız da yoktur. Böyle bir kaos ortamında kalan insanın, hakla batılı ayrıştırıp kendine “emin” bir yol haritası oluşturması alabildiğine zorlaşmıştır. Efendimiz (s.a.s.)’in şu duasının önemi bugün daha iyi anlaşılmaktadır: “Allahım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı lütfet; batılı da bize batıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Ne var ki, biz sadece bu sözlü duayı etmekle yetinirsek, sonuç elde edemeyiz. Bu dua metninin işaret ettiği diri bir mümin bilinciyle birlikte fiili duayı da yapmak zorundayız. O da, her birimizin hakkı hak, batılı batıl olarak görebilme ve batıldan uzaklaşıp hakka tabi olabilmemizi sağlayacak bir donanıma sahip olmaktır. Öz denetim yeteneği gelişmiş, iyi geliştirdiği vicdanının sesine kulak veren ahlakça özgürleşmiş bireyler olmak. Çağdaş toplumsal şartların itmesiyle ve özellikle de medyanın bombardımanı altında sürekli şuraya buraya savrulmaya, ahlaki donanımla direnilebilir. Bu ortamda böyle bir direnişin öznesi olabilmek, kendini yönetecek kadar ahlaken gelişmiş birey olmayı gerektirmektedir. Bu ahlaki gelişmişlik/donanım ise, iddia edilecek bir şey değil, bedeli ödenerek kazanılacak bir şeydir.
Bu gerçeği şu anekdotla açmak istiyorum: Yaşlı dede, sabah erken evinden çıkar, yolda bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanır ve hafifçe yaralanır. Sokaktan geçenler hemen en yakın sağlık birimine ulaştırırlar. Hemşire, önce pansuman yapar ve "Biraz bekleyin, bir de röntgen çekelim. Herhangi bir kırık-çatlak olabilir" der. Yaşlı dede, "Hayır, acelem var, gitmem gerek" der. Hemşire merakla acelesinin nedenini sorar. Dede, "Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" diye cevap verir. Hemşire, "Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince de, yaşlı adam üzgün bir ifade ile, "Ne yazık ki karım alzheimer hastası hiçbir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" der. Hemşire hayretle, "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sorar. Cevap müthiştir: "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum."
Bu ihtiyar, hayatı, varlığı ve varlık bütünü içinde kendi varoluşunu anlamlandırmış; bu anlamlandırmanın doğal uzantısı olarak kendi değerlerini oluşturmuş, özümsemiş ve içtenlikle benimseyerek kendi ahlakî varoluşunu gerçekleştirmiş, öz benliğini kurmuş. Bu, onda güçlü bir özsaygı geliştirmiş. Benimsediği değerlere ve kendisine olan saygısı, ahlaklı/ilkeli davranmasına yetiyor. Özdenetim yeteneğini geliştirdiğinden, dış çevrenin herhangi bir ödül veya ceza şeklinde yaptırım(lar)ına ihtiyaç duymamaktadır.
Ahlaki ve vicdani muhakeme yeteneğini yitirmiş bir dünyada yaşayan insanlar, bu ahlaki duruşu kavramakta zorlanabilirler. Böyle bir ahlaki sorumluluk bilinci, bu dünyanın insanları için artık ütopik gelebilir. Ama gerçekte bunun başarılması, kolay olmasa da ütopya değildir. Allah’ın verdiği fıtratı ve bu arada idrak yeteneğini iyi geliştirip doğru kullanan herkes, insanlığın tarihsel birikiminden yararlanarak belli bir ahlaki varoluş düzeyini yakalayabilir. Ahlaki iyi ve kötü hakkında yargıda bulunma eğilimiyle yaratılan her insan (Şems, 91/8.), bunu başarma potansiyeline sahiptir. Yeter ki, bu fıtri potansiyelini iyi koruyup geliştirebilsin. Düşünme, anlama/kavrama yeteneğini iyi geliştirmiş, fıtratını tahrip etmemiş olan insan, “Kendine yapılmasını istemediğini başkalarına yapma.” ve benzeri evrensel ahlaki değerleri, vahiyden doğrudan yararlanamasa bile keşfedebilir.
Bu konuda İslam bilginleri arasında ihtilaf olsa da, İmam Maturidî gibi bilginlere göre aklını kullanabilen insan, dürüst olmak gibi “kendinde/tabiatında/özdeğerinde (lizatihi) iyi” ve yalan söylemek gibi “kendinde kötü”nün ne olduğunu bilebilir. Bu kategorideki ahlaki iyi ve kötü hakkında vahyin söylediği ile aklın söylediği örtüşür. (Bk. Biçer, 2010:198 vd.) Fakat böylesine evrensel gerçekliği açıkça ortada olmayan ahlaki iyi ve kötüyü insan aklıyla kestiremez; bu kısım ahlaki değerler vahyin kılavuzluğuyla bilinebilir. Mesela, “tarafların rızasıyla nikâhsız birliktelik”in ahlaken kötü olduğu, ancak vahiy desteğiyle bilinebilir. “Belki hoşlanmadığınız bir şey, sizin hakkınızda daha iyidir ve hoşunuza giden bir şey de sizin kötülüğünüzedir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara, 2/216.)
Şu da var ki, “kendinde iyi ve kötü”nün ne olduğunu belirleme konusunda da vahyin desteği, elbette bireyin bu alabildiğine zor işini kolaylaştırmaktadır. Başkaları bu ahlaki değerleri tamamen rasyonel bilgi ve düşünce ile kazanmaya çalışırken Müslüman birey, vahiy destekli akli düşünce ve bilgi ile elde etmektedir. Müslüman birey, vahyin aydınlığında, evrensel ahlaki gerçeklerle daha kolayca ve fazla zaman kaybetmeden buluşabilme imkânını elde etmektedir. Özellikle elektronik medyanın enformasyon bombardımanı altında ciddi anlamda zihinsel hazımsızlık yaşayan günümüz insanının, bu karmaşa ortamında kendine güvenilir bir ahlaki rota çizme konusunda vahyin kılavuzluğuna ihtiyacının kaçınılmazlığı açıkça ortadadır.
Üstelik salt rasyonel bilgi ve düşünce ile keşfedip benimsediği ahlaki değerlere bireyin bağlılığına kıyasla vahiy destekli rasyonel bilgi ve düşünce ile ürettiği aynı değerlere Müslüman bireyin bağlılık düzeyi aynı olmayacaktır. Akli kabule ilaveten bir de iman dayanağına sahip olduğundan Müslüman bireyin ahlaki müeyyidesi daha güçlüdür. Tahkiki imanla ihsan bilincini kazanan mümin, “Allah’ı görüyormuşçasına” yaşamaya çalışacağından, tutum ve davranışlarını kendi vicdanına onaylatırken Allah’ın onayını temel ilke olarak görecektir. Yukarıda nakledilen anekdottaki yaşlı adam, İslam ahlakını özümsemişse, "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" sözünü, arka planda “Allah görüyor/biliyor ve hesabını soracak” inancına yaslamaktadır.
Bu inanca sahip olmak, müminin özgürlüğünü zedelememektedir. Çünkü “Allah’a ait olmak, Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde var olmak ve yaşamak” şeklinde tanımlanabilecek özgürlük anlayışı, onda körü körüne oluşmuş değildir. Aksine onun bu anlayışının arkasında köklü bir kişisel sorgulama, anlamlandırma, değerlendirme ve özgür iradesiyle tercihte bulunma vardır. Başkaları ona dikte ettiği için değil, kendisi bunun hakikatini/gerçekliğini kavrayıp gönülden benimsediği için bu karara varmıştır. Bu kararının özgür öznesi olarak kendisi, tercihinin, konumunun, tarz ve tavrının bilincindedir. Özgürlüğüne ahlaki sınırları bizzat kendisi koymaktadır. Hâliyle onun bu kararı, kendi özgürlüğüne halel getirmemektedir.
Tahkiki imana dayanan ve bireye tam bir özgürlük kazandıran bu İslami ahlak, görüldüğü gibi vahiyle birlikte rasyonel bilgi ve düşüncenin ürünüdür. “İslam dininin esaslarını kabul keyfiyetinin, serbest münazara ve münakaşa sonucu olması, onun en önemli esaslarındandır.” (Naim, 2010: 39.) Derinlikli düşünce, rasyonel bilgi, sorgulayarak anlama çabası olmadan vahyin getirdiği ahlaki esaslar hakkıyla anlaşılamaz. Varlık dünyası ve hayata dair “olan”ı, “olup biten”i anlam(landırm)adan, “olması gereken”in ne olduğu anlaşılamaz. Düşünme ve bilimsel çabalar, vahyi anlamanın alt yapısını oluşturduğundan dolayı bireyin entelektüel düzeyi/birikimi, vahyi anlama düzeyini belirleyicidir. Dolayısıyla sözü edilen İslami ahlakı üretmek, fikrî ve entelektüel çaba olmadan gerçekleşemez.
Esasen İslam açısından düşünce ile iman arasında karşılıklı etkileşim söz konusudur. Düşünme imana yönlendirirken, iman da düşünmeye yöneltmektedir. Düşünme imanı beslerken, imandan beslenmektedir/beslenmelidir de. Yani, imanın tahakkukundan sonra da düşünme durmaz/durmamalıdır. Tam aksine, bu eylemler yoğunlaşarak devam eder/etmesi gerekir. Tahkiki iman, düşünmeyi durdurmaz, iyice tetikler. İslam’a göre takdire şayan iman, körü körüne bir kabullenme, anlamadan itaat etme, pasif bir sahiplenme değildir. Önemli olan, imanın bilinçli bir tercihin, aktif bir benimsemenin eseri olmasıdır. “Ta ki, içlerinden helak olacak varsa bile bile helak olsun, hayat bulacak da varsa bile bile hayat bulsun” (Enfal, 8/42.)
Bir Müslüman, “anlamadığım için inanıyorum” d(iy)emez, dememelidir. “İslam dininde aklın keşfedemeyeceği nitelikte, sadece iman edilmesi gereken sırlar yoktur.” (Naim, 2010: 42.) İslam’da akıl üstü denebilecek durumlar varsa da, “akıldışı”lık yoktur. Fizik ötesi meseleler, en azından akıl tarafından yorumlanabilmektedir. İslam’ın öngördüğü tahkiki imanın altında bilgi vardır, düşünce vardır, anlamlandırma ve bilinç vardır/olmalıdır. Ahmet Naim Hocamızın dediği gibi, “Bizde imanın esası ve dayanağı akıldır. Gerek Allah’ın varlığına ve gerek şerefli Nebi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğine, bildirdiklerinin Allah tarafından indirildiğine iman eden her Müslüman, her halde akli delillere başvurarak bu hakikatleri kabul eder. Getirilen delillerin zayıflık ve kuvveti şekil ve görünüşü değişik olsa da, imanın esası hiçbir zaman, bir şekilde delillendirilmekten uzak kalmaz… Hiçbir kimseye “aklın alsın almasın herhalde iman ile yükümlüsün. İman edilmesi gereken konuları tartışmaya aklın yetkisi yoktur.” denilmemiş ve denilemez. O derecede ki, kalbî iman gerçekleştikten sonra bile, dinî nasslar ile kesin akli deliller arasında bir çatışma olduğu görülse, dinî nasların yorumlanması yoluna gidilir.” (Naim, 2010: 42.)
Böyle olmasaydı Kur’an, kendinden tamamen emin olarak meydan okuyup ayetleri üzerinde insanların derin derin düşünmelerini (Muhammed, 47/24; Nisa, 4/82; Muminun, 23/68; Sâd, 38/29; Zümer, 39/18; Yunus, 10/24,100.), güçleri yetiyorsa onda bir eksiklik bulmalarını talep eder miydi? (Bakara, 2/23; Yunus, 10/38; Nisâ, 4/82.) istemezdi.
Bir akademisyenimizin şu değerlendirmesi İslam açısından ciddi yanlışlar içermektedir: “İnanmanın akılla desteklenmesi inanmanın gerçekleşmemesi demektir. Oysa bizim dindarlarımız sürekli olarak akla yaslanarak pozitivist, rasyonel bir aklın güvencesi içinde seyretmek istiyorlar oysa inanç âleminin, içimize yapılan gezilerin hiçbir güvencesi yoktur.” Bir defa, Müslümanın rasyonel tavrı, pozitivist bir tavır değildir, onunla karıştırılması onaylanamaz. İslam’ın öngördüğü imanın, akla yaslandırılması, akılla desteklendirilmesi doğrudan Kur’an’ın talebidir. Müslüman birey, vahyin ve vahiyden beslenen aklın kılavuzluğunda varlığı ve hayatı anlamlandırma bağlamında ahlaki varoluşunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Kaynak
BİÇER, Ramazan, Küreselleşen Çağda İslâm, Gelenek yay. İstanbul 2010.
NAİM, Ahmed, İslâm Ahlakının Esasları, Sadeleştiren, Recep Kılıç, T.D.V. yay. Ankara 2010.