Makale

Ensar Şehri Kilis ve Ubeyde

DİN GÖREVLİSİNİN
HATIRA DEFTERİNDEN


Ensar Şehri Kilis ve Ubeyde

Sema YİĞİT
Ankara İl Başvaizi

KİLİS, büyüklerin sohbetinde adını sıkça duyduğum benim için esrarengiz ve büyülü bir mekân olarak çocuk zihnimde yer eden bir şehir…Bu nedenle belki de bu şehre hep muhabbet duydum. Ama Kilis’i sevmek için çok daha güçlü nedenlerim var artık. Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaşın ardından ülkemize sığınan mültecilere ev sahipliği yapan şehirlerden biri Kilis. Ev sahipliği dediysem, kendi nüfusundan çok daha fazla mülteciyi ağırlayan türden. Yani dünya üzerinde eşine rastlanılmayan bir insanlık dersi veriyor Kilis halkı tüm dünyaya. Ve işte tam da bu nedenle Ensar Şehri olarak anılmayı hak ediyor…
Uçağımız iniyor ve beni karşılamak için gelmiş güzel insanlarla buluşuyoruz. Gaziantep Havalimanı’ndan Kilis’e doğru yola çıkıyoruz. Geceyi Kilis Polisevi’nde geçirip sabah tam sözleştiğimiz saatte buluşuyoruz. Programımız sabah saat onda. Kilis İl Müftülüğümüzün Dünya Kadınlar Günü münasebeti ile düzenlediği “Göç Bağlamında Kadın ve Dayanışma” konulu konferans için buradayım. Tam iki gün önce yani 8 Mart’ta Kilis üzerine sınır ötesinden roketler atıldı ve Dünya Kadınlar Gününde bir kadın ve bir çocuk hayatını kaybetti. Bu yaman çelişkiyi ruhumuzda hissediyoruz. Programa katılım konusunda bu nedenle küçük bir endişe var, ancak salon hıncahınç doluyor. Kilis valimizin ve rektörümüzün muhterem eşleri de programımıza teşrif ediyorlar. İl müftümüzün açılış konuşmasının ardından konferansa geçiyoruz. İnsanlık tarihi kadar eski olan göç ve peygamberlerin hicretini konuşuyoruz. Hicret deyince Hz. Hacer’i anmadan olmaz. Allah Rasulünün Medine’ye hicretini hatırlıyoruz birlikte, Efendimizin kızı Hz. Zeyneb’i, tek başına hicret eden yiğit kadın Hz. Ümmü Gülsüm’ü de… şair Muhammed İkbal’le bitiriyoruz konuşmamızı, şiirinde öldükten sonra Rasulüllah’a (s.a.s.): “Efendim sana bir şişe kan getirdim. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu Trablusgarbda Çanakkale’de şehit olan askerlerinin kanıdır.” diyor İkbal. Ve Efendimiz bize de sorarsa ne getirdin diye. “Efendim! Sana bu asil milletin misafirperverliğini getirdik. Kilis halkının merhametini, Türkiye’nin devleti ve milletiyle bir bütün olarak sergilediği insanlığı ve cömertliği getirdik. Yanımızda bu yüzyılda insanlık destanı yazan güzel coğrafyamızın güzel insanlarının vicdanı var, yüreği var… Duygulu anlar yaşıyoruz…
Öğleden sonra Kilis Kız İmam Hatip Lisesinde bizi bekleyen kızlarımızla buluşuyoruz. Kabul olmuş dualarımız onlar bizim, aynı zamanda umutlarımız. Güzel şeyler olacak inşaallah bu memlekette, enerjilerinden, yüzlerindeki gülümsemelerden gençlik aşısı depoluyoruz. Yüce ideallere sahip olmanın, güzel amaçlar uğruna yaşamanın ve asla yılmadan hedefe doğru yürümenin, inançlı insan olmanın değerini konuşuyoruz birlikte. Değerli insan olmanın değerlere sahip çıkmanın aşamalarını birlikte keşfediyoruz. Ayrılmak zor oluyor onlardan, bir gece daha kalmamızı, bizi evlerinde akşam yemeğinde ağırlamak istediklerini söylüyorlar. Tebessüm ediyoruz bu sevimli davetlere ve belki bir gün tekrar buluşma duasıyla Kilis’i bir kez daha sevdiğimizi düşünerek veda ediyoruz gençlere… Ümidimiz daha bir artıyor gelecek adına, dünyamızda yaşanan tüm olumsuzluklara inat…
Artık biraz daha hızlandırıyoruz adımlarımızı. Çünkü Kilis’te yapmak istediğimiz bir ziyaret daha var. Sınıra doğru yola koyuluyoruz. Öncüpınar Konteynerkente yaklaşırken içeri girme ihtimalimiz üzerine konuşuyoruz yol arkadaşlarımla. Güvenlik nedeniyle girişler sınırlı ancak İl Müftümüzün telefonu işe yarıyor ve bizi alıyorlar. Hemen gözümüze Diyanet İşleri Başkanlığımızın aşevi takılıyor, gururlanıyorum bu hizmetten. Burada pişen yemek ve ekmekler sınırın ötesine gidiyor, orada çadırlarda onbinlerce Suriyeli olduğunu öğreniyoruz. On iki bin kişinin kaldığı konteynerkentin sokaklarında bir süre yürüyoruz. Rastgele bir ziyaret yapmak için bakınırken solumuzda pencerede bir çocukla selamlaşıyoruz. Derken içerideki kadınlar çıkıyor dışarı. Es-selamü aleyküm diyoruz ve aleyküm selam diyor hanımlar, ortak kelimelerimizi kullanıyoruz keyifle. İçeri girmek için izin istiyoruz, elbette diyorlar ve bizi buyur ediyorlar evlerine, defalarca tefaddal diyorlar. Konteynır evlerine değil yüreklerine çağırıyorlar âdeta. “Burası matbah” diyor mutfak olarak kullandığı iki odadan birini gösteriyor. Küçük bir banyo var kenarda, “hammam” diyor burası da. Geriye kalan diğer oda ise hem salon, hem oturma odası hem de misafir odası işlevi gören tek odaları. Bütün ev kamyon kasası büyüklüğünde bir alan diye düşünüyorum. Odaya doğru buyur ediliyoruz, içeri girip oturmamız için ısrar ediyorlar. Az önce camda gördüğümüz çocuk koşarak odaya giriyor ve boş odada bize doğru dönüyor. Sağ eli ile yerdeki minderleri işaret ederek hiç konuşmadan, kıpırdamadan öylece duruyor minik bedeniyle. Göz göze geliyoruz, gözleri ile bizi kalbimizden tutup içeri davet ediyor büyük bir özenle… Ubeyde…Daha iki yaşında bir bebek sayılır hâlâ bana göre. Adı da bedeni gibi şahitlik ediyor minikliğine… Ubeyde… Minik kul… Ubeyde babası iş aramaya gittiğinde evinin erkeği oluyor misafir ağırlayan ve yedi aylık kızkardeşi Nihal’in de ağabeyi aynı zamanda. Büyüklerinden öğrenmiş olduğu misafirperverliği ispatlıyor minik elleriyle buyur ederken bizi… İçimde bir sızı yolunu kaybetmiş gibi ordan oraya geziniyor. İki yaşında bir çocuğu hızlıca büyüten nedenleri düşünmemeye çalışarak oturuyoruz yerdeki minderlere. Gözlerini hiç ayırmıyor bizden Ubeyde, biz annesiyle konuşurken bilindik şımarıklıklar sergilemiyor. Ubeyde’nin annesi matematik öğretmeni olduğunu söylüyor Suriye’deyken, ama artık diyor ve yarım kalan cümlesini boyun bükerek öylece bırakıyor odanın ortasına. Kızkardeşini tanıştırıyor bizimle ve hemen yanıma oturan annesini. Çocukları seviyoruz bir süre, savaştan hiç bahsetmeden. Çocuklar, savaşı bile tahammül edilebilir bir duruma çevirebilen çocuklar…
Biraz daha sohbet edip izin istiyoruz kalkmak için. Hep bir ağızdan “gahve, gahve” diyorlar ve izin vermiyorlar. İtiraz etmiyoruz. Ubeyde’nin çektiğimiz fotoğraflarını gösteriyoruz telefonlarımızdan. Ubeyde içten içe memnun olmuş ama bunu çok belli etmek istemeyen bir koca adam gibi bakıyor telefonun ekranına. Kahvelerimiz geliyor. Suriye’ye özgü “hell”li (kakuleli) kahvelerimizi yudumluyoruz. Biz biriz, kardeşiz diyor konteynır komşusu olan hanım. Elbette kardeşiz diyoruz. Biz sizi Allah için seviyoruz ve dua ediyoruz… Bizim insanımızın ikram ettiklerinden onlar da bize ikram ediyor yüzlerinde hiç eksik olmayan bir tebessüm ve minnetle… Ne kadar da benziyor misafirperverliğimiz. Kardeşiz ne de olsa Müslümanız elhamdülillah…
Vedalaşıyoruz, Allah’a emanet ediyoruz birbirimizi…Ubeyde eşlik ediyor bir süre yalınayak… minicik elleriyle el sallıyor bize kocaman yürekli Ubeyde...
Ankara’ya dönerken buruk bir duyguyla, ensar olma bilincine hayat veren güzel insanları ve Ubeyde’yi bırakıyorum ama asla yalnız olmadıklarını bilerek…