Makale

Fetih Ahlakı yahut Gönüllerin Fethi

DİN DÜŞÜNCE YORUM

Fetih Ahlakı yahut Gönüllerin Fethi

Dr. Sadık ERASLAN
Başkanlık Vaizi

“Allah’ın yardımı ve zaferi gelip te insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamt ederek O’nu tespih et ve O’ndan mağfiret dile…” (Nasr, 110/1-3.)

FETİH, kaynağını Kur’an ve Hz. Peygamberden (s.a.s.) alır. Kur’an’da fetih, Allah’ın lütuf ve yardımının bir eseri olarak ifade edilir. (Fetih, 48/1; Nasr, 110/1.) Fetih, aynı zamanda Allah yolunda mücadelede müminlere zafer kazandırmaktır. Tabii ki kapıları açan da zaferleri kazandıran da Allah’tır. Bu husus, Fetih suresinde; “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik… (Allah) sana şanlı bir zaferle yardım eder.” sözleriyle Hudeybiye anlaşmasından hemen sonra Hz. Peygambere müjde edilmiştir. Nasr suresinde de, “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip te insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamt ederek O’nu tespih et ve O’ndan mağfiret dile…” (Nasr, 110/1-3.) şeklinde, Mekke fethine işaret edilerek zaferin açıkça Allah’ın yardımının sonucu olduğu vurgulanmıştır.
İslam fetih ve cihadında zaferin silah ve asker gücünden ziyade Allah’ın yardımıyla gerçekleşebileceği inancı esastır. Kur’an, bu konuda Huneyn olayını örnek göstererek fetih zaferlerinde Allah (c.c.)’ın yardımından gafil kalınmaması gerektiği hususunda Müslümanları uyarır. (Tevbe, 9/25.) Ayrıca Kur’an meşhur Hudeybiye Antlaşması’nı fetih olarak adlandırarak bunun, savaşsız da gerçekleşebileceğini hatırlatır. (Ebu Cafer en-Nuhhas, İrabu’l-Kura’n, IV, 129, Beyrut, 2000; Mucahit, Tefsiru Mucahit, I, 607, Mısır, 1989; bkz. İbn Hişam, Siretu’n-Nebeviyye, III, 316, Tarihsiz.) Nitekim Hudeybiye hem fetihtir ve hem de cihattır. Fakat kıtal yani savaş olmayıp aksine barıştır. Fetihtir, çünkü yapılan anlaşma ile Müslümanlar, müşriklere karşı o güne kadar sahip olamadıkları yeni bir statü kazanmışlardır. Böylece kendilerine karşı koyabilecek bir güce sahip oldukları müşriklere kabul ettirilmiştir. Aynı zamanda bu anlaşma ile o gün için henüz Müslüman olmamış toplumun, zaman içerisinde İslamlaşmasına kapı açılmıştır. Diğer bir ifade ile müstakbel sahabe ile savaşmanın önüne geçilmiştir. Yani İslami tebliğin ve İslamlaşmanın önündeki kapalı kapılar açılmıştır. Böylece Hudeybiye, aynı zamanda toprak ve ganimetlerin değil, onun yerine gönüllerin kazanılması sonucunu doğurmuştur. Öyle ki, “Hudeybiye’ye kadar böyle büyük bir fetih yoktur” diye ifade edilir. Zira savaşların sona ermesiyle oluşan sükûnetli ortamdan istifade, İslamlaşma çok daha hız kazanmıştır. Böylece Mekke Fethine kadar geçen iki sene içerisinde Müslüman olanlar, İslam’ın başlangıcından o güne kadar ihtida edenlerden fazladır. (İbn Hişam, Siretu’n-Nebeviyye, III, 322, Tarihsiz.) Zaten fetihten gaye de budur.
Bu gerçeği, en açık şekliyle daha sonra gerçekleşen Mekke fethinde görüyoruz. Hz. Peygamber, dünya tarihinde eşine rastlayamadığımız bir davranış sergileyerek; azılı düşmanlarının de kanının dökülmemesi için elinden gelen her türlü tedbiri almıştır. Nitekim maksat hâsıl olmuş ve Mekke halkı İslam’a kazandırılmıştır. Ayrıca genel bir af ilan edilerek yıllarca Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanlara zulüm eden bu insanlar bir anda affedilmişlerdir. Böylece İslam fetihlerinde, kin, düşmanlık ve intikam duygularıyla hareket edilmemesi gerektiği de ortaya konmuştur.
Buna rağmen bazı gayrimüslim unsurlar tarafından, İslâm dininin kılıç gücü ile ve kan dökülerek yayıldığı ileri sürülmüştür. Fetih’ten sadece savaşın kastedildiği yanlışına düşülmüş veya bile bile bu konu çarpıtılmıştır. Zira genel olarak fetih denince cihat, cihat denince de savaş akla gelmektedir. Oysa fetih (Fetih, 48/1-3.) ve cihat (Tevbe, 9/73.) ayrı ayrı şeyler oldukları gibi, cihat ve kıtal (Mumtehine, 60/8-9.) (savaş) da aynı şeyler değildir. Kur’an’da fetih her zaman savaşı ifade etmediği (Mucahit, Tefsiru Mucahit, I, 607, Mısır, Tarihsiz.) gibi, Hz. Peygamber’in de, Medine’nin Kur’an davetiyle İslamlaştığını buyurması bu gerçeğin çok açık bir ifadesidir. (İbnu’n-Neccar, Muhibbuddin Ebu Abdillah, ed-Durretu’s-Semine fi Ahbari’l-Medine, I,33, Daru’l-Erkam, Tarihsiz.) Zira burada sadece tebliğ söz konusudur. Ayrıca İslam Tarih’inde, burada yer veremediğimiz nice savaşsız fetihler de vardır. (Bkz. Belâzuri, Futûhu’l-Buldan, s.127,128, Mısır, 1932; Ezdi, Fütûhu’ş-Şam, s.98,99 Kahire, 1970; İbnu’l-Cevzi, el Muntazam fi Tarihi’l-Mulûki ve’l-Umem, c.IV, s. 143, Beyrut 1992.) Bu da bize göstermektedir ki, fetih denince zannedildiği gibi, hemen savaş akla gelmemelidir. Zira Özellikle asrısaadet fütuhatında savaşa, son çare olarak başvurulmuştur.
İslam fetihleri hiçbir zaman başka inanç sahiplerinin yaptığı gibi bir işgal ve sömürü değildir. İslam savaş felsefesi savunma esaslıdır. Düşmanın da olsa kanının dökülmesi asıl hedef değildir. Gaye tebliğin ve İslami davetin önündeki engellerin kaldırmasıyla insanların maddi ve manevi hayatlarının kurtarılmasıdır. Onun için, herhangi bir düşman ordusu ile karşı karşıya gelen Müslümanlar, hiçbir zaman hemen silahlı mücadeleye girişmezler. Öncelikle karşı taraf temsilcileri ile irtibat kurulmaya çalışılır. Yerine göre, karşılıklı olarak elçiler gider-gelir; yazılı veya sözlü mesajlar gönderilir. Müslümanlar öncelikle karşı tarafı İslâm’a davet eder. Bu gerçekleştiği takdirde herkesin, Müslümanların sahip olduğu tüm haklara aynen kavuşacağı ve kardeş muamelesi göreceği karşı tarafa iletilir. Bunu kabul etmediklerinde bu sefer barış teklif edilir. Belli şartlarda barışa da razı olmayan ve İslam’a düşmanlıklarında ısrar edenlere de son çarenin savaş olacağı bildirilir.
Aksi takdirde suçsuz ve gönüllü insanların Allah’ın dinine girmeleri mümkün olmaz. Karşı taraftaki silahlı güçler, İslâm’a davetin bu insanlara ulaşmasına engel olmuş olur. Allah’ın dinini tebliğ ve davet önündeki engelleri ortadan kaldırmak da Müslümanlar için görev kabul edilir. (bkz. El-Bûti, Muhammet Sait Ramazan, el-Cihad fi’l-İslâm, s.19-28, Şam, 1993.)
Diğer önemli bir husus ta, fetihler esnasında düşmanla çarpışma kaçınılmaz olduğu takdirde, Müslümanlar için savaş dokunulmazları konusudur. İslam Tarihi boyunca ve Osmanlı’nın sonuna kadar Müslümanlar bu kurala dikkat etmişlerdir. Genelde İslâm düşmanlarının işgallerinde çoluk çocuk, kadın-erkek farkı gözetilmeyerek topyekûn bir cezalandırılmaya gidildiği halde Müslümanlar, yaşlılara, çocuklara, kadınlara, din adamlarına, mabetlere ve silah taşımayanlara dokunmazlar. Ayrıca Müslümanlar, istisnai bir zaruret hali ortaya çıkmadıkça da, kamu yararına olan ziraat mahalleri ve benzeri yerlere de zarar vermezler. Onların görevi iyilikte bulunmak ve toplumu ıslah etmektir. (Şihabu’d-Din eş-Şafii, Ahmet bin Farh, Muhtasau Hilafiyati’l-Beyhaki, V, 48, Riyad, 1997.) Bu, Allah Rasulünün kesin talimatı gereğidir. Müslümanlara has değişmez İslami ve ahlaki bir kuraldır.
Özellikle Müslümanlarla barış içerisinde yaşamayı kabul eden ve zimmet ehli denilen gayri Müslimlerin haklarının korunması Hz. Peygamberin hassasiyetle dikkat çektiği konulardandır. Onların da Müslümanlar gibi her türlü hakları İslam’ın koruması altındadır. Hz. Peygamber, zimmiye zulüm ve haksızlık yapmayı, gücünün üstünde vergi yüklemeyi, arzusu dışında bir şeyini almayı yasaklamıştır; haksız yere bir zimmîyi öldürenin cennetin kokusunu bile alamayacağını bildirmiştir. (İbn Hibban, Sahih, XI, 238, NO: 4880,4881, Tarihsiz; el-mevsuatu’l-Fikhiyye el-Kuveytiyye, VII, 127, Kuveyt.)
Fetihler yoluyla sadece ülke ve beldeler elde edilmemiş aynı zamanda bu sayede çok sayıda ihtida olayları gerçekleşmiştir. Böylece gün geçtikçe Müslümanların sayısı çoğalmış ve İslamiyet güç kazanmıştır. Bu gerçek, başta Kur’an-ı Kerim ve hadisler olmak üzere hemen hemen bütün İslam kaynaklarında yer almaktır. Nitekim Hz. Peygamber’in hayatının Medine döneminde bizzat kendisi tarafından verilen mücadeleler sonunda gerçekleşen zaferler de, sünnet olgusu içinde fethin yerini göstermek için yeterlidir.
Medine savunması için hendek kazma çalışmaları sırasında vurulan her balyoz darbesi sonunda Yemen, Şam ve benzeri yerlerin fethinin mucizevi olarak görülmüş ve bildirilmiş olması, fetih olgusunun öneminin diğer bir göstergesidir. (İbn Hişam, es- Siretu’n-Nebeviye, III, 219, Tarihsiz.) Nitekim verilen müjdeler kısa bir müddet sonra aynen gerçekleşmiştir.
Ayrıca, fetihlerdeki hedefin sadece ganimet malı elde etme iddiasının de ne kadar asılsız olduğu, yine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke fethi sonrası gerçekleşen Huneyn Gazvesinde elde edilen ganimet taksiminde görülmüştür. Zira burada, ganimetin büyük payı, esas muharip güç olan Müslümanlar yerine, “müellefe-i kulüp” denilen henüz yeni Müslüman olmuş Mekkelilere verilmiştir. (İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, IV, 392,393, Tarihsiz.) İsmi üzerinde, gönül kazanma tercih edilmiştir. Bu, aynı zamanda Allah Rasulünün Müslümanlar için gösterdiği bir hedeftir. Bu hedef, âlemlere rahmet olan Hz. Peygamber’in, tebliğ ve fetih hayatı boyunca değişmez düsturu olmuştur. Daima dünya metaını vermiş ve yerine gönülleri kazanmıştır.
Diğer önemli bir husus da, bu gönül fethinde, başta emanet sıfatı olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahlaki prensiplerinin rolüdür. Hatta denebilir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in o büyük ahlakı, İslam fütuhatının temel etkileyici gücünü teşkil etmiştir. Zira netice itibarıyla fütuhatın herhangi bir bölgede kalıcılığı, tebliğe dayanmaktaydı. Tebliğ ise Müslümanların günlük hayatlarında güzel örnek teşkil etmeleri ile olmuştur. Bu durum İslam fetih ahlakının en önemli ve değişmez özelliklerinden biridir.
Özellikle İslam davetçileri hem muharebelerden evvel ve hem de sonra, bu örneklikle tebliğden geri kalmamışlardır. Tabii ki, tebliği yapan kişilerin İslam’a davette başarılı olabilmelerinin olmazsa olmaz şartı o güzel ahlakı önce kendilerinin yaşamakta olmalarıydı. Nitekim İslam orduları, başta ashap olmak üzere bu özelliklere sahip davetçilerle doluydu. Öyle ki, bazen bunlar, canları pahasına da olsa ordudan evvel varır ve insanları İslam’a davet görevini yerine getirirlerdi.
Bunun çarpıcı örneklerinden biri, eski ilim merkezlerimizden olan Semerkant’ta mezarını ziyaret ettiğimiz Hz. Peygamber’in amcazadesi Kusem bin Abbas (r.a.)’tır. Kusem (r.a.), henüz İslam orduları Maveraunnehr bölgesine varmadan önce, bir İslam davetçisi olarak; sadece tebliğde bulunmak üzere Medine’den kalkmış binlerce kilometre mesafe kat ederek Semerkand’a varmıştır. Ancak burada yapmakta olduğu davet esnasında gayrimüslimler tarafından şehit edilmiştir. İşte İslam orduları da ancak bu ve benzeri tebliğcilerden sonra bu bölgeye seferde bulunmuşlardır. Yani silahlı güç mücadelesinden evvel silahsız davetçiler tarafından tebliğ görevi yerine getirilmiştir. Ancak bu çabalar neticesiz kaldıktan sonra, silahlı güçler devreye girmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Nitekim fethin etkilerini “İntişar-i İslam Tarihi” isimli eserinde anlatan İngiliz tarihçi Arnold şöyle der: “İslam ordusu komutanı Ebu-Ubeyde bin Cerrah, Dimaşk yakınlarındaki Fihl Kasabasında iken Suriye Hıristiyanlarından bir mektup alır. Bu mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ey Müslümanlar! Bizanslılar bizim dinimizden olmakla beraber, sizi onlara tercih ederiz. Çünkü siz bize karşı verdiğiniz bütün sözlerinizde durdunuz. Siz Bizans’a göre bize çok daha merhametli davrandınız. Bizans’ın aksine bize herhangi bir haksızlık yapmaktan daima kaçındınız. Bize zarar verecek davranışlardan daima uzak durdunuz. Dolayısıyla sizin idareniz, bizim için onlarınkinden çok daha iyidir. Çünkü Onlar bizim evlerimizi, tüm mal ve mülklerimizi bizden zorla aldılar.” (Arnold. T. W, İntişar-i İslam Tarihi, s. 58, İstanbul 1943.)
İşte tarih boyunca İslam ordularının ortaya koyduğu bu örnek fetih ahlakı, yabancıların da dikkatinden kaçmamıştır. Vicdanlarının sesini dinleyen bazı müsteşrikler, Müslümanların hakkını teslim etmişlerdir. Tabi aynı zamanda İslam’ın yayılışı esnasındaki mücadeleyi barbarlık kabul eden ve Hz. Peygamber dâhil Müslümanları kan dökücülükle suçlayan kendi dindaşlarını yalanlamış olan bu kişilerden biri de Barthold’tur. O bu konuda şöyle der: “Müslümanlığın süratlı yayılış sebebini yalnız kılıç kuvvetinde, şiddette, baskıda aramak, Ortaçağ Hristiyanlığının İslâmlara karşı beslediği korkunç taassup ve husumetin şuurlu ve şuursuz bir tezahüründen başka bir şey değildir. Tamamıyla tek taraflı ve çok basit bir izah şeklidir. Hâlbuki her büyük tarihi hâdisede olduğu gibi bunda da birçok amillerin tesiri olduğu, her zaman ve mekâna göre, bu amillerin ehemmiyet derecelerinde de mühim farklar bulunduğu muhakkaktır.” (Barthold, W, M. F. Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 105, Ankara, 1963.)
Özet olarak, İslam fetihlerinin bir ahlakı vardır. Bu ahlak, yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz kural ve prensiplerden oluşur. Bu ahlakta zulüm yoktur. İşkence yoktur. Meşru yollar dışında; kin ve intikam gayesiyle kan dökmek yoktur. Fetihler, işgal ve sömürü değildir. Her türlü hak hukuka riayet edilir. Anlaşmalara sadakat esastır. Müslümanlara sığınanlara Allah (c.c.) ve Rasulü (s.a.s.) adına eman verilir. Bu emanı alan, kim olursa olsun dokunulmazdır. Fetihler, zannedildiği gibi bir kan dökme ve toprakları işgal ederek ganimet elde etme hevesi değildir. Aksine İslam’ın getirmiş olduğu medeniyet ve güzelliklerin malla, canla ve en önemlisi de Allah’ın yardımıyla insanlığa ulaştırılması çabasıdır. Nitekim ilk İslam fetihlerinin, böyle kısa zaman içerisinde; baş döndürücü bir hızla bu kadar geniş topraklarda gerçekleşip ve günümüze kadar kalıcı olabilmesi bunun eseri ve delilidir.