Makale

Alın Teri ve Kömür Tozuyla Karılan Şehitlik Harcı

Alın Teri ve Kömür Tozuyla Karılan Şehitlik Harcı

Prof. Dr. Ahmet Yaman
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

En temiz ve şaibesiz kazanç nedir?” diye sorsalar, hepimizin vereceği cevap kuşkusuz “Kişinin kendi el emeği, alın teri ve göz nuruyla elde ettiği kazançtır.” olur. Bu cevabı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aynı mealdeki mübarek sözlerinden (Buhari, Büyu, 15; Nesai, Büyu, 1.) haberdar olmayanlar da onaylar. Çünkü bu kazancı başka birinin kas gücü, sırtı, sermayesi veya aklı değil, kişinin bizzat kendisinin kas ve akıl sermayesi sağlamaktadır. Yani kazancı her bir kuruşuyla kendisinin ürünüdür; kendi alın terinin sonucudur. Böyle olunca da ne bir kul hakkı sorunu ortaya çıkar ne de bir kamu hakkı ihlali.
Tıpkı Somalı madenci kardeşlerimizde olduğu gibi.
Onlar âdeta Rasul-i Ekrem’in, “Sizden birinizin urganını alıp, sırtında bir bağ odun getirip satması ve böyle yaparak Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden bir şeyler istemesinden çok daha hayırlıdır.” (Buhari, Zekât, 40.) sözünün gereğini yerine getirerek, evlerine helalinden ekmek götürebilmek amacıyla yerin yüzlerce metre altında çalıştılar. Çocuklarının ve bakmakla yükümlü oldukları yakınlarının kursağından haram geçmesin diye bunu her gün yaptılar.
Böylelikle onlar, bir anlamda “fisebilillah” yani Allah uğrunda ve yolunda mücadele edenler safında yerlerini aldılar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “…Bir kimse çoluk çocuğunun geçimi için çabalarsa o kimse, Allah yolundadır. Eğer yaşlı anne babasının ihtiyaçlarını gidermek için çalışırsa o da Allah yolundadır. Eğer kendi onur ve saygınlığını korumak için çalışırsa onun bu çalışması da Allah yolunda sayılır…” (Taberani, Evsat, VII, 56.)
Işte bu inanca sahip kardeşlerimizin alınlarında tomurcuklanan terlere, salladıkları her kazmanın çıkardığı kömür tozları “helal” damgasını vurdu. Kim bilirdi ki, aynı ter ve tozla şehitlik harçlarının karılacağını? Olan oldu ve 301 yiğit “uhrevi şehit”ler kervanına katıldı.
Bize dünya ve ahiret hayatının gerçeklerini, sadece somut ve fizik boyutunu değil fizikötesi anlam boyutunu da açıklayan Rasul-i Ekrem (s.a.s.), Islam’ı ve Müslümanları savunma uğruna canlarını feda edenlerin yanında şu kimselerin de “şehit” sayılacağını bildirmiştir:
• Bindiği hayvan tarafından yere atılan ve bu sebeple ölen,
• Yılan sokması sebebiyle ölen,
• Veba, akciğer iltihabı (ve kanser) gibi ağır hastalıklardan ölen,
• Karın ağrısından ölen,
• Doğum yaparken ya da lohusalık döneminde ölen,
• Suda boğularak ölen,
• Göçük altında kalarak ölen,
• Yanarak ölen (bk. Buhari, Ezan, 73; Cihad, 30; Müslim, Imare, 164-165; Ebu Davud, Cihad, 15; Nesai, Cenaiz, 112; Müsned, II, 325, 533; III, 400.)
Evet, bunlar bir defada olup biten normal ölümün dışında tahammülü çok zor şartlar altında ve son anlarında aldıkları her nefeste âdeta tekrar tekrar ölümün dehşetini yaşadıkları için şehit payesini aldılar. Belki de son nefeslerini verirken, tıpkı savaş meydanında Allah uğruna canlarını feda edenlere benzer biçimde ahiretteki makamlarına şahit oldular.
Yer altında maruz kaldıkları durum sebebiyle bu müjdeye nail olduklarını umduğumuz kardeşlerimiz bizlere çok yönlü dersler vererek dâr-ı bekaya yani ebediyet yurduna irtihal eylediler:
• Onlar bize alın terinin değerini hatırlattılar.
• Helal kazanç uğruna titizliğin ne demek olduğunu öğrettiler.
• Yeter ki kursaktan haram lokma geçmesin diye en zora talip olmaktan kaçılmaması gerektiğini gösterdiler.
• Başkasına el açıp yerin dibine geçmektense asgari ücretle bile olsa yer altında çalışmanın onurunu vurguladılar.
•Kendisinin ölümü pahasına ‘bir arkadaşımı sırtlayıp kurtarabilir miyim’ diye canlı çıktığı madene tekrar dönerek dost fedakârlığının ne kıvamda olması gerektiğini öğrettiler.
• Insan canı üzerinden servetlerine servet katmaya devam edenlerin yok olmayacağını gösterdiler.
• Hayatın ve insanlığın kanunla değil ancak vicdan ve kalple korunabileceğine parmak bastılar.
• “Iş güvenliği” anlayışımızın hâlâ ne kadar ilkel düzeylerde seyrettiğini anlamamızı sağladılar.
Bunların yanında bir gerçeği daha hatırlattılar: Tedbir, tevekkülden önce gelir.
Birisi “Ey Allah’ın Rasulü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim; yoksa bağlamadan mı?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!” buyurmuştur. (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 60.)
Müslüman yapacağı her işi “ihsan” kalitesinde yapar. Zira bilir ki Yüce Allah her şey ve her iş için ihsanı emretmiştir. (Müslim, Sayd, 57; Tirmizi, Diyat, 14.) Yani olabilecek en güzel ve en mükemmel şekilde yapmayı. Ihsan, o iş için alınabilecek bütün tedbirleri almayı ve bütün gereklilikleri temin etmeyi de içerir. Müminin Allah’a dayanması demek olan tevekkül, ancak bundan sonra devreye girecek bir kulluk davranışıdır. Rasul-i Ekrem’in buyruğuyla “Allah, gevşeklik ve ihmalkârlıktan hoşlanmaz. Senin akıllı davranman gerekir. Ancak yapabileceğin bir şey kalmadığı zaman ‘Bana Allah yeter; o ne güzel vekildir’ de!” (Ebu Davud, Akdıye, 28.)
Mehmet Âkif merhumun şu dizeleri sanki bu hadis-i şerifin şerhi gibidir:
“Çalış” dedikçe şeriat, çalışmadın durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan
Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdân!
Öyleyse, üzerimize düşen görevleri yaptıktan sonra akıbeti Yüce Yaratıcı’ya havale edebiliriz. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” diyen (Mü’min/⁄âfir, 40/44.) peygamberler de yapabilecekleri her şeyi yaptıktan sonra bunu söylemişlerdi. Yüce Allah, kendisine tevekkül edip bağlananları sever (Âl-i Imran, 3/159.); ama kul olarak üzerine düşenleri cüzi iradesiyle yapıp da sonucu, “işlerin sonu kendisine bağlı olan” (Lokman, 31/22.) Kâdir-i Mutlak’ın külli iradesine bırakan mütevekkilleri sever. Aksi durum, tembelliğimizi Allah’a fatura etmek olur ki böyle bir hâlde “sünnetullah” hükmünü icra eder ve siz tedbirsizliğinizin acı sonucuyla karşı karşıya kalırsınız.
Burada durup düşünelim:
• Bu acı son sizin “kaderinizdir”. Doğru, ama Allah’ın istediği değil, sizin hazırladığınız kader. Siz istersiniz, Allah da yaratır. Hayır gibi şer de Allah’ın yaratmasıyladır (Nisa, 4/78; Müslim, Iman, 1.)
• Başa gelen her şey Allah’ın izni ve bilgisiyledir. (Teğabun, 64/11.) Doğru, ama şer, Allah öyle murat ve takdir ettiği için sizi bulmaz; siz onun yolunu hazırladığınız ve gönülden davet ettiğiniz için şer, sizin başınıza gelir. “Sana bir hayır gelirse o, Allah’tandır. Fakat sana bir kötülük isabet ederse o, senin kendindendir.” (Nisa, 4/79.)
• “Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu gerçekleştirmeden önce bir kitapta yazılmış olmasın.” (Hadid, 57/22.); “De ki: Allah’ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez.” (Tevbe, 9/51.) Doğru, ama başınıza gelen felaket ve musibetleri Yüce Yaratıcı’nın bilmesi ve bildiğini daha önceden “yazmış” olması, o felaketleri bizim için istediği anlamına gelmez. Bizim kendi ellerimizle hazırladığımız sonucu, önceden bilip yazmış olması ve zamanı gelince de “sünnetullah”a yani evrendeki sebep-sonuç ilişkisine göre yaratmasıdır, söz konusu olan. Yalın gerçek budur.
Gerekli denetimleri yeterince yapmaz, eğitimleri vermez, gaz ölçümlerinin sonuçlarını dikkate almaz, gaz maskelerini bulundurmaz ve kullanmaz, tehlikeyi haber veren sensörleri yerleştirmez, arızalı olanları ıslah etmez, kaçış odalarını hazırlamaz, tahkimatı olması gereken nitelikte yapmaz, hâsılı iş güvenliğinin gereklerini yerine getirmez ve zorunlu tedbirleri almaz, sonra da doğan feci sonuçlara “kader” derseniz Yüce Allah’a iftira etmiş olursunuz.
Yazımızın sonunda, alın teri ve kömür harcıyla şehitlik harçları karılan Somalı madencilerimizin arkasında kalan yakınları için, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ötelerden getirdiği şu güzel müjdeleri birlikte hatırlayalım:
“Şehit olan kimse ölümü tadarken, birinizin ancak bir çimdik acısından hissettiği kadar bir acı duyar.” (Tirmizi, Siyer, 26; Nesai, Cihad, 35.)
“Iman eden kişinin hâli ne kadar da hoştur! Onun her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum sadece mümine özgüdür. Başına, sevineceği bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayırlı sonuçlar doğurur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayırlı sonuçlar doğurur.” (Müslim, Zühd, 64.)