Makale

MISIR Çöl, Vaha ve Nil...

MISIR
Çöl, Vaha ve Nil...

Dr. Mehmet Sılay
Fotoğraf (3,4,5) : Abdulhamit Yılmaz

Sakin bir uçak yolculuğunun ardından Isken-deriye’ye iniyoruz. Yedi devlet, iki kıtaya boylu boyunca serilmiş Nil’in eteklerine… Sabah saatleri ve güneşin nehre vuran parıltısı gözlerimizde kristalleşen bir enstantane oluşturuyor. Kıpkırmızı çölün ortasını âdeta nispet yaparcasına ayıran o güzel nehir, yani Nil bizi selamlıyor.
Ilk durağımız Büyük Iskender’in bu şehre geldiğinde yağmaladığı, yakıp yıktığı söylenen binlerce yıllık Iskenderiye kütüphanesinin kalıntıları oluyor. O an gözlerimiz boşluğu kesiyor; bize anlatılan, tarihî Mısır kütüphanesinden geriye rehberimizin şu sözleri oluyor: O büyük yangında 124 bin civarında kitabın yakıldığı… O vakit Peygamber Efendimizin, “Ilim müminin yitik malıdır…” sözünü hatırlayarak içimiz cız edercesine oradan ayrılıyoruz. Öyle ki, o devirde yaşayan Mısırlılar, Büyük Iskender’in yakalandığı hastalıktan ötürü ölmesine, “Tanrı Agemennon, Mısır’a yaptıklarından ötürü Iskender’i lanetledi” diyerek tepkilerini dile getirmişler.
Nil için “kadim medeniyetin uzun nehri” diyen otobüs şoförümüz, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuğun ardından bizi, nehrin kıyısından Kahire’ye ulaştırıyor.
Nihayet Kahire’deyiz. Nüfusu 25 Milyona yaklaşan bir şehir ve 5 milyondan fazla araba var. Nil nehri şehri ikiye ayırmış. Bir süre dükkânları ve insanları gözlerinizle süzüyorsunuz. Üzerinizdeki yabancılık hissini atmanız fazla sürmüyor. Kalabalık caddeler, üzeri insan dolu kaldırımlar; adres sorduğunuz anda sizden bahşiş isteyen keşiş giyinişinde insanlar. Sesleri birbirine karışan tüccarlar, dükkânlardan gelen yemek kokuları, gerekli gereksiz çalan korna sesleri, biraz yakınlaştığınızda yüzlerinde mütebessim bir çehre ile size bakan insanlar, size baktığında kanları kanlarınıza karışacak kadar sıcak duran çocuklar; hâl diliyle size Mısır’a hoş geldiniz diyorlar…
Nihayet Kahire’de ki ilk durağımız olan Mısır müzesinden içeri giriş yapıyoruz. Bu müze içinde 5000 yıllık bir tarihi saklıyor. Âdeta müzedeki her şeye efsun dökülmüş gibi. Baktığınız eserler, siz baktıkça karşınızda ihtişamını artırıyor ve sizi kendine çekiyor. Bu müzede Tutankamon hazineleri, heykeller, mumyalar ve sayısız arkeolojik eserler var. Mısır Firavunlarının bir bina büyüklüğündeki heykelleri, eski kralların büstleri ve onlara ait olan göz kamaştıran eşyalar. Mısır’ın tüm tarihî zenginliği bu müzede toplanmış. Ne yazık ki 4 saattir içinde bulunduğumuz müzenin sadece yarısını gezebiliyoruz. Çünkü o kadar büyük ve ihtişamlı bir müze ki, bir günde hazmedilesi olmadığını anlayarak içimizde yarım kalmış bir razılıkla oradan ayrılıyoruz. Fakat müzeden ayrılırken rehberimizin şu ifadesi kulaklarımızda hâlâ yankılanıyordu: Mısır’ın üç şehrinde tarih vardır. Gerisi, vaha ve çöldür: Iskenderiye, Kahire ve Sharm el-Sheikh şehri.
Kahire’nin merkezinde oldukça çok camiler, kervansaraylar, buna paralel eski mimari yapılar görmek mümkün. Biz ilkin 14. yüzyıl Memluk eseri, Sultan Hasan Camisi’ni geziyoruz. Cami alegorik bir düzenle inşa edilmiş. Hemen karşısında 19. yüzyılda yaptırılmış el-Rifai Camisi’ni görüyoruz. Burada yaşadığı bilinen Ahmet el-Rifai uzun bir süre bu caminin arsası içinde bulunan tekkede ilmi sohbetlerde bulunup kendisinden feyz alan müritler yetiştirmiş. Kendisinin kabri Kahire’nin bir başka semtinden bulunmasına rağmen torunu Imam Rifai’nin türbesi bu caminin avlusunda bulunuyor. Otobüsümüze binip askerî bir müzenin olduğu, güzel Kahire manzarasına sahip Selahaddin Eyyubi kalesine çıkıyoruz. Bu kale 12. yüzyılda Eyyubi hanedanının kurucusu Selahaddin Eyyubi tarafından başlanmış ve Osmanlı Devleti döneminde bitirilmiş. Kalenin girişi güneyde, Salah Salem Caddesi tarafında, Ölüler Şehri’nin güney girişine yakın denilebilir. Ayrıca kalenin bulunduğu tepe kireçtaşından yapılmış. Yaklaşık 75 metre uzunluğunda olması itibarıyla Kahire kalesi olarak da bilinmekteymiş.
Ve artık akşam olmuştu. Tüccarların sesleri birbirinden daha iyi ayırt edilebiliyordu. Kaldırımlar seyrekleşmiş, korna sesleri tek tük duyuluyordu. Mısır’ın kendine has edasıyla okunan ezan sesleri, bütün bir şehri âdeta üfürülmüş sura davet eder gibi namaza çağırıyordu, bizi de öyle. Biz de namazımızı Büyük Haliliye Camii’nde kılıp, öyle otelimize geçiyoruz.
Kahire’de ikinci günümüzde şehre 2 km uzunluğundaki Gize (Giza) bölgesine gidiyoruz. Mısır siluetini bizde tamamlayacak en önemli yapılara, yani Mısır piramitlerine doğru ilerliyoruz. Küçüklü büyüklü çeşitli bölgelerde piramitler olsa da, rehberimiz bizi Keops, Kefren ve Mikerines isimli piramitlerin olduğu yere doğru götürüyor. Bir süre sonra uçsuz bucaksız kızgın çölün ortasında devasa yapılar görünmeye başlıyor. Ve karşımızda en büyük yapı, Keops piramidi. Rehberimiz antik dünyanın 7 harikasından günümüze gelebilen tek eser olan, 145 metre yüksekliğindeki Keops piramidini 100 bin işçi 10-15 ton ağırlığında 2 milyon 500 blok taşın üst üste yerleştirmesiyle 30 yılda tamamlandığını söylüyor.
Bu piramidin Mısır Firavunu Khufu adına bir anıtsal mezar olarak inşa edildiği ve yapımının yaklaşık yirmi yıl sürdüğü sanılmaktaymış 20. yüzyıl başlarına dek, yani 3800 yıl boyunca hacmi ve kütlesi bakımından dünyadaki en büyük yapay (insan yapımı) yapı olarak kabul edilmiş, yükseklik rekoru 4000 yıl boyunca kırılamamış… Eskiden bu büyük piramidin orijinal hâlinde dış kısmı taş levhalarla kaplıymış. Anladığımız kadarı ile günümüzde bu kaplama tabakası mevcut değil.
Öğrendiğimize göre bu Keops adlı piramidin içinde üç oda mevcut. Bunlardan yapının en altındaki oda, muhtemelen bitirilmemiş hâldeki, piramidin üzerine inşa edildiği, temel kayasının oyulmasıyla oluşturulmuş. Sonradan “kral odası” ve “kraliçe odası” adları yakıştırılan odalar ise yapının üst kısmında yer alıyorlar. Kral Khufu, kendi mezar odası için yaptırdığı bu Keops piramidini 7 kat olarak hazırlatmış 6 katı yerin üzerinde 1 katı da yerin 17 metre altında. Fakat buralara girmemiz mümkün değil; çünkü izin verilmiyor. Sadece üst yüzeyine denk gelen dar koridorda ilerlememiz sağlanıyor.
Dediğimiz gibi o zamanki Firavun’un mezar odası yerin 17 metre derininde olup, her katta sahte kapılar var. Inançlarına göre beden mumyalanarak ölümsüzleştirilecek ve bu mezar odasında kalacak. Ruh sahte kapılardan geçerek önce Allah’a ardından cennete ulaşacak. Bu ise yedi aşamalı bir geçiş olup, bunu başarmak cennete ulaşmanın tek şartı olarak görülür. Firavunlar sahte kapılar olmazsa bir üst kata geçmenin imkânsız olacağı düşüncesiyle her kata sahte kapı koydurmuşlar. Biz tüm bu bilgilerle Keops piramidinin yanından ayrılıyoruz.
Buradan da Sfenks ve Kefren tapınağına gidiyoruz. Bu piramitler Keops’a göre daha küçük yapılar. Yol üzerinde 2. Ramses’in, oradan da Mısır’da tek kadın Firavun olarak bilinen Hatcepsut’un tapınağına uğrayarak son gezimizi de böylece tamamlamış oluyoruz.
Şimdi öyle ki tefekkür etmek zamanı: Bütün bir Mısır’ı gezerken Firavunlardan geriye tapınaklar kalmışken, peygamberlere havza olmuş bu topraklardan geriye Islamlaşmış bir milleti görmek, sizi mutlu ediyor. Ve yine Mısır’ın o kalabalık sokakları arasında otobüsle hava alanına doğru yol alıyorsunuz. Bu ülkeden size kalan deklanşörünüzdeki birkaç resim ve kalbinizde Kenanlı Musa, Yakup, Yahya, Yusuf, Harun peygamberlerin yaşamış olduğu bilgisini kendinize miras ediniyorsunuz.
Şimdi “Mısırdaki azığımızda bu” deyip, bize Türkiye’ye ulaştıracak olan uçağın peronuna doğru ilerliyoruz. Çöl vaha ve Nil, bütün ihtişamı ve sadeliği ile Mısır kendine saklı…