Makale

Mümin Kendi Zamanının Ashab-ı Kehf’idir

Mümin Kendi Zamanının Ashab-ı Kehf’idir

İbrahim Arpacı

Allah (c.c.), Kur’an-ı Kerim’de bizlere geçmiş kıssalardan haber verirken, onların düştüğü hatalara düşmememizi ve katından kendisine nimet verdiği kişileri örnek almamızı ister. (Fatiha, 1/6-7.) Ashab-ı Kehf’in kıssası de bu nimete eren bir genç topluluğunun kıssasıdır.
Yüce Allah, birçok ayet-i kerimede meselelere hikmet ile bakılmasını tavsiye eder. Bu yüzden sair yerlerde “kalp ile bakmak” tabirini kullanır. (Hac, 22/46.) Müminin kulluk vazifelerinden biri de, Allah’ın muradını anlamak ve bu yolda azimet göstererek, rıza-i ilahîye ulaşmaktır.
Işte böyle bir hikmet nazariyesinde, Ashab-ı Kehf’in hikâyesine hikemi zaviyeden baktığımızda ise Kral Dekyanos, Ashab-ı Kehf, sığınılan mağara, Kıtmir adındaki köpek, mağaranın dışı; tüm hepsinin bir hakikati temsil ettiklerini görürüz.
Bütün bu simgeler, bir nakkaşın elindeki “Vav” harfi gibi ilmek ilmek hakikati arama mücadelesine giren mümin için âdeta işaret fişekleri hükmündedir. Çünkü Islam, müminin dünya denilen metaya karşı ibret nazarı ile bakmasını ister. Yüce Allah’ın: “Ben kulumun zannına göreyim.” hadis-i kutsisini “her şeyin hayra yorulması gerektiği” şeklinde yorumladığımızda, her Müslüman ferdin kendisine uğrayan nimet ve musibetlerden ötürü, sürekli bir hikmet arayışı içinde olması gerektiğini söyleyebiliriz… Bu minvalde Ashab-ı Kehf’in kıssası da bu arayış içindeki inananlar için bir hikmet nazariyesi, bir yol vesikasıdır.
Her mümin kendi çağının Ashab-ı Kehf’idir. Islam şeriatı ise onun mağarasıdır. Çektiği tesbihat ve zikirler ise onun dünya meta’sına karşı uykusudur. Birlikte hareket edip birbirlerinden imani anlamda kuvvet almaları da, onların cemaat hâlinde olmalarıdır. Yani onların sırat-ı müstakimleridir. O mağaranın dışı ise, Allah’ın şeriatının ihlal edildiği dünyadır. Yanlarındaki Kıtmir ise onların nefisleridir.
“Her mümin kendi çağının Ashab-ı Kehf’idir.” dedik. Çünkü süfli zevklerden uzak bir hayat, ancak müminlik sıfatı içerisinde mümkündür. Kişinin kendini zihnen koyacağı soyut bir mağara, onu bütün süfli istek ve arzulardan alıkoyabilecektir. Nasıl ki, o gençler, Dünyanın belasını temsil eden Kral Dekyanos’a karşı mağaraya sığınmakla kurtulmayı umdularsa, müminde kendi hayat-ı içtimaiyesi içerisinde kendini Allah’tan gayrisi olan her şeyden uzak tutarak kendini zihnen kalp mağarasına kapatmalıdır.
Islam şeriatı, müminin mağarasıdır. Ancak şeriat gibi bir hükümler silsilesi, haram ile helal çizgisini birbirinden ayırabilir. Bu yüzden bu mağara olmadan helal ile haram çizgisi birbirinden ayrılmaz. Şeriat her ne kadar dünyevi hudutların ölçüsü olsa da gerçek hudutları kişinin kendi kalbi belirler.
Müminin çektiği evrat ve zikirler, onun dünya metaına karşı uykusudur. Ancak ibadet ve zikir gibi eylemler, şeytanın desiselerine karşı kişiyi uyanık tutabilir. Ve ondan gelen hilelerle baş edebilir... Yani Ashab-ı Kehf, aslında o mağarada bedenen gözleri, kulakları ve tüm vücut organları uykuya yattığında, Allah indinde kalpleri ile uyanık kaldılar. Bu yüzden her mümin kendi zaman dilimi içerisinde gerek iş hayatında, gerek arkadaş ilişkilerinde, gerekse aile içinde, ilişki kurduğu insanların hukukuna tecavüz etmeyip, kendisine isabet edeni şükran-ı nimet olarak karşılamalıdır. Bununla birlikte kötülüğün azalıp, hayrın çoğalması için de emri bil maruf nehyi anil münker görevini üstlenmelidir. Bu aynı zamanda bir kulluk vazifesidir. Mümin böyle yapmakla, kendini dünyaya karşı uykuda, ahiret yurduna azık hazırlama noktasında ise uyanık tutmuş olacaktır.
Ashab-ı Kehf’in tek değil de, bir toplulukla hareket etmeleri de onların cemaat oluşudur. Ancak cemaat olmak gibi bir birliktelik, kişiyi günah sarnıcının etrafından uzak tutar. Çünkü Peygamber Efendimiz cemaat olmayı teşvik ederek: “Iki kişi bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi iki kişiden hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden hayırlıdır. Cemaat olmanız gerekir. Muhakkak ki, Allah’ın (yardım) eli cemaatle beraberdir. Allah (c.c.) ümmetimi ancak hidayet üzere cem eder, toplar. Bilin ki, cemaatten uzak duran her kişi ateşe düşer.” (Camiu’s-Sağir, 1/95.) diyerek, cemaat hâlinde bulunmanın kişinin imanına kuvvet vereceğini ve cemaat hâlinde olanların sapıklığa düşmeyeceğini tefrikaya düşmeyeceğini bizlere bildirir.
O hâlde Allah’a giden yolda bir yol tutturmak, yordam belirlemek icap eder. Bu da ancak ümmet bilinciyle bir arada bulunmakla mümkündür. Bu noktada mümin, kendi sırat-ı müstakimi içerisinde kendini muhafaza edebilmeli; ortak akıl ve hikmet birikintilerini kendisine azık yaparak hayatına yön verebilmelidir. Nitekim Ashab-ı Kehf’e, mağaraya sığınma cesareti veren, birlikte olmalarıydı. Insan bir olup cemaat olursa o vakit dünyanın bütün desise ve tehditlerine karşı koyabilir; ona karşı yekvücut durabilir. Işte böyle bir zamanda müslümanların kendi inançları doğrultusunda yaşamaları tıpkı mağradaki gençlerin bir arada bulunup birbirlerinden destek almaları gibidir.
O mağaranın dışı da Allah’ın şeriatının ihlal edildiği dünyadır. Mümin haramların rahatlıkla işlendiği ortamlardan uzak durmalı, harama rıza gösterenlere muhabbet beslememelidir. Tüm havatırını helal dairesine çekmelidir. Kendisini, Allah’ın muhabbeti dışındaki tüm malayani şeylere kapatmalı, o şeylere küskün olmalıdır. Ta ki, Allah’ın hükmü o beldeye, o sıla yurduna gelene kadar... Çünkü Allah’ın emirlerinin çiğnendiği bir toplumda, o toplumun muhabbet duyduğu şeylere muhabbet duymak, mümine kalben zarar verir. Onu ahiret yurduna giden yolda sekteye uğratıp, yolculuğunu yavaşlatır.
Ashab-ı Kehf’in yanındaki Kıtmir ise onların nefislerini temsil eder. Nefis ki, zevki ve rahatlığı ister. Ama Ashab-ı Kehf bir bekçi gibi nefislerini kalp mağaralarının dışında tutarak, kendi ihyalarını sağlamış oldular. Yüce Allah’ın ayet-i kerimede belirttiği gibi Kıtmir’in yüzü dünyayı temsil eden dışarıya doğru değil, kalbin zikir alanı olan mağaraya doğruydu. (Kehf, 18/18.)
Işte Kur’an-ı azimüşşan, inmeye başladığı günden bu zamana, kendisine yol soranlara karanlıkları aydınlatan lamba gibi dünya hayatının tüm yollarını inananlar için aydınlatıyor ve ahiret yurduna selametli bir kapı açarak her daim zamanın idrakine kendisini okutuyor ve okutmaya devam ediyor. Hasihat almak isteyenlere bir yol bir uyarıcı olarak her çağda kendisini hikmet nazarı ile okuyana, bir taakkul kapısı açıyor.