Makale

Müslüman Bilginler

Müslüman Bilginler



Kısa Ama Velud Bir Ömür:
Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi

“Ben küfür ile imandan, ikrar ile inkârdan, tasdik ile reybden (şüpheden) mürekkep bir şey olmuştum. Kalben inkâr ettiğimi aklen tasdik eder, aklen reddettiğimi kalben kabul ederdim. Velhasıl reyb denilen ejderha vücudumu sarmıştı.” (Filibeli Ahmed Hilmi, A’mak-ı Hayal, Akçağ, Ank. 2008, s. 20.) Yukarıdaki ifadeler bir roman kahramanının; Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mak-ı Hayal isimli eserindeki Raci karakterinin sözleri. Bu romanda, hayata dair ontolojik sorulara bir türlü cevap bulamayan Raci’nin bir mezarlıkta tanıştığı Aynalı Baba ile düzenli olarak buluşmaları ve bu buluşmalarda Aynalı Baba’nın üflediği neyin sesiyle dalan Raci’nin bu sırada gördüğü hayaller birer hikâye şeklinde anlatılır. Filibeli Ahmet Hilmi’nin tasavvufi görüşlerini ve vahdet-i vücut inancını anlattığı bu roman, tasavvuf edebiyatının da önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Tasavvufa çok önem veren ve özellikle vahdet-i vücut anlayışı üzerinde duran Filibeli Ahmet Hilmi, yazdığı eserlerde bu konuların yanı sıra çağdaşı pek çok yazar ve düşünür gibi Batı taklitçiliği ve özellikle Tanzimatla birlikte başlayan modernleşme hareketinin Osmanlı toplumuna etkileri üzerinde durmuş, modernleşmenin nasıl olması gerektiğiyle ilgili görüşler serdetmiştir. Bunların yanı sıra siyaset, felsefe, kelam ve tarihle de meşgul olmuş, bu alanlarda makale ve kitaplar ortaya koymuştur.
Doğduğu yer olan bugünkü Bulgaristan sınırları içindeki Filibe’ye nispetle “Filibeli”, babası Şehbender (Konsolos) Süleyman Bey’e nispetle de “Şehbenderzade” olarak anılan Ahmet Hilmi Bey, (Zekeriyya Uludağ, Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi ve Spiritüalizm, Akçağ Yay., Ank. 1996, s. 37.) eğitiminden sonra Posta ve Telgraf Nezareti’nde, daha sonra ise Düyun-ı Umumiyye Nezareti’nde çalışmaya başladı. (1890) Bu sırada görevli olarak gittiği Beyrut’ta temas kurduğu Jön Türklerin yönlendirmesiyle Mısır’a kaçtı. Orada Jön Türklerin kurduğu Terakki-i Osmani Cemiyeti’ne girdi, ayrıca Çaylak adıyla bir mizah dergisi çıkardı. 1901’de İstanbul’a döndüğünde tutuklandı ve Fizan’a sürüldü. İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar süren bu sürgünü sırasında tasavvufla ilgisi başladı ve Arusi tarikatına intisap etti. (Abdullah Uçman, “Şehbenderzâde Ahmed Hilmi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 38, s. 424.) Ahmet Hilmi’nin bu intisabının etkileri, bundan sonra yapacağı çalışmalarda görülecektir. Bazı yazılarını Şeyh Mihriddin Arusi mahlasıyla kaleme alan Ahmet Hilmi, bunun yanı sıra Şeyh Hüsnü, Coşkun Kalender, Kalender Geda, Özdemir gibi müstear isimlerle de yazmıştır. (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi I, s. 65.)
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra tekrar İstanbul’a döndüğünü ifade ettiğimiz Ahmet Hilmi, burada genç denecek yaşta 1914’te vefat edinceye kadar yoğun bir yayın faaliyeti içerisinde bulunmuştur. Yaptığı eleştirel yayınlar sebebiyle çıkardığı dergi ve gazeteler sık sık kapatılan Şehbenderzade, buna rağmen yoğun bir şekilde yayın faaliyetlerine devam etmiştir. 9 Eylül 1911’de günlük olarak çıkardığı ve toplam seksen dört sayı çıkan Hikmet gazetesinin bir ayda beş defa kapatılması (Kara, s. 65.), bu konuda tipik bir örnektir. Bu yıl matbaası süresiz olarak kapatılarak önce Kastamonu’ya ardından Bursa’ya sürgün edilen Ahmet Hilmi, bir süre sonra aftan faydalanıp İstanbul’a döndü. Burada tekrar yayınlamaya başladığı Hikmet gazetesi, yaklaşık iki ay sonra tekrar kapatıldı.
Kırk dokuz yıllık hayatına pek çok makale, kitap, dergi ve gazete yayınını sığdıran Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, Batılılaşma hareketi ve materyalist akımlar üzerinde çok durmuştur. Batı’daki ilmin olduğu gibi alınıp alınmaması gerektiği hususu üzerinde çokça dururken, “biz Avrupa medeniyetini taklit değil iktibas etmeliyiz” der ve bu sözlerini şöyle açıklar: “İktibas, intihap ve muhakeme ile olur. Taklit ise kuru gösterişten ibarettir. Bize taklit değil, iktibas lazımdır. Japonlar bu şekilde yükseldiler.” “Avrupa medeniyetini taklit ederek alırsak (ki bu pek kolaydır) güzel dans eder, mükemmel konuşur, modaya uygun giyinir, sürülerle filozoflara, âlimlere, sanatkârlara, siyasi vs.’ye az bir zamanda malik olacağımıza şüphe yoktur. Ama hepsi bir çırak, bir tilmiz, bir yamaktan başka bir meziyete sahip olamazlar.” “Şark’ın da binlerce senelik bir mazisi, yüzlerce asırlık bir medeniyeti, diğer bir tabirle kendisine has tekâmül vasıfları haizdir. Bu vasıfları üç günde yok etmek imkânını görenler ve hele bu tart edilmiş vasıflar yerine, hazır elbise giyer gibi Avrupa’dan yeni vasıflar ödünç olarak alınmasını mümkün zannedenler, son derece hayret edilecek bir gaflet ve cehalet eseri gösteriyorlar.” (Sadık Albayrak, “Ahmet Hilmi Bey”, Ahmet Hilmi Bey, Huzur-u Aklü Fende Maddiyyûn Meslek-i Dalaleti, Tercüman 1001 Temel Eser, trsz, s. 39.)
Ahmet Hilmi, dinî ve ahlaki değerlere önem vermediği için makineleşen, Darwin nazariyesinin yolundan giderek kendisine rakip olabilecek olanları tereddüt etmeden ezen Batı medeniyetini bu gibi özellikleri sebebiyle eleştirirken ve tam da bu özellikleri sebebiyle aslında mutlak bir çöküşe doğru gittiğini ifade ederken bu medeniyete bütünüyle karşı olmadığını, mütefekkir zihniyetli her insanın sanayi ve teknoloji alanındaki bu gelişmeyi takdir edeceğini de belirtir. (Zekeriyya Uludağ, s. 82.)
Özellikle Tanzimattan sonra ortaya çıkan batılılaşma cereyanı sırasında yaygınlaştırılmaya çalışılan materyalizme ciddi eleştiriler getirmiş, bu eleştirilerini şahsi düşüncelerinden çok materyalizmi ilmî ve fikri olarak çürüten Batılı filozoflara dayandırmıştır. (Sadık Albayrak, “Önsöz”, Ahmet Hilmi Bey, Huzur-u Aklü Fende Maddiyyûn Meslek-i Dalaleti, Tercüman 1001 Temel Eser, trsz. s. 9.)
Ahmet Hilmi, insanlığın tefekkür devrelerini din devresi, felsefe devresi ve pozitif ilimler devresi olarak üçe ayırarak din devresini insanlığın çocukluk devresi olarak kabul eden August Comte’un bu düşüncesine çeşitli yönlerden eleştiri getirdikten sonra şöyle söylüyor: “Auguste Comte’un tasnifinde bir de küçük görme (istihkar) düşüncesi gizlidir. Çocukluk devresi tarih açısından, yani zaman açısından, çocukluk devresi olduğu gibi; yüksek düşünce ve duygular cihetiyle de çocukluk yani cehalet devresi olduğu ima edilmektedir. Bu fikir de insaf ve hakikate zıttır. O devrenin büyüklerinin ortaya koydukları hak ve sözler içinde o derece büyükleri vardır ki, bugün onları taklide bile muktedir kimse bulunmadığı gibi gelecekte dahi taklide muvaffak olacak kimselerin gelemeyeceğine hemen herkes müttefiktir…” (Filibeli Ahmet Hilmi, İslam İnanç Esasları, TDV Yay., Ank. 2012, s. 9-10.)
Şehbenderzade, Allah’ın varlığını ispat gayesiyle kaleme aldığı “Allah’ı İnkâr Mümkün mü?” isimli eserinde felsefe tarihini gözden geçirir, materyalistlerin ve ateistlerin ileri sürdükleri fikirleri ele alır ve onları eleştirirken okuyucuya da muhakeme etme imkânı sunar.
İçtihat kapısının kapandığını söylemenin insanların ihtiyaçlarını görmemek olduğunu, oysa sosyal hayatta farklı ihtiyaçlar ortaya çıkabileceğini söyleyen Filibeli, içtihadın bu sebeple tekrar işler hâle getirilmesi gerektiğini söyler. Bunun için bir yüksek içtihat meclisinin kurulması ve bütün mezheplerden yararlanmak suretiyle problemlere çözüm getirecek ortak noktaların belirlenmesinin zaruret hâline geldiğini vurgular. (M. Said Özervarlı, “Şehbenderzade Ahmed Hilmi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 38, s. 426.)
Müslümanlar arasındaki birliğe de büyük önem atfeden Şehbenderzade, yayımladığı dergilerden birine İttihad-ı İslam adını vererek bu konuya verdiği önemi de ortaya koymuştur. Bu derginin daha ilk sayısında o, Müslümanların iç meselelerini çözmelerinin ve dış tehlikelere karşı korunmalarının yolu olarak dil ve ırk farklılıklarını bir tarafa bırakıp birlik sağlamalarını göstermiştir. Ayrıca İslam’daki kardeşlik prensibinin ve dünya şartlarının da Müslümanlar arasında birliği zorunlu kıldığını dile getirmiştir. (Özervarlı, s. 426.)
Siyasetten İslam âleminin içinde bulunduğu duruma, felsefeden tarihe, dini konulardan batılılaşmaya, materyalizme kadar geniş bir yelpazede kalem oynatan Şehbenderzade Ahmet Hilmi, döneminde yaşayan pek çok âlim gibi Abdülhamid’e muhaliftir; İttihat ve Terakki yanlısıdır. Ancak Meşrutiyet sonrasında Filibeli, İttihat ve Terakki’nin icraatlarına ciddi eleştiriler getirirken görülecek ve bu sebeple de sürgün edilecektir. Ömrünün büyük bir kısmı sürgünlerde geçen Şehbenderzade, son sürgününden döndükten iki sene sonra 30 Ekim 1914’te aniden vefat etmiştir. Cenazesi Fatih Camii haziresine defnedilmiştir. Ani ölümünün bakır zehirlenmesinden olduğu söylenir. Bunun yanı sıra masonlarla ilgili yaptığı yayınlar sebebiyle öldürülmüş olabileceği de iddialar arasındadır. (Uçman, s. 424.)