Makale

Göç Kentleşme ve dindarlık

Göç Kentleşme ve dindarlık

Eski Türkçede “taşınma” anlamına da gelen göç, kavramsal olarak “ekonomik, politik, ekolojik ya da bireysel nedenlerle bir yerleşim biriminden veya gruptan orta ve uzun süreli geriye dönüş veya sürekli yerleşim hedefi güden coğrafi, toplumsal ve kültürel yer değiştirme hareketi” şeklinde tanımlanır. (Aylin Akpınar ve Diğ., Sosyoloji II, Edt.: Bilhan Kartal, Anadolu Üniversitesi Yay., Eskişehir 2013.) Bu anlamda, dilimizdeki “göç etmek’’ fiili, hem “bir yere göç etmeyi’’ hem de “bir yerden göç etmeyi’’ imlerken, İngilizce gibi bazı Batı dillerinde, göçün yönelimine bağlı olarak farklı kelimeler kullanılır.

Göçler, dünyanın yeniden evrilip gelişmesine, medeniyetlerin doğuşuna ve farklı medeniyetlerin birbirlerinden etkilenmelerine sebep olmuşlardır. Bir başka deyişle göçler toplumsal değişmelerin en güçlü unsuru olarak, farklı fiziksel yapıya, dine, kültüre ve dile sahip toplulukları karşı karşıya getirmiş, bazen hâkim kültür içinde erimelerine yol açsa da, çoğu zaman farklı toplulukların bir arada yaşamalarına ve etkileşerek bütünleşmelerine yol açmıştır. Kısacası göçler 19. yüzyıldan itibaren siyasi, kültürel ve dinî haritayı değiştirmenin bir aracı hâline gelmiştir. (Kemal Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş Yay, Çev: Bahar Tırnakçı, İstanbul 2010, s. 19.)
Türkiye’nin jeostratejik konumu sebebiyle yüzyıllar boyu birçok iç ve dış göçün gerçekleştiği bir zemin olduğunu; bu yüzden de çok sayıda medeniyetin doğup, gelişmesine ve medeniyetler arası etkileşimlere ev sahipliği yaptığını söyleyebiliriz. Bizim burada ele alacağımız konu, daha ziyade dinden doğan gruplaşmalardan olan cemaat ve cemaatleşme olgusu olduğu için özellikle iç ve dış göçle birlikte meydana gelen dinî yapılanmalar olacaktır.
Türkiye’de, Cumhuriyet’in kurulmasının ardından yaşanan nüfus mübadeleleri ile yurt dışında yaşayan ‘soydaşların’ ülkemize, ülkemizde yaşayan farklı ülke ve millet mensuplarının da başka ülkeye göç etmesi, önemli bir sosyokültürel ve dinî bir değişimin başlangıcı olarak görülmelidir. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında önemli bir dönemeç olarak görülebilecek 1950’li yılların başı, ülkemizdeki göç hareketlerinin dolayısıyla kentleşmenin hızlandığı süreç olarak bilinir. Bu süreçte dünya sistemi ile eklemlenmesi hızlanan Türkiye’de uygulanan siyaset ve toplumsal yönelimler, modernleşme, ekonomik kalkınma ve sanayileşme gibi faktörler, Cumhuriyet dönemi ve öncesinde kırsal alanlarda yaşayan nüfusa, kırsalda yaşamanın “itici’’ ve kentte yaşamanın “çekici’’ nedenlerini oluşturmuştur. Bu anlamda 1950’li yıllardan sonraki birkaç 10 yıl içerisinde kırsal alanlarda yaşayan nüfusunun hızla kentsel alanlara göç ettiği ve bunun bir sonucu olarak kentsel alanlarda yaşayan nüfusun hızla arttığı görülür. Belirtilen yıllarda Türkiye’nin küresel sermaye pazarına eklenmesi, tarımda makineleşme (Marshall yardımları sonucu traktörlerin ithal edilmesi ve bunun bir sonucu olarak da tarımda gerek duyulan işgücünün azalması ancak bunun aksine kentlere yeni yeni kurulan fabrika ve sanayi bölgelerinde işgücü ihtiyacının olması gibi itici ve çekici nedenler), kırsal işsizlik, eğitim ve sağlık imkânlarının kentsel alanlarda kırsal alanlara göre daha nitelikli olması gibi etkenlerle kentsel alanlara göç hızlanmıştır. (Ahmet İçduygu, İbrahim Sirkeci, “Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde Göç Hareketleri’’, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, Editör: Oya Baydar, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 1999, içinde s. 251.) 1960 ve 1980 arası dönemler ise ülkemizde kır-kent iç göçün artan bir ivmeyle hızlandığı yıllardır. Dolayısıyla 1950’li yıllarla başlayan kır-kent gelir farklılıklarının artması, kentlerin ekonomik ve toplumsal çekiciliğinin yükselmesi, ulaşım ve iletişimin gelişimi kırsal alandan kentlere göç olgusunu artırmıştır. 1990’lı yıllarda siyasal ve toplumsal konjonktür gereği ülkenin Doğu’sundan terör tehdidi gerekçesi ile ‘zorunlu göçlerin’ görülmesinin yanında kırdan kente göç dalgalarının devam ettiği, kentsel nüfusun kırsal nüfus karşısında arttığı bir gerçeklik olarak görülür. (İçduygu ve Sirkeci, s. 252-253.) Bu gerçekliği ülkemiz özelinde irdelemek gerekirse şunları söylemek yerinde olacaktır. 1950’li yıllarda başlayan ve kısmen yukarıda değinilen sebeplerden kaynaklanan göçler ve devamında farklı sebeplerle günümüze kadar devam eden göç dalgalarının klasik anlamda köy ve kent yapısının sosyal dinamiklerinden farklı olduğu belirtilir. Bu bağlamda Kıray, Türkiye’de köyden kente göç edenlerin oluşturduğu gecekondu yapılarında bulunanların genellikle fabrikalar ve atölyeler gibi sanayi kollarında çalıştıklarını, olmasının çok zor olduğu bilindiği hâlde az da olsa yeniden tarıma dönmeyi amaçladıklarını ifade eder. (Mübeccel Kıray, Kentleşme Yazıları, Bağlam Yay., İstanbul 2007, s. 98.) Dolayısıyla tam anlamıyla kent yaşamını içselleştiremeyen ancak kırsal yaşamın belirleyici dinamiklerden kopmuş oldukları görülür. Bu olgu için farklı toplumbilimciler tarafından, kentte yaşayan köylüler ya da kent köylüler gibi farklı isimlendirmeler yapılmıştır. (bkz: Tahire Erman, “Kentteki Göçmenin Bakış Açısından Kent Köy Kimliği: Niçin Köylüyüz Hâlâ?)
Ferdinand Tönnies’ye göre cemaat; bir arada, çok yakın, özel, aralarında yoğun ilişkiler içinde yaşayan topluluktur. O, aile veya yakın akraba topluluklarını, köylerdeki yakın komşu topluluklarını ya da arkadaş topluluklarını örnek göstermektedir. Cemiyet ise bilinçli ve gönüllü olarak üye olunan bir topluluk sayılmaktadır. Tönnies cemaat ile cemiyet arasında iki önemli fark belirlemiştir. Bunlardan ilki cemaatlerde bireyler tüm varlıklarıyla içinde bulundukları topluluğun üyesidirler, amaçlarının tümünü veya çoğunu bunların içinde gerçekleştirirler. Cemiyette ise bireyler üye oldukları topluluğa kişiliklerinin bir kısmıyla üye olmakta ve belirli amaçlarını tatmin etmek için bulunmaktadırlar. İkincisi ise cemaatte bireyler duygu ve düşünce itibariyle uyum içinde olan bir topluluktur, buna karşın cemiyet ise rasyonel çıkar anlaşmalarına dayalı bir birlikteliktir. (bkz. Tahire Erman, “Kentteki Göçmenin Bakış Açısından Kent Köy Kimliği: Niçin Köylüyüz Hâlâ?’’, Ankara Üni. Sosyal Bilimler Fak. Dergisi, Cilt: 51, Yıl: 1996, Sayı: 1, s. 290.)
Buna göre cemaat ile cemiyet arasındaki en önemli farkın köy/kent yaşam biçiminde belirdiği görülür. Kendine yeterli ve içine kapalı ekonomi, sınırlı sosyokültürel değişme, akrabalık, kan bağı, komşuluk vb. bağlara dayalı sosyal ilişki, yoğun sosyal kontrol ve homojenlik, yüz yüze ve samimi ilişki, tarıma dayalı üretim sistemi şeklinde sıralanabilecek yapısal özellikler köy/cemaat yaşam tarzını ifade eder. Bunun karşısında azalan samimi ve yüz yüze ilişki, sosyal kontrol ile birlikte, rasyonelleşen, biz yerine ben merkezli ilişki, sanayi ve hizmet sektörüne dayalı üretim ve heterojenlik ve farklılığa dayalı sosyal münasebet, kent/cemiyet yaşam tarzının ana özelliklerini belirtir. (Şentürk, s. 134.)
18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında özellikle Avrupa’da ekonomik, sosyal ve siyasal dinamiklerin etkisiyle ortaya çıkan sanayileşme/modernleşme süreci cemaat tarzı toplumsal yapıyı yok edip, onun yerine cemiyet tarzı toplumsal yapıyı inşa etmeyi hedeflemiştir. Sanayileşme ve modernleşmenin etkisiyle ortaya çıkan kent yaşamı, insanların anlam haritalarını değiştirmiş ve yeni sembollerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda geleneksel yapıya özgü bütün yaşam biçimleri, gelenek ve görenekler, din ve ahlak kuralları ortadan kalkmış bunun yerini seküler değerler almıştır. (Şentürk, s. 138.) Sanayileşme ve modernleşme ile boşaltılan değerlerin yerine ikame edileceklerin kolaylıkla oluşturulamaması insanlarda yeri doldurulamaz bir boşluk meydana getirmiştir. Geleneğe özgü değerlerin yok edilmesi ve yeni yaşam tarzının insanları yeteri kadar tatmin etmekten uzak olması, bu boşluğu dolduracak yeni cemaatlerin üretilmesine neden olmuştur. İşte bu şekilde cemiyet içinde cemaatlerin oluşması şekline “cemaatleşme” olgusu diyoruz. (Şentürk, s. 138.)
On dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nda olduğu gibi, Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’de de toplumsal değişim, Gemeinschaft (Cemaat)’tan Gesellschaft (Cemiyet)’a doğru yönelmiştir. Fakat ülkemiz cemaatten/geleneksellikten cemiyete/modernliğe yönelmiş ancak ne tam anlamıyla geleneksellikten sıyrılabilmiş ne de modernleşebilmiş; daha doğrusu birinden ötekine hızlı bir geçiş süreci olmakla birlikte bunu bir türlü tamamlayamamış olan ve bu bakımdan “tranzisyonel” (geçiş) kategorisinde değerlendirilebilecek toplum biçiminde nitelendirilmektedir. Meeker’in de dediği gibi çağdaş Türkiye’de Gesellschaft kültürü laik ve Batılı, oysa Gemeinschaft kültürü İslami ve Doğulu’dur. Çok sayıda insan Gemeinschaft kültür ortamından Gesellschaft kültür ortamına geçtiğinde yalnızca toplumsal kimliğini yitirmemiş, aynı zamanda kültürel bir boşlukla karşı karşıya kalmıştır. (Ali Coşkun, Sosyal Değişme ve Dinî Normlar, Dem Yay., İstanbul 2005, s. 91.) Böyle bir durum içinde kalan bireyler kendi psikososyal ve kültürel yapılarına göre dinî grup ve cemaatlere intisap etme ya da üye olmayı tercih etmişlerdir.
Türkdoğan’a göre cemaatleşme, toplumsal gelişimin bir yansımasıdır. Bu nedenle yapay değil şartların oluşturduğu bir olgudur. Ona göre cemaatleşme bir anlamda tarikat yapısının günün şartlarına göre dönüşümü (transformasyonu)dur. Cemaat liderleri, daha ziyade volk-İslam’ın kadrosu üzerinde yükselen aydıncı İslami kesimin planlı, rasyonel örgütlenmesiyle, çağın gereklerine uygun atılımlar kazandırabilmişlerdir. 1980’lerden itibaren ülkenin içinde bulunduğu liberalleşme süreci ile kendilerini ifade etme imkânı bulmaya başlayan kesim, cemaatleşerek kimliğini bulmak ve muhafaza etmek düşüncesindeydi. Bu amaçla ortaya çıkan aydıncı İslam ve volk İslami yapılaşma, 1980’lerin ilk yarısından itibaren güçlü liderleri öncülüğünde eğitim görmüş kadrolarıyla marketleşme, konut ve inşaat, finans ve pazarlama, medya, özel okullar, hastaneler, iletişim, turizm, işletmecilik ve benzeri alanlarda kendini göstermiştir. Böyle yeni bir yapılanma içinde kendilerine yer bulan insanlar, cemaat yuvalarında inanç sistemlerini daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama kavuşmuş oluyorlardı. (Orhan Türkdoğan, “Türk Toplumunda Yeni Dinî Hareketler ve “Cemaatlaşma”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Özel Sayı, Cumhuriyetin 75. Yıldönümüne Armağan, Ankara Üniversitesi Basımevi 1999, s. 65–90.) Dinî gruplar bu şekilde çeşitli alanlardaki faaliyetleriyle kapalılıktan, dışarıya açılmaya ve gelişmeye başlıyorlardı. Onları, tasavvufi faaliyetlerin dışına çıkarak, çeşitli alanlarda faaliyet göstermeye sevkeden birtakım sebepler vardır. Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz değişen sosyokültürel, ekonomik ve teknolojik şartlarda da varlıklarını devam ettirmek istemeleridir. Bunun gerçekleşebilmesi için her şeyden önce dinî grupların kendilerine yeni üyeler bulmaları, bu sayede toplumsal tabanlarını genişletmeleri gerekmektedir. Ancak bunun için sadece yeni üyeler bulmaları yeterli gelmemekte, aynı zamanda başka kaynakları da harekete geçirmeleri zorunluluk arz etmektedir. (M. Ali Kirman, “Küreselleşme Sürecinde Dinî Pazarlar”, İslamiyat, c. 8, s. 1, Ocak-Mart 2005, s. 113–125.) Bu zorunluluktan dolayı olsa gerek Türkiye’deki çok azı müstesna olmak üzere dinî ve tasavvufi zümrelerin çoğu bilime, teknolojiye, küresel ticarete, sermaye yatırımlarına önem vermek suretiyle modernliğin ve kentliliğin önemli özelliklerini bünyelerine almışlardır. Bu yüzden onların “cemaat” biçiminde adlandırılmaları söz konusu olmuştur. (Kudret Emiroğlu-Suavi Aydın, Antropoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 2003, s. 179-180.) Bu değişimin dönüşümün/değişimin bir göstergesidir de. Türkiye’deki dinî grup ve cemaatler, küresel şartlar altında yapısal ve fonksiyonel değişime uğramışlardır. Her bir tarikatın veya cemaatin sanal âlemde web siteleri mevcuttur. Dünyanın herhangi bir yerindeki ‘içeriden’ veya ‘dışarıdan’ insanlar, bu sitelere girerek üye olabilmekte, tarikat erkân ve adabı hakkında bilgi sahibi olabilmekte, cemaat üyeleriyle sanal ortamda buluşup haberleşebilmektedir. Bu yüzden geleneksel tarikatlardan farklılaşmışlardır.
Çağın teknolojik gelişmelerine uyum sağlayan örgütlenme ve faaliyet tarzlarıyla yeniden şekillenen ama bir yandan da tarikat formunu bünyesinde bulunduran cemaatlerin ve kendilerinin asla bir tarikat değil fakat ‘cemaat’ olduklarını iddia eden ‘cemaat’ten ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım. Cemaat; aynı inanç, duygu, düşünce, öğreti ve ideoloji etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu, zor dağılan topluluktur. Cemaat hayatını mümkün kılmak ve sürdürmek, cemaat hayatı içindeki o insani sıcaklığı yeniden inşa etmek konusunda dinlerin başardığını, dünyevi hiçbir inanç, hiçbir kurum başaramamıştır dersek herhâlde mübalağa yapmış sayılmayız. Dinin bu özelliğinden dolayı olmalı ki, bugün toplumda “cemaat” dendiği zaman akıllara hemen “dinî cemaat” gelmektedir.
Şehrin sunduğu imkânlara rağmen insani sıcaklığı yeniden inşa etmekle birlikte çoğu zaman kendi ideolojilerine, kendi dünya görüşlerine gönül veren insanlarla görüşen, kendi yayınlarını takip eden bu toplulukların üyeleri, benliklerini âdeta içinde bulundukları cemaatlerine feda edebilirler. Öz bir deyişle dinî cemaatler, yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu, grup üyeleri arasında sıkı bir dayanışmanın olduğu oluşumlar olarak nitelendirilebilir.