Makale

Kesrette Vahdete Ermek ve Zevkiselim

Kesrette Vahdete Ermek
ve Zevkiselim


Prof. Dr. Bilal Kemikli
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.

Divan şiirinin mümtaz temsilcilerinden birisi olan Hayâlî Bey, “kesrette vahdet zevkin eyle” der. Kesret, çokluk âlemidir; yaşadığımız dünya hayatı ve bu hayat içerisinde gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz, üzerinde düşündüğümüz, merak ettiğimiz, çözmeye ve anlamaya çalıştığımız varlıklar… Diktiğimiz ağaç, su verdiğimiz çiçek, dinlediğimiz kuş sesleri, seyrettiğimiz yıldızlar. Sevinçlerimiz, neşelerimiz, hüzünlerimiz ve matemlerimiz. Yapıp ettiklerimiz, başarılarımız, yenilgilerimiz, kazançlarımız ve kayıplarımız. Velhasıl bütün bir hayattır, çokluk âlemi.

Herkesin hayatı biriciktir; kendine hastır, kendincedir. Bu biricik hayat, uzaktan bakan için, her bakımdan mamur bir şehirdir; orada dirlik ve düzen hâkimdir sanılır. Oysa ona yaklaştıkça, uzaktan görülen o mamur şehrin esasen içerisinde ne denli kırılmalar, karmaşalar ve sıkıntılar barındırdığına tanık olursunuz. Hayat şehri, çözdükçe çoğalan, çoğaldıkça karmaşıklığı artan bir şehirdir. Fakat şair, bütün bu halleri ve farklı tezahürleriyle çokluk âleminde, “kesrette vahdet zevkini” edinmemizi salık veriyor. Tabi burada bir kısım soruları sormak lazım: Mesela, zevk edinmek ne demektir? Yahut ne zaman zevk duyarız? Neden zevk alırız? İçinde yaşanılan bütün bu karmaşaya rağmen nasıl zevk duyacağız? Malum zevk, tat, haz ve lezzet anlamlarına geliyor… Buraya kadar anlatılanlarla, her hâlükârda içinde yaşanılan hayattan haz almayı, bu hayat içerisinde sunulan lezzetleri tatmayı anlayabiliriz. Bu yaklaşımı hazcılık fikri etrafında değerlendirmek mümkünse de, şair bizi tükenmeye mahkûm bir hazdan, asıl hazzın, lezzetin ve tadın kaynağına alıp götürüyor. Nedir bu asıl kaynak? Bu asıl kaynak, yâr’dır. Daha doğrusu yâre bakışta gizlidir. Nitekim der ki, “aç gözün yâre bak!”

Demek ki, zevk yâre bakmaktadır. Burada bakmak fiili üzerinde duracak değiliz, ama şu kadarını söylemek lazımdır: Göz, insanın iç âlemini onaran bir haz kaynağıdır. Göz güzeli görür ve o güzeldeki güzellikleri, ahengi, rengi ve kokuyu iç âleme ulaştırır. Mamafih yâre bakmayı, yârdeki güzellikleri iç âleminde yeniden kurmak olarak da nitelendirebiliriz. Biz sözü Hayâlî’ye bırakalım, diyor ki:
“Aç gözün kesretde vahdet zevkin eyle yâra bak
Kalbüni sâf eyleyüp âyine-i dîdâra bak”

Aç gözünü yâre bak ve kesrette vahdet zevkin eyle… Kesret ve vahdet kelimelerini kullanarak şair tezat sanatı yapıyor; zıtları, karşıtları bir araya getirerek, âdeta hayatın dirlik ve düzen içerisindeki haliyle kaos halinin birliğine işaret ediyor. Gözünü açar yâre bakarsan, zıtlıklar içinde ahengi görür, yoklukta varlığı, acıda tatlıyı, hüzünde sevinci, karanlıkta gündüzü hisseder, kahırda lütfu, celalde cemali temaşa edersin… Viranede hazine bulursun.
Burada gözünü açıp bakmakla vahdete ermek arasındaki ilişki, vahdet kelimesinin tevriyeli kullanımına da imkân veriyor. Vahdet, bilindiği gibi, kelime olarak birlik ve teklik anlamlarına geldiği gibi, tenhalık, yalnızlık ve halvet anlamlarına da gelir. Şair âdeta şöyle haykırıyor: Gözünü aç, kesret içerisinde yâre bakarak onun biricikliğini temaşa et. Bütün o şeyler içerisinde, onun tekliğini, her şeyden farklı olduğunu ve her şeye hayat verdiğini gör. Bu birliğin, esasen çokluğun ışığı, hayat kaynağı olduğunu fark et. Bu temaşa, bu görüş ve bu fark edişle, esasen yârin her şeyde ve her yerde olduğunu gör de neşelen, bundan haz al! Bil ki yalnız değilsin, seninle birlikte seni kuşatan bütün varlıklar, hayat kaynakları olan o ışığın, o yârin meftûnudur. Her şeyde ondan bir iz, bir alamet vardır. Öyle çaresiz, bikes gurbette kalmadığını bil. Bu bilişi zevk et, neşelen, coş…

Kesret-vahdet arasındaki tezadın da sağladığı imkânla vahdet kelimesini, tenhalık, yalnızlık ve halvet anlamında kullandığını da düşünerek şairin şöyle dediğini duyar gibi oluyoruz: Gözünü aç ve yâre bak! O seni boğan çokluktan, karmaşadan, tezatlardan, geliş ve gidişlerden kurtul. Daha doğrusu bakmasını bilirsen, bir üst bakışa erersen, yukarıdan daha yukarıdan bakmasını bilirsen, zıtlık âleminde gündelik meşakkatleriyle hayatlarını idame ettirmeye çalışan bütün bu şeyler, kendilerini kuşatan meselelerle meşgulken sen yâri kendince temaşa edersin. Yalnız başına kalırsın, yâr ile baş başa. Tenhada göz göze gelir, halvette hasbihal edersin. İşte, kesrette vahdet zevki budur. Fakat bu zevk haline hemen kolayca erilir mi? Hayır, evvela, “kalbini sâf eylemen” lazım. Kalbini saf eyleyerek bir bakışa ve bu bakışla da bir zevke ereceksin. Hatta kalbini saf eylersen, öyle dışarıdaki çokluk âlemine bakmana da gerek yok; zira bizzat içindeki gönül aynasından yâr tecelli eder. O gönül aynasından, gece gündüz, yaz kış, güneşli bulutlu günlerde yâre bakacaksın.
Bakmakla zevk almak arasında doğrudan bir ilişki kuran şair, başka bir beytinde de, zevke ermenin “âlem lezzetinden el çekmekle” mümkün olacağını söylüyor. Âlem lezzeti, kesrete tekabül eder. El çekmek, vazgeçmek, bırakmak, keff-i yed etmek; ilgiyi kesmek ve feragat etmek gibi anlamlara gelir. Kesretten yani seni kuşatan şeylerden feragat ettikçe, onlardan azami ölçüde zihnen uzaklaştıkça, birazcık müstağni davranarak uzaklaştıkça vahdete ulaşacak, yâr ile halvet olacak ve zevke ereceksin.
Elün çekdünse ‘âlem lezzetinden zevke sen erdün
Nice mûr u mekes ayağın almış bir aseldür bu

Şairin zevke eriş için önerdiği yolun adı, terktir. Terk, bırakmak. Sırtındaki yükü bırakırsan, kafanı kaldırıp güzellikleri görüp zevke ereceksin. Aksi takdirde yükün yukarıya bakmana mani olur, yeni bir bakışa ve yeni bir duyuşa ulaşamazsın. Yüklerden kurtularak erişilen zevk, gündelik dilde sıkça kullandığımız kelimelerden birisidir. Gündelik dilde bu kelimeyi, tat alma duyusu; tat, lezzet, haz; hoşa giden şey; hoş vakit geçirme, eğlenme, safa, eğlence; bir şeyin mahiyetini kavrama, değerini takdir etme kabiliyeti gibi anlamlara gelir. Bu kelime dilimizde zevk almak, zevk duymak, zevk etmek, zevk için, zevk sahibi, zevk ehli, zevkine gitmek, zevkine varmak, zevkini çıkarmak, zevkini kaçırmak, zevk vermek, zevk (u safâ) sürmek, zevkini okşamak, zevkine bakmak, zevkten dört köşe olmak gibi deyimlere de hayat vermiştir. Tabi bir de eskilerin zevk-i bediî ve zevk-i tahattur ifadelerini de hatırlamak lazımdır. Zevk-i bediî, estetik kavrayış anlamına kullanılır. Zevk-i tahattur ise, Hâşim’in, “Bize bir zevk-i tahattur kaldı” mısrasında işaret ettiği gibi, hatırlama zevki… Daüssıla. Bir de zevkiselim vardır ki, irfan hayatımızın temel kavramlarından birisidir. Lakin bu ibareyi de, tıpkı zevk-âşinâ, zevk-şinas, zevk-bahş, zevk-perest ve zevk-yâb gibi günümüz sözlüklerinde bulmak pek güçtür.

Bırakalım zevkiselim kelimesini, günümüzde bizzat zevk kelimesinin de içi boşaltılmıştır. Daha çok gündelik ve şehevî arzulardan hâsıl edilen haz anlamında anlamı günbegün daralan bir kelimedir. Oysa zevk, Hayâlî’nin beytinde de görüldüğü gibi, irfanî şiirimizde ilahî tecellilerin uç vermesi, vecd ve tecellilerin başlangıcı, ârifin kalbine atılan nûr, rûhî hazlar ve vuslat hali gibi anlamlarda kullanılmış, zengin çağrışımları ve tasarımları olan bir kelimedir. Estetik algılarımız, varlık tasavvurumuz ve ahlak anlayışımız değiştikçe, kelimelerin de anlamları daralıyor, değişiyor ve dönüşüyor. Hatta zevkiselimde olduğu gibi, bazı kelimeler, deyimler ve terkipler de unutulmaya terk ediliyor. Kayıp kelime, kayıp düşünce, kayıp hayal, kayıp tarih demektir… Velhasıl unutulan veya tedavülden kalkan her kelime veya kavram, yerine yenisi ikame edilmediği sürece, fark edelim yahut etmeyelim zihin dünyamızda büyük bir boşluk bırakıyor.

Zevkiselim, selim zevk… Selîm, bilindiği gibi, kusuru, noksanı olmayan; sağlam, doğru; tehlikesiz, zararsız, habis olmayan; temiz ve samimi gibi anlamlara gelir. Selîm kelimesinin kullanılan bu anlamlarını dikkate alarak zevkiselim terkibini, kusuru, noksanı olmayan zevk, sağlam zevk, doğru zevk, tehlikesiz, zararsız zevk; makul zevk, temiz zevk, samimi zevk gibi yenileyebilir miyiz? Bu soruyu dilciler düşüne dursun, zevkiselim ile biz en genel anlamda, en doğru ve mükemmel zevki kastettiğimizi belirtelim. En doğru ve en mükemmel… Demek ki, mefhûm-ı muhâlifinden yola çıkarak söylemek gerekirse, yanlış ve kusurlu zevk de vardır. Acaba buna zevki habîs mi desek? Yoksa zevki nâkıs mı? Her ne ise, zevkiselim, bir bakışı, bir düşüncesi, bir duyuşu, bir estetik duruşu, daha doğrusu bir dünya görüşü olan ve varlığı bu dünya görüşüyle anlamlandıran bir zevk biçimidir. Anlık ve gelip geçici değil, geçmişi ve geleceği olan, kendine mahsus estetik duruşuyla yeni bir dünya ve yeni bir hayat kurmaya matuf bir derinliğe sahip olan bir zevk. Bu zevk, enfüsten afaka, içten dışa doğru bir seyre sahiptir; bir yandan insanın iç âlemini inşa edip, tefekkür ve tedebbür boyutuyla onun zihin ve hayal dünyasını zenginleştirirken, öte yandan da iç âlemi zengin kâmil insanın dokunuşuyla çevreyi latif ve leziz hale getirir. Bu çevre, evde kesretten vahdete ulaştıran sade bir iç mimari ve tanzimden başlamak üzere, bahçe düzeninde, dinî ve sivil mimaride, plastik ve görsel sanatlarda, musiki ve şiir gibi sanatlarda kendini ele verir. Bu çevre, sade, ama derinlikli, sağlam ilişkilere dayanan, kendisiyle ve çevreyle barışık bir hayatı ifade eder.

Şu halde zevkiselim, varlığın mahiyetini zevk ekseninde idrak etmemizi ve böylece daha nitelikli bir hayata ermemizi sağlıyor. İşte Hayâlî’nin sözünü ettiği zevk, bu zevktir. Peki, şairin sözünü ettiği varlığın kaynağı ve zevkin sebebi olan yâr kimdir? Yâr kim? Sen yârin kimliğini araya dur, bendeniz Vâsıf’ın şu beytiyle zevkiselim sokağında temâşâya devam edeyim mihnetle, hünerle, gâm ü şâdi-i felekle böyle gelip böyle giden dünyada yeni hazlara yeni lezzetlere ve yeni tatlara yelken açayım. Ne demiş Vasfî?
Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner
Gam ü şâdi-i felek böyle gelir böyle gider

Evet, zevkiselim, akliselim, kalbiselim ve hissiselim duraklarına uğramadan tahsil edilebilir mi? Bunların her birisi nice mihnetler, nice gam ve nice keder yükler insana… Öyle kolay mı, hüner tahsil etmek? Sabırla dinlemek, seyretmek, incelemek ve illa okumak, okumak, okumak… Ne diyelim? Dileyelim ki, Hak, kesrette vahdete zevkine erenlerden kılsın.