Makale

Zevkiselimin Bir Elif Kadar İnce Ayarında

Zevkiselimin
Bir Elif Kadar İnce Ayarında


Ayfer Balaban

Zevkiselim; “hayatı O’nun esması ile okuyup, güzellikleri hayata hakim kılmaktır” diye tarif edilse de modern hayat, farklı zevk tasavvurları getiriyor beraberinde. Bize ait inceliklere yeterince duyarlı olmayan bu tasavvurlar, ne özgünlüğe ne zevkiselime yeterince imkân tanıyor.
Küreselleşme sürecinde kültürler birbirlerinden etkilendiği gibi zevkler de etkileniyor tabiatıyla. Fakat etkileşimden ziyade zevk taklitçiliği, asırlardır zevki selimin ilmek ilmek hayatımıza dokuduklarını bir bir çözüyor. “Soğanla yoğurt yemeyi ben buldum ama ben de beğenmedim” demiş Nasrettin Hoca. Demiş de bunu laf olsun diye dememiş herhalde. Bir kafa karışıklığı mı, kafa karışıklığından mütevellit bir zevksizlik mi yaşananlar? Selim olmayan, nasıl bir güzellik üretir düşünülsün istemiş.

Bugün, evlerimizin içinden dışına, yan yana dizilişlerinden, doğayla uyumuna, giydiklerimizden yiyip içtiklerimize, dilimizden hayata yansıttıklarımıza kadar nice kaba örneklerle karşı karşıyayız. III. Selim’in yıllar yıllar önce dediği gibi kabalık gözümüzü, gönlümüzü yıkıyor. O, Selimiye’deki camiini yaptırırken minarelerin düşündüğünden daha kalın olduğunu, yakışmadığını görünce; “tıraşlayın, inceltin” diye ikaz ediyor. Kendisine; “burası yüksek bir yer, rüzgâr alır, yıkılabilir” dense de, “o, bizim gözümüzü-gönlümüzü yıkmaktansa bırakın, inceltin, rüzgârdan yıkılsın” diyor.

Evlerimize, sokağımıza bir bakalım. Var mı böyle bir hassasiyet? Nerde? Her biri bir telden çalıyor âdeta. “Bizim evin dış cephesinin boyası, komşunun evinin dış cephe boyasıyla uyum sağlar mı? Diye konuşan bir zamanların Bursalı hanımları bunu belki mektep bilgisiyle yapmıyorlardı, ama nesilden nesile geçen bir zevkiselim vardı, bir tarz vardı.” Demişti Beşir Ayvazoğlu beyefendi bir konuşmasında. ‘Tarzımız var mı?’ diye zaman zaman şüpheye düşsem de şükür hâlâ delilleri var.

Güzelliğin temel unsurları; ölçü, ahenk, sadelik ve tenasübün gözetilmediği mekânlar üstüne üstüne gelir insanın. Mekân insana, insan mekâna yabancıdır. Birbirlerine yakışmaz/yaklaşmaz bir türlü. Zevkiselimin ürettiği zarafetin huzuru hissedilemez. Dünyevi gücün, gösterişe ve ihtişama hatta kabalığa dönüşmüş bu mütekebbir hali, zevkin edeple birlikte düşünülmediğinin resmi olsa gerek.

Eşyaların çözülecek şifreleri, istikbalin kulağına söyleyecek sözleri olmalı, istikbal-i kıbleye istikamet göstermeli, konuşmalı hem hayatın içinden hem ötesinden…
“Bu dünyaya gelen kişi âhir yine gitse gerek
Misafirdür vatanına bir gün sefer itse gerek.”
yahut;
“Hesap ettim cümle dünya malını
Neticesi bir top beze dayandı.”
“İbadette bulanlar buldu Hakk’ı,
İbadetsiz kimin var, Hak’ta hakkı...”
“Bu da geçer yâ hû!”,
“Edep ya hu”
“Ah teslimiyet”
“Ah mine’l aşk”
gibi kendini aşan anlamlar taşımalı.
Yazının tezyinatla buluştuğu bir levhanın, ilmek ilmek işlenmiş kumaşın, sinesinde güller açan ahşabın, taşın dili olmadığını kim söyleyebilir?

Evler, hayatın hızlı akışı ve karmaşası içinde bunalan, daralan ruhların nefeslendiği, huzur bulduğu, konuşan, dinleyen mekânlar olmalı. Bunu sağlamak için büyük harcamalar gerekmez. Pencereleri; sardunya, sultan küpesi, karanfil açtırmak, duvarları; hanımeli ve mor salkımlarla duvaklamak safa bahşeder görenlere. Bir toprak testi, anneanneden kalma bir peşkir, dededen kalma bir baston, bir rahle, bir ibrik, ince ince nakşedilmiş bir levha, hem mekânı güzelleştirir hem de etkili bir vaiz gibi aklı ve gönlü birlikte kavrar. Testiden toprağa, topraktan insana, peşkirden peşkir tutmaya, peşkir tutmadan hürmete, bastondan ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan gençliğin kıymetini bilmeye, rahleden Kur’an’a, Kur’an’ dan hayatı anlamlandırmaya, ibrikten suya, sudan abdeste, levhadan hepimize eşsiz güzellikler sunan sani-i Hakiki Allah’ın sanatına ve O’nun şaheseri insana anlam haritaları çizmek ve bu haritayı birlikte okumak zevkiselimin eğitici değerini açığa çıkarır bulundukları mekânda.
Zevkiselim sadece mekâna değil dile de hakim olmalı. Öfke ve gazabın dilin nezahet ve nezaketine dokunmasına izin vermeyenlerin dilde başlayan letafet ve rikkati ilişkileri güzelleştirmeli. Dil kirletilmeyince kalp ve ruh incinmez söylenenlerden. İnsan insandan kaçmaz, muhabbetin sefası doyasıya yaşanır.

Ahsen-i takvim kıvamı, bütünüyle hayata zevkiselimin bir elif kadar ince ayarında edep, iffet ve hayâ ile yaklaşmayı gerektirir. Ancak zevk, nefsani şehevata alet edildiğinde kıvam yavaş yavaş bozulur, selim vasfını kaybeder yerini hazcılığa bırakır. Allah’ın boyası ile boyananların hazza endekslenmeleri gibi bir dönüşüm, aklıselimin, kalbiselimin ve zevkiselimin ölümü olur.

Zevkiselim aynı zamanda Allah’a kulluğu sevmektir. Muhammed İkbal diyor ki: “Sana ağır gelen o secde var ya / Binlerce secdeden alıp kurtarır seni” İmanla sevmek ancak ibadeti zevke dönüştürür, içini ve işini güzelleştirir. Gönül ibadetle tülleşir. Tülleştikçe muhabbet üretir. Dışı ne kadar güzel olursa olsun içte güzel duygular kökleşmedikçe, gönül evi tezyin edilmedikçe aslen bozuktur insan.

Gönüller sultanını Hz. Mevlana diyor ki: “Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp atmak lazım. Yolcu, kendine gel kendine! Vakit geçti, ömür güneş ikindiye indi. Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken kocalığını hak yoluna sarf et. Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu aydın çerağ sönmeden kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin, uyanık ol! Nasihat dinle.”

Ten ağacına düşen kurt, özü yer bitirirse kabuktan kime ne? Başımız toprak, sonumuz toprak… O halde arayı çamurlamamak için aklıselim, kalbiselim ve zevkiselimi dualarımıza almak gerek.