Makale

Gönül evi konukları

Gönül evi konukları

Prof. Dr. Ahmet İnam

Gönül evinin kapısı karşılaşabildiklerimize açılıyor. Karşılaşma düşüncede, düşte, iç dünyamızda da olabilir. Hayat, gönlü açık bir insan için sır perdelerini tek tek açar. Ona üzerinde düşüneceği, düşünerek harekete geçeceği olaylar, olgular, düşünceler sunar.

Günlük yaşamın koşuşturması içinde dalgın, yolda yürüyorsunuz diyelim; kafanızda bin bir düşünce ile yüreğiniz daraldı, daralacak. Birden, köşede ağlayan bir çocuk görüyorsunuz. Gözlerinden süzülen yaşlar arasından size bakıyor: Anlıyorsunuz, sevgiye, ilgiye, yardıma muhtaç. Yaklaşıp, neden ağladığını soruyorsunuz. Söylüyor. Annesini kaybetmiş bir an. “Bekle burada, ben gelirim” demiş. Gelmemiş. Birlikte arıyorsunuz. Yakındaki insanlardan yardım bekliyorsunuz.

Birden anlıyorsunuz ki, yalnız değilsiniz. Sizi bu çocukla karşılaştıran bir “güç” var. İsterseniz buna “tesadüf” deyiniz. İki kalp birbirine açılıveriyor. Çocuğun küçücük eli elinize emanet. Büyük bir sorumluluk duyuyorsunuz. O kalbin acıları, kalbinizin acıları oluveriyor. Bir sıkıntıyı paylaşıyorsunuz. Çocuk, hayatta zor zamanların yardımcıları olabileceğini görüyor. Üstelik siz onu tanımıyorsunuz. Şaşırtıcı olan da bu. Bir çıkarınız yok bu yardımınızda, bir beklentiniz de. Yalnızca, annesine ulaştırmak istiyorsunuz onu.

Elbette her çocuk yüreğini böyle her tanımadığı insana açmaz. Bazı büyükler de, zaman zaman, acı çekerken, sıkıntılı zamanlarında gönül pencerelerini sıkı sıkı kapatırlar. Acı çekerken kimse kendilerini görsün istemezler.

Oysa gönlümüzün kapıları, pencereleri yalnızca sevinçli anlarımızda açılmamalı. Bir an açılıverir gibi olup da sonradan kapanmamalı. Gönül evinize aldıklarınızdan pişmanlık duyduğumuz olmuştur belki; kim bilir belki de doğrusu, pişmanlık duymaktan pişmanlık duymaktır. Bilemiyoruz elbette, kim gönül evimizi tarumar eder. Kim gönül evimizin edepsiz konuğudur, kim değildir. Bir kez gönül evimize mihman olurlarsa, başımız üstünde yerleri vardır. Sabreder, sebat eder, gücümüz yettiğince, onurumuzu kırmadıkları sürece tahammül etmeyi deneyebiliriz.

Edepsizlikleri sürüyorsa, “lisan-ı münasip” ile gönül evimizin kapısını dışarıdan kapatmasını söyleyebiliriz.

Gönlümüz, içimizdeki insanların güzelliği ile güzelleşir. Belki de o gönül konuklarımız, gönlümüzde oldukları için kimi özür ve eksikliklerinin farkına varmış, onları giderme yoluna girmişlerdir. Belki de biz, onlar gönül evimizin saygın misafirleri oldukları için, duyduğumuz sorumluluk gereği, çirkinliklerimizi fark edip, gidermeye çabalıyoruzdur.

Gönül evimiz misafirsiz kalmamalı. Gönül misafirlerimizin gönüllerine biz de misafirliğe gitmiş olabiliriz. Misafirliğin bir adabı vardır elbette. Hele gönül misafirliği çok zor bir sanattır. Bir olgunluk, bir olgunluğa giden yolculuktur.

Bir gün bakıyorsunuz, gönül evimizin hiç misafiri yok. Gönül kapımızı kimse çalmamış.

Bir gün bakıyorsunuz, hiçbir gönlün misafiri olmamışsınız ya da vaktiyle olmuşsunuz da, şimdi hiçbir konukluğunuz yok.

Demek ki karşılaşmıyorsunuz artık. Gönlün dili karşılaşmaların dilidir. Her gün kim bilir nice olay, nice insan, nice fikir, nice duygu karşınızda sizinle karşılaşmayı bekliyor da bir türlü karşılaşamıyorsunuz. (Kim bilir birkaç kez karşılaşmayı denemiş, hayal kırıklığına uğrayıp, gücenmişsinizdir. Artık gönlümüzü açmaktan korkmaktasınızdır.)

Belki de bir gönül evi sahibine hiç yakışmayacak bir tutum içinde şöyle bir hesabın içindesinizdir: “Önce onlar açsın gönüllerinin kapılarını bir bakayım, sonra ben de açarım.” Bu anlamda hesabiliği hiçbir gönül kaldırmaz. Bu tavırla gönlünüzü yitirirsiniz. Ne bir gönle girer ne bir gönlü gönül evinize alabilirsiniz. Unutmayalım Yunus:

“Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.”
diyor.

Gönül evinizin bacasının tütüp, dostlarınızı ağırlayabilmeniz; dost gönüllerinde de ağırlanabilmeniz dileğiyle…