Makale

Harput'un hafızası: Ulu Cami

Harput’un hafızası: Ulu Cami

Cevat Akkanat


1087’de Selçuklular (Melikşah) döneminde Çubuk Bey tarafından fethedilerek İslam coğrafyasına katılan Harput’ta geleneklere bağlı olarak önce Çubukoğulları beyliği kurulmuş, daha sonra şehre Artuklular hâkim olarak kendilerine başkent yapmışlardır. 1234’te Alaaddin Keykubat döneminde Selçuklu beldesi haline gelmiş olan Harput, 19. yüzyıla kadar Doğu Anadolu’nun önemli bir kültür merkezi olarak uzun ve parlak bir dönem yaşamıştır. Güneyindeki Mezre (Uluova) bölgesine Sultan Abdülaziz döneminde kurulan Mamuretü’l-Aziz (Elaziz, Elazığ) şehrinden sonra ise Harput yavaş yavaş önemini kaybetmeye başlamıştır. 2000’li yılların başlarından itibarense Elazığ’ın bir mahallesi konumuna getirilmiştir.

Yukarışehir’in diri göbek bağı…

Harput’un “kaybediş” trajedisini “Yerler Mühürlendi” romanında ağıtlaştıran Metin Önal Mengüşoğlu, şu cümleleri kullanıyordu: “Yukarışehir’deki konaklar birbiri peşi sıra yıkılıyordu. Oralardan çıkan artık kullanılmış ve yüzlerce yıllık keresteler Mezre’deki yeni, çirkin yapıların kömürlüklerine kapı olarak çakılıyordu.” Benzeri mersiye sözlerini Şemsettin Ünlü’nün “Yukarışehir” romanında da görüyorduk: “Eski kentin gün görmüşleri, yaşlı kentle birlikte, ölümcül bir yara almış gibi, acıyı yüreklerinin içinde, ta derinlerde duydular.”

Yukarışehir, yani Harput bütün bu olumsuzluklara rağmen, çok eski zamanlardan başlayarak pek çok kavmin hayat bulduğu bir medeniyet merkezi olarak, tarihi ve doğal nitelikleriyle günümüzde bir medeniyet burcu olarak hâlâ varlığını korumaya çalışmaktadır. Kuşkusuz, Harput’ta, Harput’la birlikte yaşayan en önemli unsurlar İslam medeniyetine ait değerlerdir.

Harput, her şeyden önce, Anadolu’daki İslam mimarisinin ilk gelişim yerlerinden birisi olması hasebiyle dikkatleri daima üzerine çekmiştir. Hiç kuşkusuz, Harput’a bu özelliği veren yapı, bugün de ayakta olan Harput Ulu Camii’dir.

Camii Kebir, Cami-i Muazzam, Cami-i Azam ve halk ağzında Eğri Minareli Camii gibi isimlerle de anılan Ulu Cami, Harput’ta, maalesef bugün Elazığ’ın “Harput” adıyla anılan mahallesinde, Nizamettin Caddesi üstünde, kaleye giden yolun güneyinde Debbağlar Kapısı’na yakın Keşoğlu Meydanı’ndadır.

Anadolu’daki ilk camiler arasında…
Harput Ulu Cami’nin inşa tarihiyle ilgili bugün birbirinden farklı tarihler üzerinde durulmaktadır. Bu çerçevede eldeki en önemli delil, Harput Ulu Cami’nin avlu kuzey duvarındaki bir kemer payesinde bulunan 30 x 50 cm. ebadındaki on bir satırlık vergi kitabesi olup, ilk defa 1907’de M. Van Berchem tarafından yayınlanmıştır. Camiyle ilgili daha kapsamlı ve bilimsel bir yayın ise A. Gabriel tarafından (1940) yapılmıştır. Bu çalışmada rölöve planı ve kitabesi de yer almıştır. Bu kitabeye göre araştırmacılar yapının inşa tarihiyle ilgili 1146, 1156-57 ve 1165-66 şeklinde üç ayrı tarih vermektedirler. Bu tarihlerin her üçü de Harput Artuklularından Fahreddin Kara Arslan’ın Harput’ta hüküm sürdüğü yıllara (1144-1167) tekabül etmektedir. Bununla birlikte Ulu Cami’nin Kurşunlu Camii’nde bulunan minberindeki kitabeyi dikkate alanlar, sözgelimi “Harput Ulu Cami Minberi” başlıklı bir eseri bulunan Muhammet Beşir Aşan, yapım tarihini Çubukoğulları dönemine indirilebileceği ihtimali üzerinde durur. Zira söz konusu minberin sağ tarafındaki kitabede “Büyük Emir, Yüce Kumandan, Dinin Şahabı, İslamın ziyneti, devletin feyyazı, milletinin kıymeti, hükümdarın yardımcısı, padişahların ve dinin kılıcı, aslan ve emirlerin sevgilisi ve müminlerin beyinin oğulları Sa’duddin oğlu Kutluğ Bey ve Çubuk oğlu Kıya Ali günlerinde [yapıldı.] Allah onların şan ve şerefini muhafaza buyursun. Memleketlerini edebi kılsın.” yazmaktadır. Bu doğrultuda kanaat bildiren M. Kemal Can “Harput Artuklu Eserleri” adlı çalışmasında minberi 1186 yılına tarihlendirir. Aynur Durukan da “Harput Ulu Camii’nin Düşündürdükleri” başlıklı makalesinde bu kanaati destekleyen görüşler bildirerek caminin ilk inşasının 1120 öncesinde, Çubukoğulları’nca yapıldığını belirtir. Bu kanaatte olanlara göre Ulu Camii Fahreddin Kara Arslan zamanında onarılmış veya yenilenmiştir.

Ertuğrul Danık ise “Ortaçağ’da Harput” adlı kitabında, Ulu Cami’nin bir Artuklu dönemi yapısı olduğunu ifade eder. Görüşlerini ispatlamaya çalışırken, Ulu Cami avlusu payelerindeki taşçı işaretleriyle, İç Kale’de rastlamış olduğu ve 13. yüzyıl başlarına tarihlediği işaretlerin benzerliğini ve her iki yapıdaki malzemenin ortaklığını göz önünde tutar. Buna göre caminin avlusu 13. yüzyılda yapıya eklenmiş ve bağımsız minareyi içine almıştır. Ertuğrul Danık, bu noktada Durukan’ın ileri sürdüğü tarihlemeye yaklaşmakla beraber, “yapının ilk yapım dönemini 12. yüzyılın ilk yarısına ancak, Artuklular’a bağlamayı doğru bulmakta”dır. Araştırmacı bu konuda ayrıca, Çubukoğulları’nın 26 yıllık kısa hâkimiyet süreleri içinde fetih sürecini tamamlayıp şehirde iskânı sağlarken İç Kale dışında Ulu Cami gibi önemli bir yapıyı inşa edebilecek şartlara sahip olamayacaklarını, ibadet mekânı oluşturma bakımından ise daha kolay çözülebilecek yolları tercih edeceklerini belirtir.

Geçiş dönemi planı…
Anadolu’nun en eski camileri arasında sayılan Harput Ulu Camii Artuklular’a ait kabul edilse de, planı, malzemesi ve mimarisiyle bu dönem camilerinden ayrılır. Yapıda, İran Selçuklu cami plan şeması, Anadolu özellikleriyle kaynaştırılmıştır. Oktay Aslanapa genel planı itibarıyla Ulu Cami’yi, İran’da Büyük Selçuklulardan kalma 1135 tarihli Zevvare Mescid-i Cuma’sına benzetmektedir. Bezemeli tuğla minaresi ile de İran’daki Büyük Selçuklu camilerine yaklaşan yapı, enlemesine çok destekli oluşu, mihrap önündeki küçük kubbesi ve son cemaat yeriyle onlardan ayrılır.

Harput Ulu Camii, kuzey güney doğrultusunda yaklaşık 30 m. x 40 m. ebatlarında dikdörtgen bir plana sahiptir. (Dört ciltlik “Harput Yolları”nda kitabının yazarı İshak Sunguroğlu, caminin dıştan 30 m x 50 m; içten ise 25 m x 45 m olduğunu, buna göre duvarlarının 2,5 m kalınlığında bulunduğunu kaydeder.) Basit ve ziynetsiz bir bina olan caminin yapımında kesme ve moloz taşlar, tuğla, alçı gibi farklı malzemeler kullanılmıştır. Sözgelimi kalın cephelerin alt bölümleri kesme taşlarla, geri kalan kısımları moloz taşlarla örülmüştür. Payelerde farklı nitelikte taşlar ve tuğla kullanılırken, tonozlar, kemerler, kubbe ve minarede tuğla kullanılmış; iç avluda ve mihrapta alçıdan yararlanılmıştır.

Bir şehre girer gibi Ulu Cami’ye giriş…
Dıştan kütlesel bir görünüme sahip olan yapıya üç kapıdan girilebilmektedir. Bu kapılardan batıda olanı yapı kütlesinin kuzey yarısı içine yerleştirilmiştir. Batı kapısı, yüksek dikdörtgen çerçeveli, hafif sivri kemer içinde basık kemerlidir. Hemen kuzeyinde minare kaidesi bulunur. Minare kaidesinde bulunan sivri kemerli bir niş, kapıyla birlikte caminin batı cephesini gösterişli kılmaya yetmektedir. Yapının kuzey cephesinde hiçbir hareketlilik dikkat çekmezken, batı kapıya göre kuzey cephesine daha yakın bir noktada bulunan doğu kapısı, yuvarlak kemer, iki yuvarlak sütunçe ve dörtgen çerçeveden oluşmaktadır. Caminin en hareketli cephesi güney duvarıdır. Bu cephede mihrabın dışa taşan kavisli çıkıntısı ile caminin bir diğer kapısı dikkat çeker. Cephenin doğu uç noktasında bulunan bu kapı sivri kemerli olup doğrudan harime açılmaktadır. Yapının güney duvarında biri eksende mihrap çıkıntısının üstünde (bu sonradan doldurulmuştur.), birisi eksenin doğu ucunda ve ikisi eksenin batısında olmak üzere küçük boyutlu pencereler bulunmaktadır. Benzeri nitelikte pencerelere doğu ve batı duvarlarının harim sahınları ile avlu içinde güney revağın (son cemaat yerinin) eksenlerine gelen yerde de rastlanılır.

Yapı içten, harim, havuzlu iç avlu ve çevresindeki revaklar olmak üzere üç bölümlüdür. İçerden bakıldığında avluyla birlikte yapı “T” düzenindedir.

Caminin harimi mihrap duvarına paralel iki sahından oluşur. Bu sahınlar dikdörtgen payelerin enine sivri kemerlerle birbirine bağlanması sonucu oluşmuştur. Harimin güney duvarında yuvarlak kemerli ve üç cepheli bir mihrap yer alır. Bu mihrap, zikzaklarla doldurulmuş iki ince diziden oluşan çerçeve içinde yalın niş biçimindedir. Mihrabın hemen önünde payelerden mihrap duvarına atılan kemerler yardımıyla pandantif geçişli 4.00 m. çapında bir kubbe oluşturulmuştur. Harput Ulu Camii, Anadolu’da harimi enine sahınlardan oluşan ve harimin ortasında mihrap önü birimi (kubbesi) bulunan camilerin başında gelmektedir.

Harimin ikinci sahınında mihrap önü kubbesinin hemen arkasında, kubbeyle eş genişlikte aynalı haç tonoz uygulaması görülür. Bunun dışında kalan diğer harim mekânı doğu batı doğrultusunda sivri beşik tonozla kapalıdır. Nihayet harimdeki bu örtü sistemiyle mihrap önünün vurgulanmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Harput Ulu Camii’nin abanoz ağacından minberi günümüzde Kurşunlu Cami’dedir.

Harimin bitişiğinde yer alan sivri tonoz örtülü revak, bünyesinde barındırdığı avlu mihrabından da anlaşılacağı gibi, son cemaat yeri olarak tasarlanmıştır. Bu yönüyle Harput Ulu Camii, Anadolu’da son cemaat yeri bulunan en erken tarihli cami hüviyeti kazanmıştır. Son cemaat yerinin batı bölümünde yer alan mihrap nişi, istiridye motifi kavsaralı olup alçıdandır. Revakın doğu ve batı uçlarındaki sivri kemerli kapılar harimle bağlantıyı sağlamaktadır.

Havuzlu iç avlu…
Harput Ulu Cami’nin avlusu, yapının bir parçası haline gelmiş iç avluya gösterilebilecek ender örneklerden birisidir. Bir benzeri, Zevvare Mescidi’ndedir. Ulu Camii’nin iç avlusu, harimin kuzeyinde yer alır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlı bu avlu, güney hariç üç yönde, kare ve “L” kesitli payelerin sivri kemerlerle bağlanmasıyla oluşmuş revakların ortasındadır. Avlunun ortasında bir su sarnıcı (havuz) vardır. Avlunun doğu ve batısında eksenin kuzeyindeki payelere doğu-batı yönünde de kemer atılarak, doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı birer eyvan oluşturulmuştur. Doğudaki dış revak kuzey duvara kadar devam ettirilmiştir. Batıdaki ise, kuzeyde yer alan minare kaidesi dolayısıyla kesintiye uğramıştır. İshak Sunguroğlu ve “Dünü ve Bugünüyle Harput” kitabının yazarı Fikret Karaman’ın anlatımlarına göre medrese olarak da kullanılan revakların örtü sistemi sivri tonozdur.

Eğri minare…
Harput Ulu Camii’nin minaresi, batı giriş kapısının hemen arkasında bir dikdörtgen prizma şeklindeki kaide üzerinde yükselir. Ömer Bakırer, duvar içine gizlenmiş vaziyetteki bu kaideyi türünün en erken örnekleri arasında gösterir ve taban ölçülerini takriben 4.00 x 4.50 m., yüksekliğini ise 6.00 m. olarak verir. Burada dikkat çeken başka bir husus, cami duvarlarının moloz taşla örülmesine karşılık, kaidenin kesme taştan oluşu ve tuğla ile işlenmiş iki geometrik geçme bordürle süslenmesidir. Bu süslü kaidenin dışarıdan görünmesini sağlamak için, kaide kısmına denk gelecek şekilde duvarda bir kemer açılmıştır. Bunu, minarenin camiden önce yapıldığı, duvarın da sonradan örüldüğü şeklinde yorumlayanlar da vardır. Ömür Bakırer, kaidenin önüne bir dönem çeşme yerleştirildiğini, sonradan bunun yıkılarak kemerin ortaya çıkarıldığın da kaydeder.

Minare kaidesinin devamında ise, yuvarlak formlu ünlü eğri minaresi yer alır. Minarenin kalın eğri gövdesi değişik tuğla tezyinatlıdır. Gövdenin alt bölümü çubuk yivlidir. Ana gövde üç kuşak biçiminde, değişik tuğla dizilişiyle oluşturulmuş sepet örgüsü, geçmeli, altı köşeli yıldız motiflidir. Tek şerefesi olan minarenin, şerefeden yukarısı uzun, dar ve silindirik yapılıdır. Şerefesindeki palmet süslemeli taşlar da ilginçtir. Minareye çıkış kuzeydeki ilk revağın batı ucundan yapılır. Minare kurşun ile kaplı sivri bir külahla nihayetlenmektedir. Minarede dikkat çeken renkli yapı özellikleri, onun değişik dönemlerde yapıldığı fikrini doğurur.

Diğer süsleme unsurları…
Yapıda genel olarak taş ve tuğladan süsleme unsurları olarak yararlanılır. Avlu ve kapalı bölümde kemerlerin alın ve içlikleri, mihrap önü kubbesi, mihrap arkası tonozu, minare gövdesinin alt kısmı ve kaidenin ilk sıralarında görülen düz örgü, minare kaidesi ve gövdesinde görülen yatay örgü, minarenin farklı bölümlerinde karşımıza çıkan balıksırtı örgü ile geometrik (baklava-daire/badem-eşkenar üçgen) düzenlemeler dikkate sunulabilir. Bu çerçevede daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler Fatma Akyazı’nın “Yapı ve Süsleme Malzemesi Olarak Tuğlanın Evrimi” başlıklı makalesine müracaat edebilir.

Bunların dışında, avlu ve harim mihraplarında görülen taş ve alçı bezemelerde karşımıza çıkan geometrik (üçgen ve halat örgü) ve bitkisel (on yapraklı çiçek) motifler önemlidir.

Caminin abanoz ağacından yapılmış minberinde geometrik ve bitkisel bezeme ile süsleme amacıyla da uygulanmış yazı dikkate değerdir. Minberin değişik unsurları üzerinde görülen kıvrık dal, rumi ve palmetler, sekiz yapraklı çiçekler, yelpaze motifleri ve bitkisel dolgulu yazılar da ilgi çekicidir.

Bugün, minare, giriş kapıları, avlu payeleri ve mihrapta kısmen korunsa da, uzun yıllar harap kalan ve pek çok tamiratlar gören Harput Ulu Camii’nin orijinalliği büyük ölçüde kaybolmuştur.

Şöyle bitirelim: 1654’te Harput’u ziyaret eden Evliya Çelebi, Ulu Camii için “Kadim ibadethane olup duası kabul olunan mahaldir.” demiştir. Haydi, asırları aşıp gelen bu güzel haberin davetine niyet etmeye…