ABDULLAH B. MESUD
KÛFE’DE İLMİN TEMELLERİNİ ATAN SAHABİ
Enbiya YILDIRIM
Peygamberimizin özel iltifatına mazhar olan büyük sahabi Abdullah b. Mesud, “Resulullah’ın arkadaşları” dediğimiz anda aklımıza ilk gelen isimlerdendir.
İslam’la kucaklaşması
Babası Mesud, sonradan Mekke’ye yerleşmiş fakir bir insandı. Abdullah burada dünyaya geldi. Başkalarının sürülerine çobanlık yaparak ailesine katkı sağlamaya çalışıyordu. Bir gün çobanlık yaparken Resulullah beraberinde Hz. Ebubekir olduğu hâlde yanına geldi. Susuzluklarını gidermek için ondan süt rica etti. O ise sürünün kendisine ait olmadığını, sadece çobanlık yaptığını, bu nedenle isteklerini karşılayamayacağını söyledi. Dürüstlüğü Allah Resulü’nün çok hoşuna gitti. Hemen İslam’ın güzelliklerini ona anlattı. O da oracıkta iman etti. Böylece İslam’la ilk şereflenenlerden oldu. İman ettikten sonra da azılı İslam düşmanı olan Ukbe b. Muayt’ın çobanlığını bırakarak kendisini Hz. Peygamber’in hizmetine vakfetti. Peygamberimiz de onu himayesine aldı.
Cesareti
İslam’a sarılmasının ardından güçlü bir ailesi ve aşireti olmadığından Mekkeli müşriklerin her türlü eziyetine maruz kaldı. Buna rağmen o, büyük bir cesaret göstererek Kâbe’de herkesin önünde aleni bir şekilde ilk kez Kur’an okudu. Olay şöyle gerçekleşti: Sayıları az olan sahabiler bir gün toplanırlar ve Mekkelilere Kur’an’ı açıktan bir kez olsun okuyamadıklarından dert yanarlar. Abdullah hemen atılarak “Ben bunu yapabilirim.” der. Onlar da arkası güçlü olan birisinin bunu yapmasının daha uygun olacağını, aksi takdirde ona müşriklerin fenalıklarının dokunmasından korktuklarını söylerler. O ise kuşluk vakti Kâbe’nin yanına gelerek yüksek sesle besmele çekip Rahman suresinden okumaya başlar. Müşrikler ilk önce bir afallarlar, ne dediğini anlayamazlar. Sonra da “Bu bize Muhammed’in getirdiği şeyi okuyor.” diyerek üzerine yürürler ve onu döverek kan revan içinde bırakırlar. Arkadaşlarının yanına vardığında, “İşte, korktuğumuz buydu.” demeleri üzerine şöyle der: “Vallahi benim için, Allah’ın düşmanlarından hiç korkulmayacak zaman dilimi az önceki vakitti. İsterseniz yarın da gidip aynı şeyi yapayım.”
Medine’ye hicret
Artan zulümle birlikte Mekke artık yaşanamayacak hâle gelince Allah Resulü’nün tavsiyesi üzerine Habeşistan’a hicret etti. Lakin Resulullah’tan uzak kalmaya dayanamayıp birkaç yıl sonra geri geldi. Hz. Peygamber bu sefer Medine’ye hicret etmesini emir buyurdu. Böylece Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Bu, ona aynı zamanda, “iki kez hicret etmiş sahabi” payesini kazandırdı.
Peygamberimize olan düşkünlüğü
Resulullah Medine’ye hicret ettikten sonra kendisinden önce gelmiş olan Abdullah’a ve ailesine mescidin hemen arka tarafında kalacakları bir yer tahsis etti. Onun yakınında olmasını istediği belliydi. Ve Resulullah bir şey daha yaptı: Ona evine destursuz girme izni verdi. Bu izni hayatı boyunca başka kimseye vermeyecektir. Öyle ki aralarındaki bu yakınlık nedeniyle yabancılar onu ehl-i beytten sanmışlardır.
Artık hep Allah Resulü’nün etrafındaydı. Resulullah bir yere gideceğinde hemen koşup ayakkabılarını çeviriyor, bir yere oturduklarında ayakkabılarını alıp muhafaza ediyor, yolda önünde yürüyerek etrafı kolaçan edip âdeta korumalığını yapıyor, yıkanacak olduğunda perdesini tutuyor, asası ve diğer şahsi eşyalarını taşıyor, uyuduğu zamanlarda da namaza kaldırıyordu.
Allah Resulü, onun yaşamını kolaylaştırmak için de bir şey yaptı: Medine’de yabancılık çekmesin diye Zübeyr b. Avvam ve Muaz b. Cebel ile onun arasında kardeşlik dayanışması (muâhât) kurdu. Böylece sıkıştığında kendisine yardım edecek ve şehre yabancılığını giderecek bir dostu oldu.
Aralarında oluşan bu yakınlık ve güven nedeniyle Resulullah ona olan muhabbetini her vesile ile dile getirdi. Hatta bir yere istişaresiz emir tayin edecek olsa bunun Abdullah b. Mesud olacağını ifade etti. (Tirmizi, 3808.) Bunun yanında henüz çocuğu olmadan önce ona Ebu Abdirrahman künyesini verdi. O da dünyaya gelen oğlunun adını Abdurrahman koyarak Allah Resulü’nün muradını gerçekleştirdi. Her şey bir yana, ona yönelik en güzel taltif, hiç şüphesiz ki cennetle müjdelenmesidir. (Hatîb, Târîhu Bağdat, 3600.)
Sonuç olarak o, ahlakı, giyim kuşam tarzı ve yaşayışı itibarıyla Allah Resulü’nü örnek almaya çok gayret ederdi. Bazı sahabiler bu yönden onun Hz. Peygamber’e (s.a.s.) en çok benzeyen kişi olduğunu söylemiştir. (Tirmizi, 3807.)
Kıraatiyle Resulullah’ı mutlu eden dost
Yetmişten fazla sureyi bizzat Resulullah’tan öğrenen ve iyi bir hafız olan Abdullah’ın sesi harikaydı, çok güzel Kur’an okurdu. Allah Resulü de onun tatlı kıraatini dinlemekten haz alırdı. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı nazil olduğu günün heyecanıyla okumak isteyen kimse, İbn Ümmü Abd’ın (İbn-i Mesud’un) kıraatiyle okusun.” (Müsned, 175.) Şu olay, bu durumun şahididir: Bir gün Resulullah ondan Kur’an okumasını ister. O ise şaşırıp “Kur’an size indirildiği hâlde ben mi size okuyacağım?” diye sorar. Peygamberimiz de “Evet, onu başkasından dinlemek hoşuma gidiyor!” diye cevap verir. Bunun üzerine Nisa suresinden okumaya başlar. “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!” (Nisa, 4/41.) ayetine gelince Resulullah, “Dur!” der. Bir de bakar ki Peygamberin gözlerinden yaşlar boşanıyor. (Buhari, 4583.)
Güzel kıraati yanında Hz. Peygamber onu insanlara İslam’ı anlatması ve hocalık yapması için görevlendirdi. Böylece bilgisine ve güzel anlatımına olan güvenini göstermiş oldu. Bu durum Hz. Peygamber’in vefatından sonra kadılıkla görevlendirilmesini sağlayacaktır.
Yiğitliği
Büyük sahabi bütün gazvelere katıldı. Bedir Savaşı’ndan önce düşmanın durumunu anlamak için gönderilen keşif kolunda da yer aldı. Bu savaş sırasında yaralanan azılı İslam düşmanı Ebu Cehil’i öldüren de odur. Galibiyete sevinen Allah Resulü’nün mutluluğu bu güzel haberle bir kat daha artmış ve “Ümmetin Firavun’u” olarak tanımladığı bir zalimden Müslümanları kurtardığı için Abdullah’ı övmüş, zalimin kılıcını ona vermiştir. Uhud gazvesinde ise bir ara panik yaşanmış ve Müslümanların büyük kısmı sağa sola kaçışmıştı. Vuku bulan hengâmede o ve birkaç arkadaşı ölümüne Resulullah’ın (s.a.s.) etrafında pervane olmuştu.
Resulullah’ın ardından
İlk halife Hz. Ebubekir, Bizans’a karşı Yermük Gazvesi’ni düzenletti. Abdullah b. Mesud bu sefere katıldı. Yine Hz. Ebubekir, Medine’ye saldırı olma ihtimali karşısında o ve başkalarını şehri savunmakla görevlendirdi.
Kur’an bilgisinin mükemmelliği, Allah Resulü’nün sünnetine olan vukufiyeti ve bilgeliği nedeniyle hem Hz. Ömer hem de Hz. Osman tarafından Kûfe kadılığıyla vazifelendirildi. Hatta Kûfeliler bir ara Hz. Ömer’e, Şam’ı Kûfe’ye öncelediği serzenişinde bulununca büyük halife Abdullah b. Mesud’u Şam yerine Kûfe’ye kadı tayin ettiğini söyleyerek gönüllerini almış ve böylece Abdullah b. Mesud’un konumunu hem onlara hem de bize hatırlatmıştır.
Devleti öncelemesi
Hz. Osman zamanında Kûfe’deki görevi esnasında valiyle arasında uyum problemi baş gösterir. Bunun üzerine vazifesi sonlandırılarak Medine’ye çağrılır. Durumu öğrenen ve hizmetinden son derece memnun olan Kûfeliler ona sahip çıkacaklarını söyleyip geri gitmemesini isterler. O ise fitne çıkmaması için Medine’ye döner. Bir süre sonra da hastalanır. Vefat ettiği bu hastalığında ziyaretine gelen Hz. Osman’la arasında, bir müminin nasıl olması gerektiğini gösteren bir diyalog yaşanır: Halife şikâyetinin ne olduğunu sorar. O da “Tek şikâyetim günahlarımdır.” diye cevap verir. Hz. Osman bir ihtiyacı olup olmadığını sorunca da olmadığını, geride kalacak çocukları için endişe etmediğini, Resulullah’ın tavsiyesi üzerine onlara Vakıa suresini okumalarını vasiyet ettiğini çünkü Allah Resulü’nün bunu okuyanın dünyada sıkıntı çekmeyeceğini buyurduğunu aktarır. (Usdu’l-Ğâbe, III, 381.) 64 yaşındayken hicri 32 yılında vefat eder. Baki kabristanına defnedilir.
Büyük hizmeti
Kûfe’de kadılık görevini yürüten büyük sahabi sadece bununla yetinmedi. Bir taraftan da ilmî faaliyetlerde bulunarak talebe yetiştirmeye gayret etti. Onlar vesilesiyle Kûfe’de tefsir ve fıkıh ekollerinin yeşermesine öncülük etti. Bunun yanında gerek doğrudan Resulullah’tan işittiği ve gerekse başka sahabilerden öğrendiği hadisleri rivayet etti. Bunların sayısı 848’dir. Ondan bu hadisleri rivayet eden öğrencilerinin büyük kısmı Kûfelidir. Bu da onun Kur’an ve sünnetin öğrenilip yaşanması noktasında bu şehre ne kadar büyük bir katkı sunduğunu gösterir.
Dinî meselelere bakışı
Abdullah b. Mesud’un görev yapmış olduğu Kûfe hem farklı kültürlerin yoğun olarak bir arada yaşadığı hem de İslam’ın gönüllere yerleştirilmeye çalışıldığı bir şehir olması hasebiyle hassas davranılması gereken bir yerdi. Bu açıdan baktığımızda onun burada kadı olarak görevlendirilmesinin nedensiz olmadığı anlaşılır. Böylece o, hem yaşadığı zaman dilimi hem de sonraki dönemlere intikal eden ilmî mirasıyla büyük bir lütuf olmuştur. Hanefi mezhebi onun açtığı çizgide ortaya çıkmış ve gelişmiştir.
Yöntemine gelince, Kur’an derslerinde ayetleri okuduktan sonra kastedilen ilahi murada ve nasıl hayata geçirileceğine dair uzun açıklamalarda bulunurdu. Bunu yaparken Allah’ın kitabındaki diğer ayetler ile Resulullah’ın ayetler çerçevesindeki açıklamalarını ve sünnetini esas alır, bu arada kendi içtihadını da ortaya koyarak ayetlerin sağlıklı anlaşılmasını sağlardı. Bu yöntemi, Kur’an’ın nasıl anlaşılması ve tefsir edilmesi gerektiği hususunda yöntemi idi. Allah Resulü’nün şu iki hadisi elbette buna işaret etmektedir: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: Abdullah b. Mesud, Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubey b. Kâ’b ve Muaz b. Cebel.” (Buhari, 4999.); “Benden sonra iki kişiye, Ebubekir ve Ömer’e, uyunuz. Ammar’ın gösterdiği yoldan gidiniz. İbn-i Mesud’un tavsiyelerine sımsıkı sarılınız.” (Tirmizi, 3805.)
Bu bağlamda kendisi de şöyle demiştir: “Yemin ederim ki Allah’ın kitabında, nerede nazil olduğunu bilmediğim bir sure ve kimin hakkında indiğini bilmediğim bir ayet yoktur. Bununla birlikte Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen, ulaşılabilir birinin var olduğunu bilsem hemen ayağına gider, ondan faydalanırdım.” (Buhari, 5002.)
Kaynakların bizlere verdiği bilgiye göre, fetvaları ve içtihatları öğrencileri tarafından kayıt altına alınmış başka bir sahabi yoktur. Böylece onun bilgisi, birikimi, içtihatları ve fetvaları Kûfe’de her tarafa yayılmıştır. İmam-ı Azam Ebu Hanife de daha sonra onun yöntemini sistemleştirmiş ve Abdullah’ın şu sözü, onun mezhebinin ana düsturu olmuştur: “Sizden hüküm vermek durumunda olan kimse önce Allah’ın kitabına baksın. Aradığı orada yoksa Resulü’nün hükmüne başvursun. Bunların her ikisinde de yoksa salihlerin hükmettiği ile hüküm versin. Şayet bunların hiçbirinde bir hüküm bulamıyorsa kendi görüşüne başvursun. Bunu da beceremiyorsa hüküm vermekten vazgeçsin.” (İbnu’l-Kayyım, İ’lâm, I, 50-51.) Daha sonraları Hanefi mezhebi, bir vefa olarak görüşlerinden ve yaklaşımlarından çok yararlandığı onu ve onunla aynı adı taşıyan Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas’ı kastederek Abâdile (Abdullahlar) terimini kullanmıştır.
Rivayet ettiği hadislerden
“Batan bir diken bile olsa Müslüman’ın başına gelen her bir musibeti, Allah onun günahlarına kefaret kılar.” (Buhari, 5648.)
Radıyallahu anh…