Makale

ESTETİKTEN SINIFA KIRDAN SALONA Çiçeğin Sosyolojik Serüveni

ESTETİKTEN SINIFA
KIRDAN SALONA
Çiçeğin
Sosyolojik Serüveni

Zeynep KAYSERİ UZUN

“Nereden çıktı bu plastik çiçekler?
Neden plastik bu çiçekler?
Nereye gitti hercai menekşeleriyle övünen, tomurcuk veren sardunyalarıyla konuşan komşular?
Gül ve hanımeli kokularının birbirine karıştığı dingin balkonlar?
Ne zaman vazgeçti ortancalar teneke kutuları mesken edinmekten?
O uzak kentlerdeki karmaşada her şeye karşı yeniden tomurcuklanan yaşam sevinçlerine yer kalmadı mı?
Gökdelenlerin gölgesinde başını kaldıramıyor mu kır çiçekleri?
O kentlerin koşuşturmasında vaz mı geçildi nergisin kokusundan?
Çabalamadan güzellikleri ellerinde tutmak isteyen plastik yaşamlar ve sulanması, özen gösterilmesi gerekmeyen odalara yayılmış, sahibinin hevesinin geçmesini bekleyen plastik çiçekler.
Nereden çıktı bu plastik çiçekler?
Neden plastik bu çiçekler?”
Yıldız Kenter/Plastik Çiçekler
Muhteşem güzelliğini yalnızca on gün sunan sakuraları diğer adıyla kiraz çiçeklerini bilirsiniz. Japonya için o kadar önemlidir ki sakura zamanı televizyonlarda hava durumundan sonra bir de “Sakura Durumu” verilir. Japonya için sakura sadece güzel bir ağaç türü değil derin anlamlar barındıran bir kültürel, tarihî ve felsefi sembol âdeta. Japon toplumunda sakura, hem bireysel yaşam algısını hem de kolektif ulusal kimliği şekillendiren çok katmanlı bir değere sahiptir. Sakuranın birkaç gün içinde dökülmesi, Japonya’nın şeylerin geçiciliğine -mono no aware- duyulan hüzünlü hayranlık duygusunu simgeler. Farklı kültürlerde de çiçeklerle buna benzer bağlar kurulmuştur. Hindistan için lotus çiçeğinin çamurun içinden tertemiz çıkması, ruhsal yükselişi temsil eder. Brezilya’daki orkide ve sardunyalar geçmişe özlemi, kaybedilen şeyin huzurlu bir sızıyla hatırlanmasını ifade eder. Rusya’da gelincik çiçeği toska denilen ruhsal boşluğu, içsel acıyı yansıtır. Alman romantikleri, sehnsucht tabiriyle mavi çiçeği “asla ulaşılamayacak olanın hayali” olarak işlerler.
Çiçeklerin daha nice kültürde bambaşka duyguları harekete geçiren derin dokunuşları var. Kimisi gösterişlidir; göz alır, varlığıyla ortalığı susturur. Kimisi sessizdir; arka planda kalır ama orada olduğunu hep hissettirir. Bazısı asildir bazısı hoyrat. Ama her biri, bir insan hâli, bir toplumsal sembol, ince bir dil ve edebî duraktır.
İnsan doğanın bir parçası, hayatın ve canlılığın bir cüzü. Çiçekler de tabiatı hissettiğimiz her varlık gibi bizi bütünün parçası kılıyor ve geçiciliğimizi hatırlatıyor. Son zamanlarda baharın en mis kokulu habercilerinden hanımeli çiçekleriyle bezeli sokaklara düşüyor yolum. Kokuyu içime çektikçe nefesimin, zihnimin ve ruhumun iyileştiğini hissediyorum. Muazzam bir rahatlık kaplıyor her yanımı. Güzel’e övgüler yağdırıyorum farkında olmadan. Dünya tarihi boyunca çiçeklerin onarıcı etkisini merak ediyorum. Çok eski zamanlardan beri insanoğlunun çiçeklerle kurduğu ince nüanslı bağlar var. Örneğin Yunan’da gül, tanrıçanın yanağından süzülen kanın çiçeklenmiş hâlidir. Roma zaferlerinde çiçek taçları takılırmış ki zaferin geçiciliği hatırlansın. Kutsal kitaplara gelince, İncil’de zambak, saflığın bedeni olurken Kur’an’da çiçek, sessiz bir ayet gibi kâinatta açar. Budizm’de lotus, çamurdan doğup arınan ruhun hikâyesidir. Her inanç, kendi hakikatini bir çiçekte saklar. Meksika’da çiçek, ölüye mektuptur. Marigoldlar toprağa serilir. Anne kokusu, baba sesi çiçekle çağrılır. Çiçek burada ölümle yapılan barışın adıdır. Renklidir, canlıdır ama aynı zamanda yastır. Mezarlıklara çiçek dikme, cenazeye çelenk gönderme, “Toprağı bol olsun.” sözüyle birlikte çiçek bırakma... Ölüme karşı çiçek, yaşamın, zarafetin ve geçiciliğin temsilidir. Bir yandan ölüye saygı, diğer yandan yaşayan için teselli anlamı taşır. Çiçek burada ritüelin estetik ayini hâline gelir. Behzad Behzadpoor tarafından 2003 yılında yapılan The Frozen Rose isimli kısa film bu konuda oldukça etkileyicidir. Küçük bir kız çocuğu, İran-Irak Savaşı’nda kaybettiği babasının anısını yaşatmak için her sabah asker trenine çiçek sunar. “Donmuş gül”, savaşın soğukluğuna karşı masumiyetin ve sevginin direnişini temsil eder. Film, çocukluk, yas ve umut temalarını derinlemesine anlatırken o hüzünlü hissi kalbimize nakışlar.
Çiçeklerle ilgili belki de en uzun soluklu temsil kadınlara aittir. Tarih boyunca kadınlar hep çiçeklere benzetilmiştir. Yüzleri güle, bakışları menekşeye, elleri sümbüle, sesleri zambaklara… Sanki doğa kendini kadında açıyor; sanki kadın doğanın en narin susuşuymuş gibi… Ama bu benzetme sadece bir övgü değil tarih boyunca kurulan estetik bir ittifakın, kimi zaman yücelten ama kimi zaman bastırılan bir anlaşmanın sessiz hâlidir.
Güzellik hep çiçeklerle anılmıştır. Divan şairleri sevgilinin yüzüne “gonca”, yanaklarına “lale”, gözlerine “nergis” demiş; Fransız romantikleri kadınları bahar yağmurlarında açan hassas çiçeklere benzetmiştir. Çünkü çiçek güzeldir. Ve kadın da güzeldir. Ama tarih boyunca ikisinin ortak kaderi solmak olmuştur. İşte tam bu noktada romantik görünen bu benzetme, sosyolojinin merceğinde başka bir şekle bürünmektedir. Tıpkı kadına atfedilen geleneksel roller gibi… Kadına çiçek denir. Çünkü suskundur, geçicidir, korunmaya muhtaçtır. Bakılmak için vardır. Ama aynı zamanda sessizdir; konuşmaz. Aslında burada çiçek, yalnızca bir metafor değil bir işarettir. Toplumun neye değer verdiğini, neyi bastırdığını, neyi yüceltip neyi görünmez kıldığını gösterir bize. Bu noktada kadındaki beklentileri çiçeklerle ifade eden kodlara kır çiçekleriyle cevap vermek geliyor içimden. Bahçeye sığmayan, vazoya konmayan, etiketlenemeyen güzellikler. Ne bir çitin içinde yetişirler ne bir katalogda yer bulurlar. Bir peyzaj düzenlemesinin parçası olmadılar hiçbir zaman. Çünkü kır çiçeği, hiç kimse istemediği hâlde açma cesaretidir. Gül gibi korunaklı değildir. Zambak gibi serin salonlarda durmaz. Kır çiçeği, güneşin nereye doğduğunu bilmeden açar. Ne zaman rüzgâr esse onunla eğilir. Ve yine de kırılmaz. Kimse onları budamaz veya sulamaz. Ama onlar yılmadan çıkar o taşlı topraktan, çatlamış asfaltın arasından. Ve bu yüzden, kır çiçekleri bana varoluşun direnişini hatırlatır. Özgürlük tam da budur: Görünmek, beğenilmek için değil olmak için açmak. Sistem seni unutmuşken bile kendi renginle orada durmak. Bahçelerde seçilmemiş, saksılarda büyütülmemiş bir çiçek olmanın bedeli vardır tabii. Yoldan geçen seni ezebilir. Kimse fark etmeden solabilirsin. Ama işte bu seni kır çiçeği yapar. Yalnız ama sahici. Sessiz ama köklü. Kırılgan ama özgür. Kapitalist estetik her şeyi ölçmeye çalışırken kır çiçekleri buna direnir. Onlar fiyat biçilemeyen güzelliğin tarafındadır. Bir çocuğun elinde tutmadan kopardığı bir demet papatyada, bir köylü kadının başına taktığı gelincikte, bir yol kenarında rüzgârla titreyen mavi çiğdemde yaşarlar. Ve en çok da kadınlara benzerler. Çünkü kadın da kendi renginde açmak ister. İzin almadan, şekil verilmeden, kendi gövdesinden doğarak... Ama dünya onu budamak ister. Tarlaya dönüştürmek, çit çekmek, biçmek… Oysa kır çiçeği der ki: “Ben burada kendiliğimle varım. Kendi mevsimimde açarım. Kendimle parlarım. Beni kimse dikmedi. Ama ben yine de buradayım.” İşte bu, özgürlüğün en zarif tarifidir. Ve bence kadınlığı en güzel şekilde anlatır.
Bununla birlikte çiçekler yalnızca duyguları değil sınıf farklarını da yansıtır. Hangi çiçeğin kim tarafından, ne zaman, kime, nasıl verildiği bir toplumdaki sınıf farklarını, kültürel sermayeyi ve zevk hiyerarşilerini net bir şekilde açığa çıkarır. Bir lale soğanı, bir dönem Hollanda’da ev fiyatına satılırken bir kır çiçeği çoğu zaman isimsiz kalır. Orkide pahalı bir vazoya yakışırken papatya yol kenarında açar. Kır çiçekleri, görünmeyen sınıfların çiçeğidir. Bahçelere alınmazlar ama çitlerin dışında bütün ihtişamlarıyla dururlar. Tıpkı çoğu zaman toplumun “kenarında” yaşayan ama aslında asıl hayatı taşıyan insanlar gibi. Gösterişli değillerdir ama gerçektirler. Bu yüzden şehre karşı doğanın, yapay olana karşı hakikatin sessiz simgesidirler.
Bourdieu’nün dediği gibi, zevkler masum değildir. Çiçek seçimimiz kim olduğumuzu değil kim olmak istediğimizi anlatır. Yine de modern zamanlarda çiçeğin başına gelen belki de en ironik dönüşüm onun metalaşmasıdır. Artık çiçek, sevgi değil zaman kazandırmaktadır. Kısa bir mesaj, tek tıkla sipariş, hızlı teslimat… Sevgililer Günü kampanyaları, Anneler Günü indirimleri… Çiçek, duygunun ta kendisi olmaktan çıkıp duyguyu temsil eden bir jeste dönüşür. Bauman’ın “akışkan modernlik” dediği o yüzeysel dünyada, çiçek bile kalıcı değildir artık. Göstermek için vardır, hissettirmek için değil. Plastik çiçek sadece bir dekorasyon değildir. O, duygunun donmuş hâlidir. Çünkü gerçek çiçek yaşar, değişir, solar, vedalaşır. Ama plastik çiçekte zaman durur. Ve işte burada başlar duygunun evcilleştirilmesi. Kimileri için pratik, kimileri için ekonomik ama aslında estetiğin endüstriyel parodisidir bu. Gerçek çiçek ellerde titrerken plastik olan vitrinde durur. Güzel ama ruhsuz. Sosyolojik olarak bu, duygunun ve doğallığın sistematik biçimde tüketim nesnesine dönüşümüdür. Bugün plastik çiçek, kapitalizmin doğaya karşı zafer ilanıdır. Gerçek çiçekler sınırlı, mevsimsel, kırılgandır. Ama plastik olan bolca üretilebilir. O, hız çağının estetiğe uyguladığı baskının sonucudur. Bauman’ın akışkan modernliği içinde plastik çiçek, duyarlığın yerine geçen gösteridir. Kokusu yoktur, geçmişi yoktur, kökü yoktur. Plastik çiçek, modern toplumun kendine ayna tutuşudur. Solmak istemeyen bir estetik takıntıdır. Kokudan kaçan bir nezaket gösterisi, zamana karşı gösterişli ama duygusuz bir başkaldırı…
Ama unutulan bir şey var. Gerçek çiçek solduğu için değerlidir. Çünkü sevgi de hayat da hatıra da canlıdır. Kokar, solar, tazelenir, değişir. Bizi insan yapan şey belki de o kırılganlıktır.
Yıldız Kenter’in muhteşem tiradıyla bitirelim:
“Biliyor musunuz, sahne de bir plastik çiçek aslında.
Her gece ölürüz burada.
Her gece yeniden doğarız.
Ama ne alkışlar gerçek ne gözyaşları bazen...
Bir gün gelir, sahnede en çok inandığınız şey bile… dekor olur.”
Ben artık çiçekleri değil,
solmayı seviyorum.
Çünkü solmak, gerçek olanın sessiz bir cesaretidir.”