GEÇEN ASRIN
MÜCAHİT RUHLU
HOCA EFENDİLERİ
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
DİB Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Tarihte, İslam’ın yayılıp yaşanması uğruna ömrünü vakfetmiş sayısını bilemediğimiz nice âlimler, erenler ve salih insanlar gelmiş geçmiştir. Fazla geçmişe gitmeye gerek yok, geçen asırda yaşamış, bugün de yolumuza ışık tutan bu insanların yüzlerce örneğinden bahsedebiliriz. Onlardaki hizmet aşkına, gayret ve fedakârlık ruhuna bugün de şiddetle ihtiyacımız olduğu konusunda şüphe yoktur. Bu zatlar, kendileri için değil davaları için yaşamışlardır. Bugün onlara ruh, idealizm ve gayret veren manevi dinamikleri anlamamız oldukça önemlidir. Bunlar, aynı zamanda bir İslam davetçisi için dünya hayatını bir sevaphaneye, bir hayır yarışı ve bereket iklimine dönüştüren şartlardır.
Bu fedakâr şahsiyetler, din hizmetlerini üstlenmenin nasıl bir sorumluluk olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu sebepten zamanlarını milletin evlatlarına dini öğretmekle geçirdiler. Onlar, ifade yerinde ise gül yetiştirme peşinde idiler. Eğittikleri her bir vatan evladını, ülkenin aydınlık geleceğinin ve manevi ihyasının bir neferi olarak gördüler. En büyük sevinçlerini başka bir yerde değil din eğitimi ve hizmetleri alanında yaptıkları atılımlarda yaşadılar. Yine onlar, İslam’ın güzellikleriyle tanıştırdıkları her bir öğrenciyi, yarın Allah’ın huzurunda kendilerine şahitlik edecek kimseler olarak gördüler. Kısaca bu insanlar, din eğitimi ve hizmetlerini aydınlığa koşmanın ve sonsuz güzellikleri kucaklamanın bir fırsatı olarak kabul ettiler.
Bu hoca efendiler, müstağni hâlleriyle insanlara âdeta, “Dünyada toplayıp biriktirdikleriniz sizin olsun, bana Rabbim gerek, O’nun rızası gerek.” diyorlardı. Fâni olan dünya nimetlerini bir amaç değer değil sadece bir araç değer olarak gördüler. İşte bu hasbilikleri dolayısıyla Allah Teâlâ onlara eşsiz mükâfatlar vadetti. (Âl-i İmran, 3/148.) Dünyada itibar sahibi oldular, millet onları bağrına bastı. Vefatlarından sonra da hep gönüllerde yaşadılar, sevgi ve saygıyla anıldılar. Ruhları ve maneviyatlarıyla bizleri sarıp sarmalamaya ve bizlere ilham kaynağı olmaya devam ediyorlar. Çünkü onlar İslam’ı kalplerinin derinliklerine işleyen bir hâl, bir duygu, hayatlarında da bir dava olarak yaşamışlardı. İzzeti, şerefi ve değeri fâni varlıklarda değil ezelî ve ebedî olan Mevla’ya yakınlıkta, O’na muhabbette ve sonsuzlukta aramışlardı. (Nisa, 4/139.)
Onlar, dinî hayatın zayıflamasından kendilerini sorumlu tutar, görevlerinin hakkını verememenin rahatsızlığını yaşarlardı. Çünkü topluma karşı olan sorumluluk duyguları üst düzeydeydi. Bu, onlara Allah Resulü’nden tevarüs etmişti. Çünkü o, müşrikler iman etmedi diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip bitirecek bir hâletiruhiyede idi. (Şuara, 26/3.) Dolayısıyla halkın irşadı, toplumun terbiyesi ve gençlerin eğitimi bu hoca efendilerin hayatlarının gayesi idi. Bütün mesaileri okumak, okutmak, anlatmak ve hayır işlerine koşmaktan ibaretti. Rahatlarını ahirete bırakmışlardı. Camiyi bir eğitim yuvasına dönüştürmenin peşinde idiler. Onların hayatıyla ilgili yapılan tespitler, vaaz, sohbet ve eğitim faaliyetlerinde geçirdikleri vakitlerin, evlerinde kaldıkları zamanlardan daha fazla olduğunu bizlere anlatıyor. Onlar, öğrencilerine bir baba gibi davranır ve korurlardı. Kendi meslektaşlarıyla olan ilişkilerde de hüsn-i zannın bozulmasına sebep olacak tutum ve davranışlardan sakınırlardı.
Geçen asır, milletin fakirlik ve mahrumiyet içinde yaşadığı dönemdi. Derse bakmak için lambayı tutuşturacak gazyağı bulamayan, yine ilim aşkı uğruna saatlerce yol tepen öğrenciler vardı. Bırakın diğerlerini, kendi okudukları ders kitaplarını bulmakta dahi zorluk çekiyorlardı. Onlar, özgürlükler, sağlık, mesken ve ulaşım imkânları, özlük hakları, basın yayın, telif, tercüme kitapları açısından bugünle mukayese edilemeyecek bir mahrumiyet içindeydi. Hele bugün iletişim teknolojisinin sağladığı imkânların, onların dünyasında esamesi bile okunmazdı. Ama onlar hayatı iman ve cihat olarak anlamışlardı. Tebliğ ve irşatta Hz. Nuh’un, hakikati arama ve teslimiyette Hz. İbrahim’in, sabırda Hz. Yakup’un, güzel kullukta Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın vârisleri idiler. Onlar, hayatı bir mektep olarak görmüşlerdir. Bu mektebin iyi bir öğrencisi olmak için de hep kötülüklerden arınma ve iyiliklerle kendilerini bezeme peşinde olmuşlardır.
Bu maneviyat kahramanları, bir taraftan kısıtlamalarla diğer taraftan da yokluklarla mücadele ettiler. Ama yılmadılar, gevşemediler, “Bu kadar yeter!” deyip ahiretlerini riske atmadılar. Varoluş gayelerine tam odaklandılar. Çünkü Allah’a verecekleri hesabın kaygısını taşıyorlardı. Yapabilecekleri bir şey varsa ondan geri kalmanın vebal olduğunu düşündüler. Dolayısıyla onlar, hep etraflarındaki günah ve isyan ateşini hafifletmenin peşinde oldular. Olumsuz şartları davalarının lehine çevirmek için her kapıyı çaldılar, ruhları sefaletten kurtarmak için birçok zorluğa katlandılar. Bir gül yetiştirmek için bin dikenin kahrını çektiler. Onlar en olumsuz dönemlerde ümitsizliğe ve gevşekliğe kapılmadılar. Çünkü herkesin bir hesabı, ama Allah’ın da bir hesabı olduğuna derinden inanıyorlardı. Dolayısıyla onlar ötesine karışmıyor, kendilerine düşen görevi bihakkın yerine getirmeye çalışıyorlardı. İşte bu hâlleriyle onlar, hayatlarında olduğu gibi ölümden sonra da ilham kaynağı olmaya devam ettiler.
Bunlar Kur’an’a ve İslam’a hizmete gönül verdiler. Dolayısıyla milletin gönlünde taht kurdular. İnsanları manevi çöküşten kurtarmak için canla başla çalıştılar. Ellerinden gelen her şeyi yapma çabasında oldular, vicdanlarını böyle rahatlattılar. Mesailerine mesai kattılar, tatil ve emekliliklerinde dahi hizmet üretmeye devam ettiler. Çünkü zaman onlar için bir daha geri gelmeyecek, dolayısıyla asla zayi edilemeyecek bir hazineydi. Zira ebedî kurtuluş ve saadetleri ona bağlıydı. Dolayısıyla bütünüyle Allah’ın rızasına yöneldiler. O’na karşı sorumluluklarını nasıl yerine getirebilirler, bunun derdine düştüler. Bu samimiyet ve gayretleri dolayısıyla bulundukları her yerde ve mecliste baş tacı edildiler. Güven ve umut telkin ettiler, ışık olup etraflarını aydınlattılar.
Binbir türlü zorluk ve çileyle karşılaştılar. Ama zayıflık gösterip gevşemediler, ‘artık yeter bu kadar’ demediler. Çünkü onlar dünyanın rahatı değil, ahiretin sonsuz mükâfatı peşinde idiler. Bunların ayrı bir iç dünyaları vardı, rabbani kimselerdi. Hayatı zikir hâline getirmişlerdi. Mevla’nın her daim kendi yanlarında olduğu bilincinde idiler. Onların bütün derdi, kendilerini Allah’a beğendirmek ve O’nu razı etmekti. Allah’ı sevmek ve kalplerinin derinliklerinde onu hissetmek en büyük özellikleriydi. Çünkü onların, Allah’ı sevince O’nun da kendilerini seveceğine, dost edinip yardım edeceğine inançları tamdı.
Bu hoca efendiler, yeni nesilleri günahın ve isyanın kıskacından kurtarmak için her türlü sıkıntıya katlandılar. Onların Mevla’ya olan sorumluluk ve bağlılıkları bambaşkaydı. Kendi beceri ve potansiyellerini maksimum derecede kullandılar. Yapamadıkları konusunda ise kendilerini kınadılar, vicdanları rahatsız oldu, mahcubiyet duydular.
Bu örnek insanlar, ahiret için çalıştılar, Rablerine kavuşmayı ümit ve arzu ettiler. (Kehf, 18/110.) “Hayat her an sona erebilir, amel defterim kapanabilir, öyle ise ona daha neleri ilave edebilirim…” gayretinde oldular. Bütün dertleri Allah’a iyi ve güzel bir kul olmaktı, O’na verecekleri hesapta mahcubiyet yaşamamaktı. Allah’ın koyduğu hudutlara riayet konusunda çok titiz idiler. Helal haram duyarlılıkları üst düzeydeydi. Şüpheli olan şeylerden kaçınırlardı.
Bu büyük insanlar, din eğitimi ve hizmetlerinde değişik toplumsal kesimleri kucaklayan bir tutum içerisinde idiler. Farklı çevrelere mensup insanlar kendilerine güvenir ve itibar ederlerdi. Taassuptan uzak, herkesle iletişim kurabilen, ufuklu ve geniş gönüllü insanlardı. Çünkü onların davaları, belirli bir zümre ve zihniyetle, dar bir bakış açısıyla sınırlandırılamayacak, sığ yaklaşımların içine sıkıştırılamayacak kadar yüceydi. Üstelik İslam’ın getirdiği nimete, rahmete, hakikate, hayra ve güzelliklere herkesin ihtiyacı yok muydu? Dolayısıyla muhataplarını ya yaratılışta eş, ya da dinde kardeş olarak gördüler. Onlara etnik kökenleri, siyaset, mezhep, meşrep, coğrafya vb. kimliklerini esas alarak yaklaşmadılar. Zira aksi bir durum, bugün de görüldüğü gibi İslam kardeşliğine halel getiren, husumetlere yol açan hastalıklı bir tutumdu.
Bu örnek şahsiyetler, ömürleri boyunca cehaletten ilim ve irfanda derinleşmeye, dünya ve ahirete faydası olmayan işlerden dinî ve hayrî faaliyetlere koşmuşlardır. Çünkü din hizmetlerinde verim ve bereketin ancak ilim ve irfanla beslenmekle mümkün olacağına inanıyorlardı. Onlardan bazıları sadece dinî alanda kalmadılar, topluma katkı sağlayan birçok projede aktif rol aldılar. İnsan ilişkilerinde mütevazı, dost canlısı, vefakâr ve fedakâr kimselerdi. Bu hasletleriyle onlar, Müslümanlar arasında güvenin, kaynaşmanın, ülfet ve muhabbetin öncüleri idiler.
Bu mümtaz şahsiyetler, sahip oldukları iman kuvveti, teslimiyet ve tevekkülleri dolayısıyla bitmez, tükenmez bir enerjiye ve zorluklar karşısında dimdik ayakta kalmayı sağlayan bir dayanıklılığa sahip idiler. Cesaretli idiler, tek korkuları, yarın Allah’ın huzurunda hâllerinin nice olacağı, hesabı nasıl verecekleri idi. Karanlıkların çöktüğü, karamsarlıkların insanları kuşattığı zamanlarda onlar her daim etraflarında iyimser ve ümitli olmayı telkin etmişlerdir. Çünkü onların, her şeye gücü yeten, salih kullarına her daim yardımcı olan Yüce Allah’la kurdukları bağ, bütün bağların üstündeydi. Üstelik onlar, Allah Resulü’nün önderliğinde başlangıçta bir avuç müminin, kararlılıkla Allah’ın yardımıyla neleri başardıklarını iyi biliyorlardı. Karanlıkları aydınlığa çeviren muhteşem cihat ve aksiyonlarının bilincinde idiler. Hedeflenen başarıya belki kendileri ulaşamayacaklardı. Ancak onlar seferden sorumluydular. Olanca gayretlerini ortaya koymalı, çalışıp didinmeli idiler. Çünkü hiç olmazsa Cenab-ı Hakk’ın huzuruna vardıklarında, “Ya Rabbi biz elimizden gelen her şeyi yapmaya çalıştık.” diyerek beyan edecekleri bir mazeretleri olacaktı. (Araf, 7/164.)
Bu zatların, Kur’an’la olan ilişkileri ve onun feyzinden istifade etmeleri de farklı bir düzeydeydi. Kur’an’ı okurken coşkulu bir şekilde, Allah’ı dinliyormuşçasına ve ilahi kelamın mehabetini hissederek farklı bir hâletiruhiyeye bürünürlerdi. Tilavetlerinde tekellüflü bir kıraat yerine içten, kalpten kopup gelen bir okuyuşları vardı. Kur’an’ı dinlerken de zihin ve kalpleriyle kulak kesilirlerdi, her okuyuş onlar için ilahi müjdeleri yakalama ve ayetlerin uyarılarından ibret alma, böylece manevi bir inkişaf şeklinde gerçekleşirdi. Neticede ayetler imanlarını artırır, kalplerini sağlamlaştırır, ruhlarını inşirahla doldurur ve sorumluluk duygularını derinleştirirdi.
Mevla mekânlarını cennet, makamlarını yüce eylesin.


