BU DÜNYA
BİR KONAKTIR
SEN KENDİNİ KERVAN SAY
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle Tanık!
Nicedir yollardayım; gündüz yürür, gece dururum. Durduğum vakitlerden birinde sana bu mektubu yazdım. Kandilin ışığından süzülür bu kez cümlelerim, ıssızı gölgelemiş ak duvarların kireci gibi aktır kâğıdım. Kirecin zıddına, gece gibi karadır mürekkep. Bu kötü bir şey değil elbette, kara olmadan ak nasıl çıkacak meydana?
Yoldayım dedim sana mektubun başında, insanoğlu her daim yoldadır gerçi, bu kez cismimle bir olup yürümek, görmek, bilmek istedim. İçimde bir sıkıntı, yerime yurduma sığamaz oldum son zamanlarda. Kalk, dedim ihtiyar, kalk da yürü! Gezmeden, görmeden bilinmez şu dünyanın hâli. Bir sabah gün güzel yüzünü henüz açmadan yola düştüm. Yol gitti ben gittim, yol gitti ben gittim; toz toprak içinde kalana kadar yürüdüm. Nasıl güzeldir şu toprağın kokusu, nasıl huzurlu bir duygudur ayak tabanlarının sızlaması, terinin toza karışması. Bunların her biri yaşadığına, sıhhatli olduğuna, hevesine tanıktır evlat. Bir de merak vardır, şu yaşımda beni yollara düşüren o müthiş velvele. Dünyanın dönüşünü oturduğum yerden izlemek istemediğime karar verdim bir gün ve işte o gün bugündür yürüyorum.
Taştan örülmüş bir handayım şimdi. Gelen geçmiş, geçen gitmiş ama hepsi bir iz bırakmış burada. Kimi duvara bir yaprak çizmiş kimi heybesinin ipini çiviye asmış, kimi hokkasıyla mürekkebini unutmuş kimi yarasının kabuğunu kimi de kokusunu. Kimi yârine şiir yazmış, ahşap tavana tarihini atarak kimi evlat hasretiyle yanmış da ocağın kenarına çocuk neşesi iliştirivermiş. Memleket aşkına revan olanlar var bir de, toprağı yoğurup testiler dizmiş yan yana. Lamelif gibi sırtını birbirine yaslamış mertekler var bir de, kim bilir hangi ustanın elinden çıkma, hangi civanmertin alın teri ile çatılma…
Ben ise sadece kendimi getirdim yanımda, ne ekmek ne aş ne öteberi. Bilmem benden ne kalacak şu ıssız hana? Sahi, sözlerimden başka bir marifetim yok benim. Anca söylerim, anca söylerim. Bilmem ki onlar da kulağına girer mi şu kireçli duvarların?
Suya ekmek doğradım akşam, ocakta yanan ateşin çıtırtısını da bir güzel katık yaptım kendime. Şükür ki bugün de karnım doydu. Hancı dedi yemek hazırlatayım, gel bir de döşek attırayım şuraya. Dedim, yok! Ben kalıcı değilim, kervanım bekler. Şaşırdı adamcağız, besbelli beni divaneden saydı.
Bir köşeye kıvrılıp kalemimi kâğıdımı aldım, sana mektup yazarım şimdi. İzlerim yazarım, yazarım izlerim; şu fâni dünyayı seyretmelere doyamam evlat. Benim gördüğüm muhteşemliği bilirim ki herkes göremiyor. Bunu sorularından anlıyorum. Mal mülk, kazanç biriktirmekle öyle meşgul ki bazıları, dünyayı izlemek hiç akıllarına gelmemiş zannedersem. Mesela hayatında hiç yola düşmemiş insanlar var; hiç yıldızların altında yatmamış, ırmağın coşkunluğunda köpüren damlalara hayran kalmamış, yapraksız ağacın dalına yağan kara meftun olmamış, bir hayvanın yarasını sarmamış, düşen bir parça nimeti yüksek bir yere koymamış….
Sonra kalkıp bana divane muamelesi ediyorlar. Hani kervanın, diyorlar. Şu beraberimde taşıdığım şeyler kervanım değil de nedir?
Bugün buraya gelirken yol kenarında bir ceylan yavrusu gördüm. Anasının ardı sıra koşuyordu. Neydi bu acele Allah bilir ama ben arkalarından uzunca baktım. Cılız, minik ayakları ile tabiatı adımlayışı çok cesurca geldi. Anasından aldığı desteğin dışında bir başka dayanağı daha vardı bu hayvanın. Yürüyüşünden, koşuşundan belliydi; ilahi bir dayanaktı bu. Yüreğim ısındı, gözlerim nemlendi ve kervanıma o güzel ana ile yavrusunu da alarak yoluma devam ettim. Bu idraki bana nasip eden Yaradan’a şükür boynumun borcudur evlat. Bugün de yola şükür için çıkmışım meğer.
Hancı yine sokuldu yanıma, usulca dedi, mübarek, ya elinde kalem yazar da yazarsın ya gözünü uzaklara daldırıp bakar da bakarsın. Bir derdin bir sıkıntın var belli ki, hele deyiver de çaresine bakalım. Dedim derdim bu handır, deminden beri düşünürüm ben şu hana ne bırakabilirim ardımda diye. Hancı şaşırdı, divaneliğime iyice kanaat getirmiş olacak ki; “Bunu bilmeyecek ne var mübarek, kervanından bir deve yükü altın bırakırsın olur biter.” dedi. Bıyık altından epeyce bir güldü.
Dedim eyvallah! İstediğin altın olsun. Çıkardım temiz bir kâğıt yazdım üzerine bir beyit; “Bu dünya bir konaktır, sen kendini kervan say”*
Al dedim, bu ak kâğıdı şu ak duvara bir güzel as, gelen geçen okusun ama en çok da sen oku. Zira görüyorum ki konakta olduğunu unutmuşsun.
Mahcup oldu hancı, elime davrandı, ver dedi o mübarek elini öpeyim. Dedim lüzum yok, sen şu yazıyı her gün birkaç kez oku yeter. Elime koluma göstereceğin hürmeti sözlerime göster. Ne vakittir düşündüğüm sorunun cevabını sayende buldum; konağına şu kısacık beyiti bırakıyorum. Kervanımın nasibine ibret düştü bugün.
Ya işte böyle evlat, yola çıkarsan dünyayı seyretme ve dünyaya kendinden bir şeyler bırakma imkânın olur.
Kervanın bol ve bereketli, yolun açık olsun evlat. Selametle…
*Kutadgu Bilig


