Makale

SEVGİNİN DİLİ

SEVGİNİN DİLİ

Amine BETÜL

Kasketini çıkarıp terini sildi Mustafa Usta. Uçsuz bucaksız çayırlara baktı. Yağmurlar başlamadan biçimi bitirmek gerekirdi. Balyalama makinesi için listeye adını yazdıracaktı daha. Eşyalarının olduğu tarafa geçti. Yanında getirdiği buzlu suyu maşrapaya doldurup kana kana içti. Olduğu yerde bağdaş kurup oturdu. Biraz soluklanırken etrafı izlemeye koyuldu.
Kavurucu güneşten her yer boz rengini almıştı. Eskiler geldi aklına. Her çayırda onlarca insan çalışırdı. Tüm güçleriyle çayırı biçer, otları balya yaparlardı. Şimdi ise kimsecikler kalmamıştı. Kendisi vardı koca çayırlar arasında. Birer birer göçü toplamış gitmişti köy halkı. Evlatları da nasibini almıştı gurbetten. Beş altı haneden başka kimse kalmamıştı köyde. Yetmiş beş yaşına gelmişti lakin ruhu hâlâ on sekizim diyordu. Köye su getirmek için uğraşır, dağ bayır gezer, taşlar toplar, marangozluk mesleğini de devam ettirirdi. Kendini bildi bileli çalışırdı. İbadet bilirdi çalışmayı. Evlatlarının ısrarlarına karşı çıkmış, büyükşehirde dört duvar arasında kalmaya gönlü el vermemişti. Köyde özgürdü. Gönlünce gezer, dilediğince yaşardı. Gerçi yaşamak onun için çalışmaktan ibaretti. Yalnızlığını bu şekilde dindirirdi. Yalnızlık onun için yeni bir şey değildi. Küçük yaşta öğrenmişti tek başına hayatta kalmayı. Babası bir kış günü tipide boğulduğunda henüz 12 yaşındaydı. Önce yokluk bütün gücüyle ailenin üzerine yürüdü. Mustafa Usta küçücük yaşında büyük bir sorumluluğun altına girmişti.
Hayat işte, bir imtihan biter diğeri başlar. Öyle de oldu. Bir kış günü babası evdeki buğday çuvalını sırtlanıp yüz metre ilerideki değirmene götürmüştü. Evden çıktıktan sonra tipi başlamıştı. Hava dinmiş ancak uzun zaman geçmesine rağmen dönmemişti. Babasının donmuş bedenini hatırlayınca gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Öyle ya, bazı acıların yarası geçmez sadece üstü ince bir örtüyle örtülür. Yıllar sonra o örtü esen bir hatıra rüzgârıyla birlikte uçtu, acısı o günkü gibi yüreğini dağladı. Babası ölünce ailenin yükünü omuzlanmış, eve ekmek götüren genç Mustafa olmuştu. Birkaç yıllık yokluğun ardından ailenin yüzü gülmüş, eve ekmek girmişti.
Mustafa Usta, hatıraların ağırlığından kurtulmak, kafasını dağıtmak için hemen işe koyuldu. Çalıştığı zaman daha az düşünür, derdi tasayı bir nebze unuturdu. Vücudu ağrılarla kendini hatırlatsa da geçmişi düşünmekten yeğdi. Bu sefer beklediği gibi olmadı. Her adımında geçmişe dair anılar hücum ediyordu zihnine. Dönüp baktığında sert mizaçlı bir adam çıkıyordu karşısına. Doğuştan gelen huysuzluğuna kaderin cilvesi de eklenince Mustafa Usta, despot bir aile reisine dönüşmüştü. Babasının “Büyüdüğünde Allah vere de çok çektirmeye bize bu çocuk.” diyerek dile getirdiği endişe gerçekleşmişti. Kadınlarla iletişim kurmada çok daha kötü olan çocuğa evde ekmek bekleyen yaşlı bir nine, anne ve kız kardeş emanet kalmıştı. Babasının kimsesizliği de ona mirastı. Hayata dört elle sarılıp çalıştı, didindi. Allah nasip etti, evlendi. 10 tane çocuğu oldu. Kimsesizliğini böylece avuttuğunu düşünürdü hep. Kocaman büyük bir ailenin verdiği sorumluluk onu diri tutuyordu.
Evlilik pek de umduğu gibi gitmedi. Her gün kavga gürültü evden eksik olmadı. O hayatını çalışmaya adamışken karısı gün boyu yatmayı tercih ederdi. Uyumsuzlukları bununla da kalmazdı. Evlilikleri bir küs bir barış derken bugünlere kadar gelmişti. Birkaç yıl evvel karısı hastalıklarını bahane edip çocuklarının yanına yerleşmişti.
Öğle ezanıyla silkelendi. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Berrak maviliğin ortasında sapsarı duran güneş her yeri kavuruyordu. Yavaş yavaş yakındaki çeşmeye doğru yürüdü. Su içenlerin duasını alırım niyetiyle yaptığı hayrat çeşmelerinden biriydi. Taş duvarını biraz yüksekçe örmüştü. Böylece gölgesinde dinlenir, yemeğini de burada yerdi. Çeşmeye ulaşınca kasketini çıkarıp kenara koydu. Çeşmeden akan buz gibi suyla ellerini ve kafasını yıkayınca serinledi. Öğle yemeği için yanında getirdiği ekmek, zeytin ve domatesi yemeye koyuldu. Kendini bildi bileli az yerdi. Tek çeşit yemekle doyar, fazlasında gözü olmazdı. Yokluk zamanından kalan bir alışkanlık olabilirdi. Bunun hakkında hiç düşünmemişti. Çok sağlıklı ve güçlü bir vücuda sahipti. Askerlik muayenesinde kalbinin atışını dinleyen doktor gücü karşısında irkilmişti. Askerliğini de bu sebepten o zamanlar karışık olan Kıbrıs’ta yapmıştı. Hâlâ dilediğince çalışıyor olmasını da buna borçluydu. Yaşlılıkla beraber elleri yavaştan titremeye başlamıştı. Doktor parkinson diye bir hastalıktan bahsetmişti ama Mustafa Usta bunu göz ardı etti. Bu zamana kadar hiçbir hastalığı olmamıştı, bunu da hâlledecekti. Denilenin aksine elleri boşluktayken titriyor, bir şey tuttuğunda düzeliyordu. Çalışmasını engellemediğine göre çok da dikkate alınacak bir hastalık değildi. Yine düşüncelere daldığını fark edince huzursuzlandı. Kalan yiyecekleri topladı. Çeşmede abdest alıp öğle namazını kıldı. Aklına üşüşen anılardan sıyrılmaya çalışarak bitirebildi namazı. Düşünceler bir türlü yakasını bırakmıyordu. Hayatı ile yüzleşmesi için bu çayırların ortasına atılmış gibi hissetti. Salavat getirip işine koyuldu. Onun ilacı çalışmaktı. Çalışırsa her şeyi geride bırakıp önüne bakardı. Fakat öyle olmadı. Bedeni alışkanlık gereği işi yaparken zihni sürekli geçmişe gidiyordu. Sonunda pes etti. “Madem böyle olması gerekiyor, o zaman başlayıp bitirelim bakalım.” diye mırıldandı.
Nereden başlamalıydı peki? Nereye varmalıydı? Tekrardan çıktı zaman yolculuğuna. Kimsesizliğin zorluğunu bildiği için kocaman bir ailesi olsun istemişti. Korktuğu ve çekindiği yalnızlık eninde sonunda bulmuştu onu. Babam yaşasaydı okuyup meslek sahibi olur muydum, diye düşündü. Belki bu kadar yalnızlık çekmez, kendisi de mutlu bir aile kurardı. İyi bir aile babası da olurdu. Okumayı çok seviyordu. Kazandığı ilk parayla aldığı Kur’an geldi aklına. Onu alabilmek için çok çalışmıştı. Babasının yokluğunda vazgeçtiği şeylerden biri de okumaktı. Çocuklarından büyük olanları imkânsızlık nedeniyle okutamadı. Küçükleri okutmak istedi ancak onların da okumaya gönlü düşmedi. Bir suçluluk duygusu kapladı içini. Çocuklarının dediği gibi cimri ve bencil biri miydi gerçekten? Uzunca sorguladı kendini. Her şeyin çaresinin çalışmak olduğunu bilirdi sadece. Çalışmalı, doyacak kadar yemeli ve bununla yetinmeliydi insan. Eğer böyle olmasaydı yetimliği altında ezilirdi. Dürüst ve çalışkan olduğu için kolayca iş bulurdu. Cesaret edip yurt dışına işçi olarak gitmişti. Ne kadar uğraşsa da garibanlık gömleğini çıkarıp atamamıştı. Hayatı istekler değil gereklilikler üzerine inşa edilmişti. Aç kalmamak için çalışmıştı, ailesine bakmak için okulu bırakmıştı, aile kurmak için evlenmişti, kimsesizlikten kurtulmak için çocuk sahibi olmuştu.
Bugüne kadar kendisinde eksik olanı buldu sonunda. Duygu. Yaratılışı gereği duygusuz biri sayılırdı. Her şeyi içinde yaşar çevresine yansıtmazdı. Yaşadığı o duygu kırıntıları ancak içini doldurabiliyor, dışa taşmıyordu. Korkmak, heyecanlanmak, sevmek, nefret etmek ve daha nicesi onun dünyasında karşılığı olmayan hislerdi. İnsana bir faydası da yoktu. Yok olmasına yoktu ancak son zamanlarda zihnini hep bunlar meşgul ediyordu. Duygularla baş edemeyince kendi içine dönmüş ve sorgulamaktan kaçamamıştı.
Birden çok yorulduğunu hissetti. Bir hayli zaman geçmiş, ikindi vakti yaklaşmıştı. Ezana kadar dinlenmeyi düşündü. Buzlu sudan bir bardak içtikten sonra uzandı. Kasketi ile yüzünü örttü. Yorgunluğun etkisiyle uykuya daldı. Karşısında torunu Elif’i gördü. Mutlulukla ona doğru koşuyordu. Tam sarılacaktı ki ezan sesiyle gözlerini açtı. Rüyanın etkisiyle yüzünde bir tebessüm oluştu. Ayağa kalktı. Önce gökyüzüne sonra çevresine bakındı. Hafif bir rüzgâr esmişti sanki. Ferahladığını hissetti. İçine düştüğü girdaptan kurtulmuş, sakin sularda yüzüyordu âdeta. Bunca zamandır aklını meşgul eden tüm karmaşa çözülmüştü. Cevabını aradığı sorular nihayet cevap bulmuştu.
O, sevmeyi bilmemişti. Sevginin dilini öğrenememişti. Güzel bir sözün, tatlı dilin değerini hiçbir zaman anlayamamıştı. Sadece savaşmayı biliyordu ve savaşta sevgiye yer yoktu. Fark etmesini sağlayan kişi torunu Elif oldu. Elif, annesinin adıydı. Oğlu bu ismi koyduğunda içten içe bir yakınlık hissetmişti torununa. Sayamayacağı kadar çok torunu olmuştu ama onun özel bir yeri vardı. Torununa karşı gardını indirmişti belki de. Elif şen kahkahaları ile neşe saçan, dünya tatlısı bir kız çocuğuydu. Dedesiyle sohbet etmeyi, onunla şakalaşmayı çok severdi. Eski zamanları merak eder, dedesiyle karşılıklı çay içerken anlattırırdı. Mustafa Usta da hiç bıkmadan anlatırdı. Güzün çocuklarının yanına gittiğinde ekseriyetle oğlunda kalırdı. Torunuyla vakit geçirmek çok iyi gelirdi. Memlekete döndüğünde de torunu sık sık arar, dedesinin hâlini hatırını sorardı. Elif koşulsuz sevgisiyle dedesinin ruhuna dokunmuştu.
Hayattaki en büyük pişmanlığıydı, eşine ve çocuklarına sevgisini göstermeyişi. Çocukları, babaları olduğu için yine de onu seviyorlardı. Bundan az çok emindi. Onları hakkıyla sevemediğinden olsa gerek çocukları tarafından bencil görülmüştü. Ördüğü duvarlar nedeniyle çocukları hiçbir zaman kalbine ulaşamamıştı. O duvarı yıkan, içindeki sevgiyi yeşerten küçük bir kız çocuğu olmuştu.
Derin bir uykudan uyanmışçasına hafif hissediyordu artık. Abdest niyetiyle çeşmeye yöneldiği vakit bir ses duydu. “Selamünaleyküm baba.” diye selam verdi oğlu. Mustafa Usta’nın huzurlu yüzü aydınlandı. Sanki gökteki güneş batmak yerine yüzüne konmuştu. Merakla torunu Elif’i sordu. Onun da geldiğini duyunca çocuk neşesiyle doldu içi. Oğlu, babasındaki değişimi fark ettiyse de anlamlandıramadı.
Mustafa Usta, geçmiş zamanı geri getiremezdi lakin kararlıydı. Ailesini sevmeyi öğrenecekti. Torunundan yardım alacaktı. Elif’in kocaman bir gülümseme ile ona el uzatacağını biliyordu. Zihnindeki bu düşüncelerle evin yolunu tuttu.