DEĞERLİ İNSANLARDA DEĞERSİZLİK
HİSLERİ
Misli BAYDOĞAN
Uzman Klinik Psikolog
Değerli olan nedir? Çocuklarımıza değerler eğitimi verirken önceliğimiz nedir? Neyin değerli olduğuna nasıl karar veririz? Bu soruların cevaplarını hafızamızda buluruz; hem kişisel hafızamız hem de ailemizle birlikte içerisinde konumlandığımız toplumun hafızası. Bir insan yavrusu, içerisinde anlam ve değer dünyasının oluşacağı, aidiyet bağlarının gelişeceği, dolayısıyla kimlik ve kişiliğinin biçimleneceği topluluk içinde dünyaya gelir. Bir bebek, kendisine verilecek her bilgiye aç, küçük bir sünger gibidir. Onun gözeneklerine nüfuz edecek her bir zerre de aslında değerler eğitimi dediğimiz sürecin bir parçasıdır. Onun gördüğü, duyduğu, kokladığı ve soluduğu ne varsa bunların tamamı şekillenmekte olan insanı meydana getirecek temel özelliklerdir.
Çocuklarımızın dört dörtlük büyümesini arzu ederiz. Bu ne demektir? Çocuk hem akıllı ve başarılı hem bedensel ve psikolojik olarak sağlıklı hem de sağlam karakterli olsun isteriz. Ona kazandırmak istediğimiz değerler, bu ideal insanı ortaya çıkarma amacına hizmet eder. Dolayısıyla gerek beklenti düzeyinde gerekse de verdiğimiz eğitim içeriği açısından anahtar kavramımız “adalet” olmak zorundadır. Çünkü dengeli ve amacına ulaşan bir gelişim ancak çocuğa adil davranarak elde edilebilir. Ona adaletle yaklaşılmalıdır. Bir gerekliliğe daha fazla önem verip hep orayı beslemek onu ileride kendisine lazım olacak diğer donanımlardan mahrum bırakacaktır. Tamamen yoksun olmasa bile eksiklik hissedecektir. O nedenle, çocuğa alışkanlıklar kazandırmadan önce bazı konularda zihnimizin net olması gerekir.
Bu aşamada bizim için değerli olan özellikler konusunda tam bir kesinlik içinde olmamız dikkat edilecek başlıca noktadır. Öncelikle aile içinde hepimiz aynı dili konuşmalı ve yoruma yer bırakmayacak şekilde aynı kavramdan hepimiz aynı şeyi anlamalıyız. Örnek üzerinden gidelim. Diyelim ki bizim için dürüstlük çok önemli; o zaman anne ve babalar olarak dürüstlüğün tanımından emin olmak zorundayız ve bu tanımın ailemizde zaman içinde esneklik göstermemesi, yozlaşmaması ve içi boş bir kavram hâline gelmemesi için sorumluluk almalıyız. Dürüst bir insanın nasıl olduğunun yaşayan temsilleri olmaya çalışmalıyız. Dürüstlüğün çocuğumuz tarafından tutarlı ve kalıcı bir şekilde, bir değer olarak benimsenmesini istiyorsak önce kendi içimize bakıp, örneğin birden yüze kadar bir puan verecek olsak, kendi dürüstlüğümüzün karşılığını tespit edebilmeliyiz. Varsayalım bizim için çalışkanlık da en az doğruluk ve dürüstlük kadar elzem ve çocuğumuzun tutarlı ve kalıcı bir şekilde çalışkan da olmasını istiyoruz. O zaman yine kendimize dönüp kendi çalışkanlığımıza bir puan vermemiz uygun olacaktır. Bu örneklerin sayısı pekâlâ artırılabilir. Farkında olunması gereken nokta şudur ki çocuğun karakterini şekillendirirken ve onu hayata hazırlamaya çalışırken ona kazandırmak istediğimiz değerleri kendi kişilik ve davranışlarımızla ona ne kadar gösterebilirsek çocuk da ancak o oranda bunları alıp kendisine mal edecektir.
Bunun gerekçesi çocuğun her yönden bizi taklit ediyor olduğu gerçeğinde saklıdır. Bir çocuk için dürüst olup olmamak değil annesi ve babası gibi olmak önemli ve anlamlıdır. Anne ve baba dürüst oldukları ve kendisinden dürüst olmasını bekledikleri için çocuk da dürüst bir insan olmak ister. Bunun genel ahlak gelişimi içerisindeki anlam ve kıymeti ancak erişkin yaşamında kavrayabileceği, soyut bir içeriktir. Pek çok uzman bize ergenlik yaşları olan on iki ila on sekiz yaşları arasında bu kavramların anlaşılacağını ve içselleştireceğini söylese de bu durum gerçeği tam olarak yansıtmaz. Ahlak gelişimini oluşturan kavramların pek çoğunun üzerinde tefekkür edebilmek, erişkin zihninin bir işlevidir. (Ne yazık ki her erişkin zihni bu işlevleri yerine getirecek şekilde olgunlaşmaz.) Yani çocuk evrensel ahlak yasalarına göre, neden başkaları öyle davranmasa da ve hatta neden hiç kimse o sırada kendisini görmese bile temel kişisel ve toplumsal değerleri sergilemesi, uygun davranışlarda bulunması gerektiğini erken yaşlarda anlamayabilir. Özellikle de bu yönde ebeveynlik tutumlarına maruz kalmamışsa bunu öğrenmesi çok daha geç ve zor olacaktır. İşte o vakit gelene kadar (umulur ki gelir) ailesini, okul çevresini, hayranlık duyduğu ve kendisine rol modeli edindiği (maalesef) ünlüleri taklit eder. Zaten tam da bu yüzden izledikleri filmler, okudukları kitaplar ve dinledikleri müzikler son derece önemlidir. Çocukların ve ergenlerin, kişiliği oturmuş erişkinlere kıyasla ana karakterlerle, kahramanlarla ve yıldızlarla daha fazla özdeşim kurdukları ve davranışlarını kurulan bu özdeşimlere göre belirleme eğiliminde oldukları bir sır değildir. Kendisine kimi ya da kimleri örnek alacağını ona dikte etmeye çalışmak büyük ihtimalle ters tepecektir ancak çok uzak olmayan bir mesafeden dünyasında neler olup bittiğini izlemek önemlidir.
Bütün bunlar, elbette ki çocuk erişkin olana kadar tamamen edilgin bir taklitçi olarak kalacak anlamına gelmemektedir. Zekâ bölümü normal ve normal üzeri aralığında olan çocuklar ergenlik yaşları itibarı ile bu konular üzerinde kafa yormaya başlarlar. Eğer önünde uygun modelleri olursa, çocuk bu modelleri taklit edebilirse, taklit olarak öğrendiği bu değerli davranışlar alışkanlık düzeyinde yerleşmeye başlamışsa ancak o zaman bunun yorumuna zaman harcamaya sıra gelir.
Değerler üzerinde düşünmeye vakit harcamak neden önemlidir? Bu sorunun cevabı bizi bireysel ve toplumsal ruh sağlığı konusuna yönlendirir. Bugün, sosyal medya kullanıyorsanız karşınıza sürekli hayatınızda nasıl davranmanız, neler yapmanız, ne şekilde düşünmeniz gerektiği konularında sizi bilgilendirmek için çekilmiş sayısız video çıkar. Sadece etkileşim amaçlı olanları bir kenara bırakırsak bu çekimlerin önemli bir miktarı alanlarında uzman ve ne dediklerini bilen kişiler tarafından çekilmektedir ancak ne kadar dikkate alındıkları ve işe yaradıklarına ilişkin şimdilik elimizde araştırma verileri mevcut değil. İnsan tüm değerli davranış ve alışkanlıklar gibi kendisinin değerli bir varlık olduğunu da erken yaşlarda öğrenir ve bunun sonucunda değerlilik hisleri oluşur. Bu değerli olma hissini veren özellikler ilk anda aklımıza belki fiziksel güzellik, maddi zenginlik ya da birtakım ünvanlar ve statü gibi somut sebeplermiş gibi gelebilir ama öz değerlilik hissi ile popüler kültürün dayattığı dizayn edilmiş gereklilikler hemen hiçbir zaman doğrudan bir neden ve sonuç ilişkisi sergilemez. Hatta tam tersine, temel değerlilik hissi olmayan, toplumsal değer yargılarına saygı duymayan ve evrensel ahlak gelişiminin alt basamaklarında takılıp kalmış olan kişiler, söz konusu eksiklikleri maddi ve fiziksel birtakım üstünlüklerle telafi etmeye çalıştıklarında sıklıkla ortaya trajik tablolar çıkar. Böyle kişiler ne kadar kişisel gelişim videosu izleseler, grup çalışmalarına katılsalar ve sertifika programlarına devam etseler de içlerindeki o temel boşluk duygusunu anlamlı bir şekilde doldurma yönünden hep eksik kalırlar.
Bu noktada belki bu öz değerlilik ya da temel değer olarak andığımız kavramı biraz açıklamak faydalı olabilir. Bu duygu kişinin hayal ve hedeflerine ulaşabileceğine, bazen başarısız olsa bile çalışarak ve emek harcayarak zorlukların üstesinden gelebileceğine inanması, maddi gerekçelerle değil de sahip olduğu kişilik özelliklerinden, huy ve tavırlarından dolayı sevgi ve saygı görmeyi hak ettiğini bilmesidir. Bir amaç için irade ortaya koyabilmektir. Yeterli olduğu ve olmadığı konuların farkında olup buna göre kendisine bir hayat inşa etmesidir. Sınırları konusunda kafa karışıklığı yaşamayıp nerede “hayır” diyeceğini, itiraz edeceğini bilmesi; bütünlüğünü korumayı sürdürebilmesidir. Cemiyetin daha genç üyelerine rol modeli olabilecek hasletlerle kendisini donatma ihtiyaç ve isteği duymasıdır. Kendisine benzeyen kişilerin sayısının artması ile dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine itimat etmesidir. Aidiyet duygusu geliştirebilmesi, yokluğunda boşluğu hissedilecek şekilde yaşamasıdır. Sorumluluk duygusu ile hareket edecek şekilde inisiyatif alabilmesidir. Bu değerlilikte olduğu bilincini taşıyan bir kişi, üstesinden gelinmesi zor bir yaşam olayı ile karşılaştığında, söz konusu değerlerin yoksunluğunu çeken bir kişiye göre ruh sağlığını daha fazla koruyabilecek ve geçici olarak sarsılsa bile kendisini o sıkıntılı durumdan kendi kaynakları ile çıkarmayı başaracaktır.
Değersizlik duyguları çoğu zaman klinik ortamda depresyon ve çeşitli kişilik bozuklukları olarak karşımıza çıkar. Çocuklarımızı dünyayı anlamaları ve kendilerine bu dünyada anlam ve değer inşasına katkıda bulunabilecekleri bir yer edinmeleri için teşvik etmeliyiz. Onlara kazandırmakla yükümlü olduğumuz özellikler sadece okul başarısı ve meslek edindirme faaliyetinden çok daha fazlasıdır ve bu gayet karmaşık bir süreçtir. Onlara düşünmeyi, tefekkür edebilmeyi öğretebilmek için bizim de zihinsel olarak çokça emek harcamamız ve diğer konularda olduğu gibi bu konuda da iyi bir örnek teşkil etmemiz çok kıymetlidir.


