Makale

BİR NİMET BİN ŞÜKÜR

BİR NİMET
BİN ŞÜKÜR

Dr. Kübra ÇİÇEKLİ
DİB Başkanlık Vaizi

يَٓا اَيُّهَا الذين اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

“Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.”
(Bakara, 2/172)

Kelam sahibinin rahmet ve inayetinin tecellisi olan Kur’an-ı Kerim, beşerî yaşamın her alanını irşat etmiş, böylelikle dünya ve ahiret saadetinin yollarını göstermiştir. Bunu yaparken fıtri ihtiyaçları gözetmiş ve insan hayatını bütüncül bir şekilde ele alarak birtakım ilkeler koymuştur. Dolayısıyla Kur’an’ın eşsiz rehberliğiyle yürüdüğü yolunu aydınlatan insanoğlu, yeme içmeden giyinmeye, insan ilişkilerinden onu sarmalayan her türlü sosyal bağa kadar yaratıcısının ona bahşettiği sayısız nimet (Nahl, 16/18) ile donatılmıştır.
İnsanın dünyadaki varlığını devam ettirmesinin temel gereksinimi olan beslenme de bu nimetler arasında yer almaktadır. Yeme içmeye olan ihtiyacın Yüce Allah tarafından karşılanması, ayet-i kerimede; “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah katında arayın, O’na kul olun, O’na şükredin; sonunda O’na döneceksiniz.” (Ankebut, 29/17) buyrulduğu üzere rızık olarak tanımlanmaktadır. Bu ise Cenab-ı Hakk’ın her şeye gücü yeten yegâne yaratıcı olmasını tanımlama şekillerinden biridir. “İnsan yediğine bir baksın. Biz yağmuru bol bol yağdırdık. Sonra toprağı iyiden iyiye yardık. Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için oralarda taneler, üzümler, zeytinler, hurmalar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.” (Abese, 80/24-32) ayetiyle Rabb’imiz, dünyada insanın yaşaması için düzen kurduğunu anlatırken verilen nimetlerin taze (Nahl, 16/14) ve besleyici (Nahl, 16/69) olduğunu da vurgulamaktadır.
Yiyecekleri, tayyibat ve habais olarak ayıran Allah Teâlâ “…Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar…” (Araf, 7/157) ifadesiyle habais kavramını bize; insanın ruh ve beden sağlığına zararlı olan, fıtratına aykırı, pis ve iğrenç bulduğu şeylerin genel adı olarak öğretmektedir. (Yasin Pişgin, Kur’an ve Sünnete Göre Beslenme ve Şahsiyet Yapısına Etkisi, Eskiyeni, s. 28, Bahar 2014) Tayyibat ise Kur’an’da pek çok yerde geçen, manevi ve maddi temizliğe sahip, insan ruhu ve bedenine şifa olan her türlü yiyeceğin adıdır.
Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden pişirilen yemekler ile kurulan sofralar yiyenler için şifadır. İslam’da sofra kültürü, misafir ağırlama ve ikram etme adabı “Afiyet olsun, şifa olsun.” sözleriyle taçlanır. Dolayısıyla sofraya koyduğumuz, yediğimiz, yedirdiğimiz yiyeceklerin aslında helal olmasının yanında manevi temizliğe de sahip olması yani tayyip olması yiyen kimsenin bedenine, vücuduna fayda sağlayacağını anlatmaktadır. Meşru yollardan elde edilmiş temiz ve helal yiyeceklerden hazırlanan bir sofra, İslam’ın ruhuna ve insan fıtratına uygundur. Çünkü insanın dünyadaki varoluş gayesine hizmet eden sofra kültürü ile kulluk, hayatın her alanında idame ettirilmiş olur. Bu düsturun ışığında sofra kültürünün oluşmasına başta Hz. Peygamber (s.a.s.) önderlik etmiş; kırmızı et, tavuk, kabak, kavun, karpuz, helva, bal, süt, zeytinyağı, arpa unu gibi yiyeceklerden makul ölçüde kendisi de istifade etmiştir. Bunun yanı sıra, Allah’ın bahşettiği nimetleri ihlas ile yemeye niyet etmek bir ibadeti yapmak gibi addedilir. Dolayısıyla, nasıl namazdan önce ibadete hazırlık olarak abdest alınıyorsa yemekten önce de bu hazırlık ellerin yıkanması ile yapılır. Hz. Peygamber (s.a.s.), yemekten önce ve sonra ellerin yıkanmasını tavsiye etmiştir. (Tirmizi, Et’ime, 39) Yemek yemeden önce yapılan maddi hazırlıkla beraber manevi hazırlık da yapmak gereklidir. İnsanın yaratıcı ile kurduğu bağın yaşamın içinde görünür olması, beşerî tekâmülün esasıdır. Kulun yaratıcısını zikretmesi, hayatın her anında ve her işin başında onu anması, kendi varlığını bilmesini ve mütekâmil hâle getirmesini sağlar. Çünkü Cenab-ı Hak, “Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın...” (Haşr, 59/19) buyruğuyla, bahşettiği nimetleri yemeden önce besmele ile adının anılmasını emrederken aslında kulun manevi gelişimine yapılan katkıyı vurgulamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ise “Öyleyse yemeğinizi sofra kurarak hep beraber yiyin, yemeğe Allah’ın ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz bereketli olur.” (Ebu Davud, Et’ime, 15) hadis-i şerifiyle İslam’ın ruhuna, onun sünnetine uygun olanın yemeğin sofra kurularak yenmesi, aile efradının sofra etrafında buluşması, yiyeceklerin tek tek, ayrı ayrı değil de bir sofraya konularak yenilmesi ve yemekten önce besmele çekilmesi olduğunu öğretmiştir bizlere. (İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, 2/12) Ayrıca sofra adabında sağ elle yiyip içmeyi (Müslim, Eşribe, 102), herkesin kendi önünden yemesini (Buhari, Et’ime, 2), oturarak ve yaslanmadan (Buhari, Et’ime, 8,13) yiyip içmeyi tavsiye ederken yiyeceklere üflenmesini (Buhari, Eşribe, 25) ve tabakta yiyecek bırakılmasını da hoş görmez, yiyeceklere kusur bulmaz (Müslim, Eşribe, 187) hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi.
Allah, “Rızıkların iyi ve temiz olanlarından yiyin.” (Bakara, 2/172) ayetiyle kullarına israf etmeden, bedenine sıhhat verecek yiyecekleri tüketerek ailesine, akrabalarına, misafirlerine ikram etmesini ve sofralar kurmasını emretmektedir. Bu, “Muhyi” (c.c.) ve “Rezzak” (c.c.) olan zatına şükretmektir. Aksi şekilde davrananlar için ise “…İnkâr edenler ise dünya zevklerinden yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler...” (Muhammed, 47/12) ayetinde buyrulduğu üzere aslında sıradan zannettiğimiz her türlü eylemin arkasında derin bir hikmetin var olduğunu da göstermektedir. Aşkın bir varlığın bilgisine ulaşmayan yeme içme ve gündelik eylemlerin, “hayvanların yemesine benzetilmesi” yani Allah’ın ulvi bir gayeye hizmet etmeyen beslenme faaliyetini gayriinsani bir eylem olarak tanımlaması aslında bu eylemlerin ubudiyette zannedilenden daha derin ve önemli manalar içerdiğini anlatmaktadır. Bu nedenle, hayatın temel gayesi olan kulluğun devamında yaşamın ayrılmaz parçası olan beslenmenin ve bunun görünürdeki şekli olan sofra adabı ve kültürünü, kulluğun beşerî yaşamın içinde mezcedilmesi olarak söylemek mümkündür.