İnsanın varlık âleminde bir amacı ve gayesi vardır. O gaye ise Allah’a kulluktur. Bundan dolayı kulluğunu yerine getirebilecek gücünü koruyabilmeli ve Allah’ın emaneti olan bedeni muhafaza etme adına beslenmesine dikkat etmelidir.
Söyleşi: Mustafa BERK
Modernleşmenin getirdiği hızlı yaşam temposu ve değişen alışkanlıklar, geleneksel değerlerimizi ve kültürel mirasımızı gözden geçirme ihtiyacını beraberinde getiriyor. Bu bağlamda, dinimizin bizlere sunduğu sofra kültürü, sofra adabı ve sofra sünnetleri gibi önemli prensiplerin günümüzdeki yerini ve anlamını tekrar hatırlamak büyük önem taşıyor. Biz de bu düşüncelerle nesillerdir süregelen bu güzide geleneğin inceliklerini, manevi boyutunu ve günlük hayatımıza nasıl yansıtılabileceğini; sofralarımızı sadece bir yemek yeme alanı olmaktan çıkarıp aynı zamanda bir ibadet, şükran ve paylaşım mekânı hâline getirmenin yollarını değerli hocamız Mahmut Bektaş’a sorduk.
Peygamber Efendimizin sofra sünnetleri arasında özellikle öne çıkanlar hangileridir? Bu sünnetlerin manevi ve toplumsal faydaları nelerdir?
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) sofra adabı ve yemekle ilgili sünnetleri hem bireysel hayatımıza hem de toplumsal yaşantımıza rehberlik eden eşsiz öğütlerdir. Bu güzel örnekler, sadece bedenî ihtiyaçların karşılanmasını sağlamakla kalmaz aynı zamanda kalplerde ve toplumlarda huzur, saygı ve birlik duygusunu yeşertir. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) nebevi sünneti ekseninde öne çıkan sofra adabını şöyle sıralamamız mümkündür:
Besmele ile başlamak: Eller yıkanmış bir şekilde yemeğe “Bismillah” diyerek başlamak, yapılan her işte olduğu gibi sofrada da Allah’ın adını anarak bereket talebinde bulunmayı öğretir. Bu, yemeğin sadece beden için değil ruh için de bir nimet olduğunu hatırlatır.
Sağ elle yemek: Yemek yerken sağ elin kullanılması temizliğin de bir simgesidir. Sol elin temiz olmayan işlerde kullanıldığı düşünüldüğünde sosyal nezaketin ve hijyenin önemine işaret eder.
Birlikte ve oturarak yemek: Peygamberimiz (s.a.s), paylaşmanın ve kardeşliğin sembolü olan bu davranışla toplumsal dayanışmayı pekiştirmiştir
Az yemek ve kanaatkâr olmak: Çok yemek yerine ölçülü ve kanaatkâr davranmak sünnettir. Bu, beden sağlığını korumanın yanı sıra israftan kaçınmayı, ihtiyaçtan fazlasına el sürmemeyi öğretir.
Yemekleri paylaşmak: Komşu ve misafirlere ikramda bulunmak, yiyecekleri israf etmeden paylaşmak, toplumda cömertlik ve yardımlaşma ruhunu güçlendirir.
Yemek sırasında şükretmek ve bitince dua etmek: Nimetlerin Allah’tan olduğunu unutmamak ve şükretmek, insanın tevazu ve farkındalık duygusunu artırır.
Bireysel açıdan, bu sünnetler insanı Allah’a yakınlaştırır, her lokmada O’nun lütfunu ve rahmetini anmayı sağlar. İnsana hem beden hem ruh sağlığı kazandırırken nefsi terbiye eder; ölçüyü, kanaati ve sabrı aşılar. Sofrada başlayan bu incelikler, insanın hayatının her alanına saygı, tevazu ve şükürle yansır. Toplumsal açıdan ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) nebevi sünneti, paylaşmayı, yardımlaşmayı, kardeşliği ve eşitliği teşvik eder. Sofranın etrafında toplanan insanlar arasında sevgi ve dayanışma bağı kurulmasına vesile olur. Aynı zamanda israfın önüne geçer, kaynakların bereketle kullanılmasını sağlar.
İnsanların arzuları sınırsız ancak kaynaklar sınırlıdır. Nimetler hususunda daima ölçüyü gözetmek, israftan kaçınmak gerekir. Bu bilinçle hareket edilerek gelecek nesillerin de hakkı gözetilmeli, bencillikten ve hoyratlıktan uzak durulmalıdır.
İslam toplumlarında misafir ağırlama geleneği, sofra adabıyla nasıl bir bütünlük arz eder? Misafirperverliğin dindeki yeri ve bu bağlamda sofranın rolü nedir?
Misafir ağırlamak, sadece bir gelenek değil imanımızın nahif bir tezahürüdür. Çünkü misafire gösterilen hürmet, ona verilen değer insanın kalbindeki inancın yansımasıdır. Bu sebeple misafirini hoş tutmayı istemeyen kimse, gönlünde hayırdan nasibini almamış demektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikram etsin.” buyurmuştur.
Misafire sunulan ikram, yalnızca sofra zenginliği değil evin ve ev halkının bereket, huzur ve hayır ile donanmasına vesile olan kutsal bir köprüdür. Toplumumuzda derin köklere sahip “Tanrı misafiri” ifadesi, aslında insanımızın misafire verdiği değerin ve saygının veciz bir ifadesidir. Zira misafirin duası, dualar içinde en makbul olanlar arasında sayılmıştır; onun gönülden edilen temennileri göklerin kapılarını aralar.
Peygamberimiz, misafirliğin üç günle sınırlı olduğunu, ev sahibinin bu süre zarfında elinden gelen tüm imkânları misafirleriyle paylaşması gerektiğini öğütlemiştir. Öte yandan, misafir de ev sahibinin hâl ve şartlarını gözetmeli, onu zor duruma düşürmemek için hassasiyet göstermelidir. Böylece karşılıklı saygı ve nezaket, iki taraf arasında mukaddes bir denge kurar.
Sofra başında yapılan dua ve zikirlerin manevi boyutu nedir? Bu dualar, yemeğin sadece fiziksel bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir ibadet hâline gelmesine nasıl katkıda bulunur?
Sofralarda yapılan dua ve zikirler, bize bu nimetleri veren Allah’ı hatırlatır. Böylece Allah’ı anar ve şükrederiz. “Birlikte ve besmele çekerek yiyiniz ki bereketli olsun. Allah (c.c.), yemek yedikten veya bir şey içtikten sonra kendisine hamdeden kuldan hoşnut olur.” (Müslim, Zikir, 89) buyuran Efendimiz (s.a.s.) bir başka hadis-i şerifte, “Suyu bir solukta içmeyin; iki veya üç nefeste için. İçeceğiniz zaman ‘Bismillah’ deyin. Bitirdiğinizde ise ‘Elhamdülillah’ deyin.” (Tirmizi, Eşribe, 13) hatırlatmasını yaparak yiyip içerken yerine getirmemiz gereken bazı noktalara dikkat çekmiştir.
Bir mümin, yapmış olduğu davranışları ve alışkanlıkları niyet ederek ve Allah’ı anarak ibadete ve kulluğa dönüştürür. İnsan hayatında önemli bir yer tutan yemek; Allah’ı anmak suretiyle bir ibadete dönüşmektedir.
Günümüz modern yaşam koşullarında, İslam kültüründeki sofra adabını ve değerlerini korumak ve yaşatmak için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
İnsanın yapısında mutlu olmak kadar başkasını mutlu etme; kendi derdinin paylaşılmasından mutlu olması kadar başkasının derdi ile dertlenmek de önemli bir unsurdur. Sofra adabı, kişilerin birbirini gözetmesi anlamına gelmektedir. Özellikle geleneksel kültürümüzde yer alan aynı tabaktan yemek yemek; fedakârlığın bir göstergesi olup paylaşmayı, birbirini gözetmeyi ve nefsani duyguları törpülemeyi bize öğretir.
İnsanın hayatı sadece maddi anlamda bir şeyler yiyip içmekten ve gezmekten ibaret değildir. İnsan olmak, yaşadığı hayatı bir anlam ve sorumluluk dâhilinde yürütmek, yediklerinin nasıl elde edildiğini yani helal ve temiz olmasını önemsemektir. İnsanın hayatta talep ettikleri ile hayatı uyumlu olmalıdır. Huzuru arar ama onu elde etmek için bedel ödemesi gerektiğini de bilir. Nefsine ağır gelir ancak elde edilenin, fedakârlık ve bedel ödemek suretiyle elde edildiği için kıymetli olduğunu da bilir.
İslam medeniyetinde sofranın bir eğitim alanı olarak işlevi var mıdır? Çocuklara sofra adabının öğretilmesinde ailelere ve topluma düşen görevler nelerdir?
Çocuklar her yönüyle önce anne babalarını örnek alırlar. Bundan dolayı anne babalar önce yaptıklarına sonra da konuştuklarına çok dikkat etmelidir.
Bir sahabe şöyle anlatıyor: “Ben Hz. Peygamber’in himayesinde yetişen bir çocuktum, yemek yerken elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Peygamberimiz bana şöyle buyurdu: Oğul, besmele çek sağ elinle ve önünden ye!” (Buhari, Et’ime, 2,3)
Sofranın hazırlanmasında cocuklara görevler verilmeli, yemeğe büyüklerden önce başlanmamalıdır. Ashaptan Huzeyfe (r.a.) şöyle anlatıyor: “Birlikte yemek yiyeceğimiz zaman, Peygamberimiz başlamadan biz elimizi yemeğe sürmezdik.” (Müslim, Eşribe, 102) Sahabe-i kiramın Allah Resulü’ne hürmeten tatbik ettiği bu güzel edep, yıllarca islam kültürümüzde ailelerde yaşatılmış ve devam edegelmiştir.
Yemek paylaşımı ve ikram kültürü, İslam’ın toplumsal dayanışma ve yardımlaşma prensipleriyle nasıl bir ilişki içindedir? Zengin ile fakirin aynı sofrada buluşmasının manevi ve sosyal anlamı nedir?
Allah nazarından yemeklerin en hoşu, üzerine uzanan ellerin çok olduğu yemektir. “Bir kişilik yemek iki kişiye, iki kişilik yemek dört kişiye, dört kişilik yemek sekiz kişiye yeter.” (Müslim, Eşribe, 179) “Zenginlerin davet edilip fakirlerin çağrılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhari, Nikâh, 72) Peygamber Efendimizin bu sözlerinden anlıyoruz ki müminler bir araya gelmeli ve buna vesile olan yemeği önemsemelidir. Çünkü müminler bir araya geldikçe zengin ile fakir, amir ile memur kaynaşmakta; birlik, beraberlik ve dayanışma artmakta dolayısıyla cemaat ruhu güçlenmektedir. İslam’ın amacı da gönülleri birleştirmek ve kardeşlik şuurunu kalplerde hissettirmektir.
Ayrımların yapıldığı sofralar amacını kaybeder ve amacını kaybeden davranışlar ruhsuzlaşır, güzellikten eser kalmaz. Böylece insanlar arasında gönül koymalar, incinip kırılmalar, ikilikler ve ayrışmalar ortaya çıkar ki bunun sonucunda İslam’ın istenen ve hedeflenen birlik, beraberliği ve dayanışma ruhu zarar görür, zamanla da kaybolur.
Helal gıda hassasiyeti, sofra adabının sadece yeme biçimiyle değil yemeğin kaynağıyla da ilgili olduğunu gösterir. Bu hassasiyetin Müslüman bireyin genel yaşam felsefesine etkisi nedir?
Kur’an-ı Kerim, yiyecek ve içecekle ilgili pek çok ilke koymuştur. Göklerde ve yerde mevcut olan tüm nimetlerin, Allah’ın rahmetiyle ve ihsanıyla insanlara sunulduğunu müjdelemiştir. Helal ve temiz olan rızık alanı geniş tutulmuş, insanlara sağlıklı ve temiz yiyeceklerden faydalanmaları emredilmiştir: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helal ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2/168)
Mümin için ne yediği, nasıl yediği ve yediğini nasıl elde ettiği önemlidir. Çünkü insanın maddi ve manevi hayatı bir bütündür; gördükleriyle, işittikleriyle ve yedikleriyle bütünlük arz eder. Özellikle maneviyatını, yediği gıdaların temiz ve helal olup olmaması etkiler. İbadetlere devam etmesi ve imanını artırması kişinin manevi hayatında huzuru yakalayabilmesi açısından önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semaya uzatarak, Ya Rabbi, Ya Rabbi, diye dua eder ama yediği haram, içtiği haram, giydiği haram (hasılı) kendisi haramla beslenmiş olursa böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim, Zekât, 19) buyurarak müminin kulluk hayatında helal gıda hassasiyetinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır.
Kur’an-ı Kerim, temiz ve helal olanı seçip yemeyi, nimetlere şükretmeyi ve bu şükrün karşılığı olarak salih ameller işlemeyi bir hayat düsturu olarak bildirmiştir. Bu sınırlar içinde, iyi ve temiz olan (tayyib) rızkın müminler için helal olduğu, pis ve kötü (habais) olanların ise haram kılındığı açıkça vurgulanmıştır.
Allah Teâlâ’nın insanoğluna sunduğu nimetler temiz ve sağlıklı şekilde tüketilmeli, bedenimize ve ruhumuza iyi gelenler tercih edilmelidir.


