GÖNÜLDEN GÖNÜLE UZANAN YOL
AFRİKA’DA BİR KALBİN UYANIŞI
Dr. Mehmet Fatih TUNÇ
DİB Başkanlık Vaizi
Zaman, kutsal günlerin eşiğine geldiğinde farklı bir ritme bürünür. Sanki kâinat, ilahi bir senfoniye kulak verir. Günler sıradanlığını terk eder, saatler daha yumuşak akar ve dakikalar dua ile dolar. Kurban Bayramı’nın yaklaştığı o mübarek vakitlerde, görünmeyen bir zarafet iner yeryüzüne. Gönüller hafifler, kalpler eski bir özlemi hatırlamış gibi titrer.
Kurban Bayramı’nın yaklaştığı bu eşikte semada yükselen dualar, meleklerin kanatlarında taşınır gibi yavaşça göğe yükselir, sonra rahmet taneleri gibi yeryüzüne düşer. Bu dualar kuru bir söz değil; her biri bir niyet, bir hasret, bir teslimiyettir. Zaman, artık sadece mekânın içindeki bir akış değil, ruhun içinde yankılanan bir çağrıdır. Sanki ezelden gelen bir nida, tüm kalplerin derinliklerine ulaşır: “Yaklaş, paylaş, affet, ver…”
Kalabalıklar arasında kaybolmuş benlikler birbirini bulur. Zengin fakiri, güçlü zayıfı, küçük büyüğü fark eder. İşte o zaman bir tebessüm ömür boyu hatırlanır, bir selam hayata tutunma ipi olur. Ve herkes bilir ki bu günler sadece kesilen kurbanlarla değil; kesilen bencilliklerle, kırılan kibirle, tamir edilen gönüllerle anlam bulur. Bu yüzden, semaya yükselen her dua, aslında bir kavuşmanın habercisidir. İnsanın Rabbiyle, kardeşiyle, vicdanıyla yeniden buluşmasının...
Ben de bir Kurban Bayramı’nda Türkiye Diyanet Vakfı gönüllüsü olarak kurban organizasyonunda yerimi aldım ve Afrika’nın iç bölgelerine doğru yola çıktım. Sıradan bir yolculuk değildi bu; kalplerin birbirini bulduğu, dillerin farklı ama duyguların aynı olduğu bir vuslattı.
Bir köyde kadim bir kabilenin kadın lideriyle tanıştım. Sanki o, bir halkın öykülerini taşıyan, tarihin derinliklerinden gelen bir figürdü. Her bakışında yorgun yılların izini görüyordum. Bir kadın, bir ana, bir lider olarak, hayatı yalnızca yaşamakla kalmamış; yaşadığı her anı bir miras olarak içselleştirmiş. Yıllar öylesine ağır bir yük gibi sırtına binmişse de o yükü taşıyan omuzlar hiçbir zaman çökmemiş. O an, gözlerinde bir boşluk, bir derinlik olduğunu fark ettim. Onun sessizliğinde kelimeler gereksizdi; bu sessizlik hiçbir kelimenin anlatamayacağı bir hikâyeyi fısıldıyordu.
Onda insanlığın ortak acılarının, sevinçlerinin ve umutlarının izlerini görmek mümkündü. Ve sadece o an değil; zamanın bütünsel gücü hissediliyordu. Bir gün, Allah’tan, adaletten, merhametten söz açıldı. Gözlerinde İslam’ın sadeliğine, Müslümanların ahlakına, kalpten kalbe uzanan o görünmeyen bağa duyulan bir hayranlık parlıyordu. Konuşmadan önce derin bir nefes aldı; sanki kalbinin en kuytusundan, yıllarca sakladığı bir hakikati serbest bırakmak ister gibiydi. Sonra içten ama titrek bir ifadeyle konuştu. Kelimeleri yavaşça döküldü dudaklarından; her biri sanki bir yükten arınır gibi... “Ben uzun zamandır İslam’ı merakla izliyorum.” dedi. Sesi hem bir itiraf hem de bir teslimiyet gibiydi. Sanki o an, yıllardır içinde taşıdığı bir arayış nihayet karşılığını bulmuştu. “Artık hazırım.” dedi. Bu iki kelime bir ömürlük bir arayışın, geceler boyu edilen samimi duaların, sessiz gözlemlerin ve derin bir teslimiyetin özetiydi. Bu sadece bir hazır oluş değildi; kalbin ilahi hakikate açılan kapısını aralamasıydı. Gönlünde yankılanan çağrının farkına varması, yıllardır uzaktan baktığı bir yolun artık kendisine ait olduğunu anlamasıydı. Onun “Hazırım.” deyişi, toprağın yağmura, gecenin yıldızlara, ruhun Rabbine kavuşması gibi bir buluşmaydı. O an orada zaman durdu, dünya sustu ve yalnızca hakikat konuştu.
Ve ben anladım ki bir insanı imana götüren yol, sadece bir hâldir. Turkuaz yelekleriyle Türkiye Diyanet Vakfı gönüllülerinin necip milletimizin vekili olarak orada bulunurken üzerlerinde taşıdığı hâl, onun kalbinde yankı bulmuştu. O an, zaman durdu. Kelimeler artık dünya dili değil, semanın diliydi: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”
Ben söyledim, o gözyaşlarıyla tekrarladı. Her harfi kalbine nakşoldu sanki. O an gördüm ki bir insanın gönlüne girmenin yolu, onun hayatına dokunmaktan geçer. Ve bizim taşıdığımız, bir duaydı, bir çağrıydı, bir insanı Rabbine yönelten sessiz bir fısıltıydı.
Sonra köylünün huzuruna geçtik. Liderleri, sakin bir sesle onlara artık Müslüman olduğunu ve İslam’ı din olarak kabul ettiğini söylediğinde bir gürültü koptu. Meğer bu, imanın ayak sesleriymiş; bir halkın asırlardır beklediği bir çağrının yankısıymış. Tercüman, köy halkının benim işaretimle şehadet getirmek istediklerini söylediğinde kulaklarıma inanamadım. O an, ne dünya vardı ne de zaman. Sadece anın kutsal sessizliği ve gözlerdeki kararlı inanç...
Ve sonra, sevinç gözyaşları arasında tüm köy bir arada aynı kalp atışıyla şehadet getirdik. Hep birlikte bir çığlık gibi yankılandı sözlerimiz:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”
Gönüllerde bir şeyler, bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişti. O anın güzelliği, kelimelerle anlatılamazdı. Bizim için o an, sadece bir başlangıçtı. Bir halkın yeniden doğuşunun, imanla hayat buluşunun anıydı. O an anladım ki iyiliği yayma gayreti ve paylaşma; gönle uzanan niyetin, insana yönelen şefkatin de adıdır.
Yalnızca bir ibadet değil; bir köprüdür kurban. Bu köprü, gönülden gönüle uzanır önce; sonra nesilden nesile geçer, asırları aşar. Ardından insandan insana varır; kalpten kalbe, dilden dile, bakıştan bakışa akar.
Sadaka bir selamla, bir bakışla, bir omuzla da verilir. Her küçük iyilik, yeni bir gönül köprüsüdür. Birinin hayatına bir umut tohumu eker, belki de o tohum bir gün kocaman bir sevgi çiçeğine dönüşür. İşte benim gönlümü; kardeşlerimin ise hayatını yeşerten bu tohum, paylaşmaktı.


