EVLİLİK ÜZERİNE…
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
İnsan yarımdır ve diğer yarısını bulduğunda tamamlanır. İnsanın iç dünyasındaki huzur ve hayatındaki nizam, büyük ölçüde noksanını ikmal etmesine bağlıdır. Bu açıdan evlilik, söz konusu tekâmül sürecinin önemli bir adımını ifade eder. İnsanın kemalat yolculuğunda aile kurumunun etkin bir rolü vardır. Gerçekçi bir anlayış, doğru bir tercih ve ulvi bir amaçla kurulan aile, kişinin noksanını tamamlar; onu ruhsal açıdan olgunlaştırır, huzur, güven ve esenlik iklimine ulaştırır.
İnsanın beşerî gereksinimlerini meşru yoldan temin edebilmesi, hayatını nefsanî dürtülerden müstağni olarak sürdürebilmesi ve neslini sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi, ancak aile kurumuyla mümkündür. Bu anlamda ailenin yerini dolduracak alternatif bir sosyal yapı bulunmamaktadır. Nitekim insanoğlunun yeryüzü serüveni aileyle başlamış ve onunla devam edegelmiştir. Bununla birlikte aile, insanın hayat yolculuğundaki en temel ihtiyacı olan huzur ve güven ortamının temin edilmesi bakımından da önemli bir işleve sahiptir. Ancak, ailenin bu işlevinin tam anlamıyla işlerliği, başta eşler olmak üzere aile bireylerinin birtakım sorumlulukları hassasiyetle gözetmesine bağlıdır. Bu bağlamda bir Müslümanın en temel sorumluluğu, İslam’ın aile adabı olarak teklif ettiği hukuki ve ahlaki ölçülere riayet etmektir. Zira hukukun ihlal ve ahlakın ihmal edildiği durumlarda aile hayatının kargaşa, kavga ve kriz ortamına dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Açıkçası sosyal hayatta huzur ve güvenin temeli, hukuk ve ahlaktır. Bu sebeple İslam, toplumun özü olan ailenin kuruluşundan işleyişine kadar her aşamasını hukuk kuralları ve ahlak ölçüleri ile çerçevelemiştir. Hiç şüphesiz bütün aile fertleri için ideal bir huzur ve güven iklimi, ancak söz konusu kural ve ölçülere riayet edildiğinde hâsıl olacaktır. Bu durum, aynı zamanda bu konudaki insan faktörünün önemini de ortaya koymaktadır. Zira aile kurumunun niteliği, onu oluşturan kişilerin inanç, bilinç ve kültür düzeyleriyle yakından ilişkilidir. Onun için güçlü, güvenli ve huzurlu bir aile yuvası kurma süreci, iyi bir eş tercihiyle başlar. İyi bir eş, iyi bir aile demektir. İyi bir aile de huzurlu bir hayat ve güvenli bir gelecek demektir. Bu anlamda, “…Evlenirken dindar olanı tercih et ki bereket/huzur bulasın.” (Buhari, Nikâh, 15.) nebevi tembihi, iyi bir aile kurmanın öncelikli şartı hususunda son derece değerlidir.
Eş seçiminde birincil kriter olarak tavsiye edilen dindarlıktan maksadın iman ve istikamet üzere bir hayat yaşama gayreti olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Dindarlığın en temel ölçütü ise kişinin Allah ile bilişsel, duygusal ve ruhsal irtibatıdır. İman ile tesis edilen bu irtibat, hayata söz, tavır ve davranış olarak yansır. Nitekim Allah’a yakinen iman eden bir kimse, O’nun her an kendisini murakabe ettiğinin farkındalığıyla dosdoğru bir hayat yaşama gayreti içinde olur. Hâliyle böyle bir kimsenin evliliği de ibadet bilincinin bir tezahürü olacaktır. Bu bilince sahip olan eşler, elbette evlilik akdine ve ahdine daima sadık kalarak birbirlerine huzur ve güven verecek; birbirlerini her açıdan tamamlamanın ve birbirlerinin vakarını, onurunu, haysiyetini korumanın gayreti içinde olacaktır. Böylece aile kurumu hem kendileri hem çocukları hem de toplum için bir huzur, güven ve sekinet membaına dönüşecektir.
Bu bağlamda iyi bir evliliğin ve mutlu bir ailenin pek çok emaresi vardır. Bunlardan en belirgini olan sekinet, eşlerin fizyolojik ve psikolojik açıdan teskin olması, dinginleşmesi ve ruhsal bakımdan olgunlaşmasıdır. Bu bir bakıma evliliğin en temel amacı ve en önemli hikmetlerinden biridir. “İçinizden, kendileriyle sekinet bulacağınız eşler yaratıp aranızda meveddet ve merhamet var etmesi, O’nun varlığının delillerindendir…” (Rum, 30/21.) ayeti, bu hakikate dikkat çekmektedir. Burada Cenab-ı Mevla, evliliğin teskin olma, ülfet bulma ve huzura kavuşma vesilesi olduğuna vurgu yaparken aynı zamanda “meveddet” gibi saf bir sevgiyi ve “merhamet” gibi iyileştirici bir değeri de varlığının bir delili olarak eşlere lütfettiğini haber vermektedir. Bu itibarla denebilir ki sekinet, meveddet ve merhamet, iyi bir aile kurumunun sacayağını oluşturmaktadır.
Diğer taraftan bu üç kavramın, mezkûr ayette birlikte zikredilmesi, aralarında bir illiyet ilişkisi bulunduğunu da düşündürmektedir. Esasen sekinet, meveddet ve merhamet arasında doğru orantılı bir etkileşim olduğu açıktır. Şöyle ki eşler arasındaki meveddet ve merhamet, aileyi bir sekinet limanı, bir huzur, güven ve mutluluk kaynağı hâline getirmekte; ailedeki sekinet de eşler arasındaki meveddet ve merhameti pekiştirmektedir. Bununla birlikte insanın psikososyal yapısı göz önüne alındığında söz konusu etkileşimde öncelikli ve baskın unsurun sekinet olduğunu söylemek de mümkündür. Zira sekinete medar olamayan bir aile yuvasında meveddet ve merhamet de barınamayacaktır. Dolayısıyla aralarında meveddet ve merhametin daim olması için eşlerin öncelikle duygu, düşünce ve diğer tüm gereksinimler bakımından birbirlerini teskin etmiş, birbirlerine huzur ve güven iklimi sağlamış olmaları önemli bir sorumluluktur. Bunu hakkıyla ifa etmenin yolu da eşlerin birbirlerini gerçek anlamda tanımalarından geçmektedir.
Bu anlamda birini tanımak, onun adını, memleketini, ailesini veya hayat kronolojisini bilmek değildir. Bilakis acılarını, korkularını, hüzünlerini, sevinçlerini, umutlarını bilmektir. Hassasiyetlerini, hayallerini, beklentilerini hissetmektir. Suskunluğunda bile onu duyabilmektir. Onunla kelimelere ihtiyaç duymadan konuşabilmektir. Böyle bir tanışıklık, eşlerin yolu birlikte yürüme ve her işe birlikte omuz verme iradelerini pekiştirecek; onları birbirlerinin kalbini telaş, endişe, öfke, korku, gam, keder gibi olumsuzluklardan korumaya sevk edecektir. Birbirlerine sekinetin kapılarını açacak olan bu irade ve yöneliş, nihayetinde aile ortamını huzur, güven ve esenlik iklimine dönüştürecektir. Aksi hâlde evlenmiş olsa da insan tamamlanmamış, yarım kalmış demektir. Bu yarım kalmışlık onu hayat yolculuğunda zayıf düşürecek, hırçınlaştıracak, hatta laçkalık, doyumsuzluk, açgözlülük gibi hastalıklara düçar ederek hem ailenin hem de toplumun bekası için bir tehdide dönüştürecektir. Geçmişten bugüne pek çok aileyi yoran, yıpratan ve parçalayan huzursuzluğun arka planında tam da böyle bir yarım kalmışlık vardır.


