KIRILGANLIĞIN TERAZİSİ
Seda Nur ÇETİNKAYA
Bazı sabahlar uyanmak değil de uyanıklığa katlanmak zor gelir insana. Perdeden sızan ışık, odanın sessizliğinde bir hakikat gibi asılı durur. Eşyalar yerli yerindedir. Her şey dışarıdan bakıldığında normal görünür. Bardaklar dizili, kitaplar rafında, perdeler hafifçe kıpırdıyor... Ama içeride, göğsün tam ortasında bir boşluk… Ne ses verir ne de belirgin bir ağrı bırakır. Ama oradadır. Varlığı görünmez, yokluğu taş gibi... Bir ağırlık gibi taşır insan onu. Adını bilmeden, sebebini sormadan, sadece taşır. Zamanla fark edersin ki bu eksiklik hissi, yalnızca büyük kayıpların değil, ertelenmiş duyguların da yankısıdır. Söylenmemiş bir cümle, yarıda kesilmiş bir bakış, cesaret edilememiş bir adım... Hepsi içimizde tortu bırakır. Suyun dibine çöken ama asla tamamen kaybolmayan tortular gibi. Ne zaman ki bir dalga geçer içimizden bir ses, bir koku, bir yüz işte o tortular karışır yeniden gün yüzüne. Ve biz, sandığımızdan daha kırılgan olduğumuzu anlarız.
İnsan kırılgandır. İnkâr etmenin, saklamanın, cilalamanın faydası yok. En dayanıklı görünenin bile bir yerinde bir çatlak vardır. En dik duran bile, gecenin bir yarısı kendi içindeki labirentte yolunu kaybeder. Bunu itiraf etmek zayıflık değil, bilgeliktir aslında. Çünkü insan, ancak kırılabilir olduğunu kabul ettiğinde güçlenmeye başlar. Güç, her şeyi bastırmakta değil; acıyı tanımakta, kabul etmekte ve onunla yaşamayı öğrenmektedir. Kendine yetmek meselesi de buradan çıkıyor. Ne büyük bir beklenti bu. Koca bir yük... “Kendine yet!” diyorlar. “Başkasına ihtiyaç duyma, dayanıklı ol, kendi başının çaresine bak.” Ama kimse sormuyor: Peki ya insanın, kendi kendisini taşıyacak hâli yoksa? Ya omuzlarındaki yük, tek başına taşınamayacak kadar ağırsa? O zaman ne olacak? Sessizce çöküp kalacak mıyız bir köşeye? Hayır. Aslında mesele tam da burada başlıyor. İnsan, tek başına tamamlanamaz. Başkasıyla değil, başkasının gözlerinde kendisini görerek, başka bir sesin yankısında kendi iç sesini duyarak çoğalır. Bazen bir cümle olur bu: “Ben de öyle hissediyorum.” Bazen bir sessizlik; sadece yanında durmak, hiçbir şey demeden. İnsan anlaşılmak ister. En karmaşık duygularının bile bir başkasında yankı bulmasını, bir sesin içindeki “sen de yalnız değilsin” vaadini... Fakat bu, her zaman mümkün olmaz. Çünkü dünya çoğu zaman hızlı, gürültülü ve acımasızdır. Kimse kimseyi duymaya vakit ayırmaz. Herkes kendi terazisini taşımakla meşguldür. Bu yüzden insan, zamanla kendi içine kapanır. Kırıklıklarını göstermemeye, duygularını parantez içine almaya, fazlalıklarını budamaya başlar. Sadeleşir ama eksilir. İçten içe yitirmeye başlar bir şeyleri. Belki kendiliğini, belki umutlarını… Yine de insan dirençlidir. Belki de en çok burada başlar direniş: Kendine rağmen ayakta kalmakta. Dışarı çıkıp hayata karışmakta, gülümsemeyi unutmamakta... Bazı sabahlar sırf bu yüzden değerlidir. Çünkü kendine karşı kazandığın bir zafer gibidir, küçük ama gerçek. Ve bu zaferlerin toplamı, yaşam dediğimiz büyük resmi oluşturur. İnsan zamanla şunu da öğrenir: Güçlü olmak, duvar örmekle değil, duvarların arkasını da gösterebilmekle ilgilidir. Ben iyiyim yalanının arkasında susan bir kalbin çığlıklarını duymak... Ve sonra cesaret edip o çığlığı kendine duyurmak. Bazen yazıyla, bazen müzikle, bazen sadece gözlerinle anlatmak. Çünkü bazı şeyler dile gelmez ama varlığı inkâr edilemez. Bir arkadaşınla konuşurken dilin sürçer de asıl söylemek istemediğin şey dökülüverir ağzından. İçinde tuttuğun o cümle, o kırılgan parça. İşte o an, gerçek bir temas gerçekleşir. İnsan, en çok o zaman kendine yaklaşır. Çünkü içindekiyle yüzleşmiştir. Kendi aynasına bakmıştır. O anlar çoğaldıkça hayat daha derin bir anlam kazanır. Bazen sadece bir defter açarsın. Sayfalarına dökülürsün. Kalem kâğıda değil, kalbine dokunur. Cümleler yuvarlanır içinden, nereden geldiğini bilmediğin imgelerle. Ve fark edersin: İçinde birikenleri söylemeden yaşamaya çalışmak, suskun bir yara gibi taşımaktır kendini. Konuştukça kabuk bağlar. Sustukça kanar. İnsanın iç dünyasında bir terazi vardır. Her gün yeniden kurulur. Bir kefesine kendini koyarsın, diğerine beklentilerini. Birine sabrını, diğerine kırgınlıklarını. Dengede tutmak zordur. Çünkü yaşadığın her şey, seni senden biraz daha uzaklaştırabilir. Ama bu teraziyi yargılayıcı değil, anlayıcı bir yerden tutmak gerekir. “Neden böyle hissediyorum?” demek yerine, “Bu his ne anlatmak istiyor bana?” diye sormak... Kendine merhamet göstermek. Çünkü kendimize acımasız olmayı en çok biz öğrenmişizdir. Bu yüzden bazı günler sadece oturmak gerekir. Bir çiçeğe su vermek, sokağın köşesindeki kediyi izlemek, sessizce pencereyi açmak… Bunlar küçük gibi görünür ama insanı insana bağlayan, ruhu yerle buluşturan şeylerdir.
Hayat, büyük kararlarla değil, küçük farkındalıklarla değişir. O farkındalıkların içinde, kırılganlığın da bir yeri vardır. Ve ona sahip çıkmak, kendine sadık kalmak demektir. Çünkü bazen kırılgan olmak, hayata daha çok dokunmaktır. Sertleşen eller değil, titreyen parmaklar anlatır hakikati. Güçlü görünmenin altında saklanan boşluğu değil, o boşlukla barışabilmiş olmayı ister insan. Çünkü o boşlukla yaşamak, insani bir deneyimdir. Herkesin içinde bir boşluk vardır. Ve o boşluk, zamanla biçim değiştirir. Bir tür odacık hâline gelir. İçinde sesini yankılayan bir mağara gibi. Kimi zaman acı, kimi zaman umut, kimi zaman yalnızlıkla dolar. Bir gün gelir, o boşluğa bir ışık süzülür. Hiç beklemediğin anda, hiç ummadığın bir yerden. Belki bir çocuk kahkahasıdır, belki eski bir mektup, belki yıllardır görmediğin bir dostun sesi. O ışık içeri sızdığında anlarsın: Hiçbir şey tamamlanmak zorunda değil. Hiçbir yara tamamen kapanmak zorunda değil. Ama hepsiyle birlikte yaşamak mümkün. Ve o gün, kendi terazini yargılamadan eline aldığında; yaşadıklarını, kırıldıklarını, affettiklerini ve affedemediklerini aynı kefeye koyabildiğinde, belki ilk kez kendi ağırlığınla barışmış olursun. Eksik ama gerçek. Yarım ama sahici. Çünkü kırılganlık bir eksiklik değil, bir varoluş biçimidir. Onu onurla taşıyabilenler, bu dünyayı biraz daha insanlaştırır. Ve belki de en çok onlar kalır hatırda, çünkü hayatın sert taşlarına rağmen, içlerinde bir yerleri yumuşak bırakabilmişlerdir.


