MÜSLÜMAN ANNE BABADAN DOĞMAK LÜTUF MU İMTİHAN MI?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İman, bir başlangıç noktasıdır. İnsan onunla yola çıkar, varoluşunun gayesini idrak eder ve hayatını anlamlandırır. O, yalnızca aklın tasdiki değil, aynı zamanda gönlün itminanı, hayat yolculuğunda karşılaşılan fırtınalarda sığınılacak en güvenli liman ve karanlıkları aydınlatan bir nurdur. İman, bireyin eylemlerine anlam ve yön verir; ibadetlere ruh, ahlaka sağlam bir zemin, zorluklara karşı sabır ve metanet, geleceğe dair ise tükenmez bir umut aşılar. Aynı zamanda iman, dünya hayatında mutluluğun ve ahirette de ebedî kurtuluşun anahtarıdır.
İman yolculuğunda herkes eşit başlangıç çizgisine sahip olmayabilir. İnsanoğlu, hayata gözlerini açtığında kendi seçmediği bir sahnenin içinde bulur kendini. Kimi zaman huzurlu bir köy evinde, kimi zamanda devasa metropollerin uğultulu karmaşasında açar gözlerini dünyaya.
Hayat yolculuğunun bu başlangıcında, bir annenin huzur veren ninnileri gelir kulaklarına. Bu sadece bir ninni değil, aynı zamanda şefkatin ve güvenin de en saf hâlidir. Bu hayata ilk bakışını atan göz için bir ışık, ürkek yürekler için teselli ve hayat yolculuğunun başlangıcında kulaklarda yankılanan huzur tınısıdır. Kulağına fısıldanan şeyler, onu ya bir caminin huzurlu gölgesine ya da bambaşka bir inancın iklimine taşır. Bu ilk dokunuşlar, hayatın tuvaline atılan ilk fırça darbeleri gibidir; bireyin dünyaya bakışını, değerlerini oluşturup onu benzersiz bir yolculuğa hazırlarken insanlık denilen o muazzam mozaiğe farklı bir renk, farklı bir desen katar. Şöyle buyurmaz mı Sevgili Peygamberimiz: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz, 92.) Bu, yaradılışın en saf ve en berrak hâlidir. Sonra onu kucaklayan eller, ona fısıldayan sesler, yani ailesi ve içinde büyüdüğü çevre, bu temiz sahifeye kendi harflerini işlemeye başlar.
Yüce dinimizin fıtrat adını verdiği bu temiz başlangıç, henüz hayatın renkleriyle boyanmamış, dünyanın sesleriyle şekillenmemiş, inanmaya eğilimli bir potansiyel taşır ve yaratıcısını bulmaya ayarlı pusula gibidir. Doğuştan iyiliğe, güzelliğe, hakikate ve inanmaya eğilimlidir. Bu sayfaya ilk dokunanlar, ilk harfleri yazanlar anne ve babadır. Çocuklar, anne babalarının ellerinde şekil alan ve gelişen filizlerdir. İlk suyunu onlar verir ve hangi gölgede büyüyeceğine onlar karar verir. Bu açıdan iman, çocuğun kulağına okunan ilk ezan, sofradaki şükür ve büyüdüğü evin atmosferinde yankılanan ilk sestir. Doğan her çocuk, ilk dinî eğitimini, aile içindeki yaşanmışlıklarla elde eder. Babanın alnını secdeye koyuşu, annenin ellerini duaya açışı, çocuk için en tesirli derstir. Böylece inanç, soyut bir kavram olmaktan çıkar, sevginin, şefkatin ve güvenin somut tezahürü hâline gelir.
Aile ocağında tüten manevi hava, çocuğun ruhunu ömür boyu ısıtacak ilk ateşi yakar. Bu ilk nakış, yalnızca aile ocağında işlenmez; doğup büyüdüğümüz sokağın sesleri, komşunun ikramı, minareden yükselen ezan sesiyle beslenir. Müslüman ailede dünyaya gelmek, fıtrat tohumunun çorak topraklara değil besmelelerle sulanmış, ezan sedalarıyla yeşermeye hazır mümbit bir toprağa düşmesi demektir. Bu bir insan için önemli bir kolaylık, lütuftur. Elbette ki insan, hayat yolculuğunun sonraki aşamalarında farklı yollara gidebilir ve inancını derinleştirebilir. Ancak ona hitap eden şefkatli bir annenin ilk sesi, hayatının fon müziği olmaya devam eder. Müslüman anne babadan dünyaya gelmek, iman edip İslam’ı kabul etmeyi kolaylaştırır ve insan için önemli bir lütuftur. Zira o, imanını ailesinden miras almıştır, gideceği yol bellidir.
İman etmede herkes eşit mi?
İman yalnızca Müslüman ailede doğan insanlara yönelik bir yükümlülük değildir. Her insan, yaratıcısını tanımak ve Allah’a iman etmekle mükelleftir. Ehl-i sünnetin iki ana damarından biri olan Matüridîlere göre yeri, göğü ve kendisinin yaratılışını gören kimsenin Allah’ı bilmeme konusunda bir mazereti olamaz. Bu noktada, bir insanın imanı elinde hazır bulurken diğerinin iman yolculuğuna bir sıfır geriden başlaması ilahi adaletle nasıl bağdaşır? Müslüman çevrede dünyaya gelmeyen, manevi yolculuğuna dezavantajlı başlayan birey ile Müslüman bir ailenin çocuğu aynı imtihana mı tabi olacaktır? Adalet, herkesi aynı imtihana tabi tutmak mıdır, yoksa herkese taşıyabileceği yükü vermek ve ona göre değerlendirmek midir? Müslüman çevrede yetişen birey, imanı hazır bulurken diğeri niçin imana erişebilmek için kurak çölleri aşmak zorundadır? Böylesi sorular, görünüşte haklı gibi görünse de unutmamak gerekir ki adalet, başlangıçların eşitliğinde değil yolculuğun samimiyetinde ve gayretin değerinde tecelli eder. Belki de yaşanan zorluk, imanın daha sağlam bir zeminde inşasına yol açacak, ruhu olgunlaştıracak, arayışı samimi kılacaktır.
İnsanın her durumunu bilen Allah, yaşanan bu zorlukları da bilecek, teraziyi kurduğunda, o sarp yokuşta hakikate uzanmaya çalışan bireyin samimiyetini de görecek ve ona göre karşılığını verecektir. Asıl olan yolun nereden başladığı değil kalbin samimiyeti, teslimiyeti ve gidilen yolun bizi nereye götürdüğüdür. Müslüman olmayan çevrede dünyaya gelen bireyin yolculuğu, sisli vadide tek başına yürümeye çalışan insan gibidir. Kalbinin derinliklerinde bir yaratıcıyı sezmek, arayış içine girmek, bulunduğu kültürü ve alışkanlıkları sorgulamak zor olsa da bunu yapabilmek, ciddi bir samimiyet ve cesaret ister; imanın daha samimi temelde oluşmasını sağlar. Çünkü bu, kişinin gerçekliğe ulaşmak için çetin yollardan geçmeyi, daha fazla soru sormayı, yaygın kabullerle, kültürel önyargılarla mücadele etmeyi de gerektirecektir. Ancak bu zorluklar, onun arayışını daha samimi, imanını daha köklü kılabilir. Sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah, her kalbi, her çabayı ve her samimi arayışı en iyi bilendir. Başlangıçtaki farklılıklar, belki de ilahi adaletin sonsuz merhameti ve bilgeliği karşısında yeniden anlam kazanacak, her kul kendi şartlarına göre, kendine özgü imtihanını yaşayacaktır. Çünkü Allah mutlak adalet ve hikmet sahibidir. Kimseye de taşıyamayacağı yükü yüklemez. (Bakara, 2/286.) Yetişkin insanın taşıyacağı yük ile bir çocuğun taşıyacağı yük aynı olmadığı gibi, değişik imkân ve bilgi düzeylerindeki insanların sorumlulukları da aynı olmayacaktır. Yükümlü olmanın şartı (akıl/buluğ) herkes için aynı olsa da bu yükümlülüğün boyutları, kişinin imkânlarına, vüsatine göre şekillenecektir.
Diğer taraftan iman etme/hidayet konusunda, ailenin ve çevresel şartların etkisi olabilse de iman özünde insanın iradesine dayanır ve özü gereği ihtiyari bir durumdur. Doğru yolu bulma ve iman etme, yalnızca coğrafi veya ailevi bir miras olmayıp insanın kendi tercihini ve gayretini de gerekli kılan bir durumdur. Tabii ki Müslüman bir ailede dünyaya gelmek, hakikate ulaşma noktasında önemli bir kolaylıktır ve bu, tohumun ekime hazırlanmış verimli bir toprağa düşmesi gibi bir şeydir. Ancak unutmamak gerekir ki tohumun filizlenip büyümesi ve meyve verebilmesi için yalnızca toprağın verimli olması yeterli değildir. Aynı zamanda tohumun kendi iç potansiyelini harekete geçirmesi, güneşten ve sudan istifade etmesi de gerekir. Çok olumsuz şartlarda bulunan bir tohumun da sonradan uygun şartlar oluştuğunda ağaca dönüşmesi ve meyve verebilmesi mümkündür. Burada belirleyici olan bireyin kendi iç potansiyeli yanında hakikati arama yolundaki samimiyet ve kararlılığıdır.
Yüce Allah, insanın özüne, doğruyu yanlıştan ayırt etme potansiyeli/fıtrat yerleştirmiştir ve insanda Yaradan’ın varlığına ilişkin fıtri bir arayış mevcuttur. İnsan, kendisine ilahi mesaj ulaşmamış veya ulaşan mesaj tahrif edilmiş olsa da kendisini var edeni arayıp bulmakla mükelleftir. Peygamber gönderilmeyen toplumlar bağlamında, “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra, 17/15.) ayeti, bazı yükümlülükler konusunda bir muafiyet sağlasa da bu, kişinin özünde var olan sezgi ve potansiyel ile yaratıcısını aramaya engel değildir. Bu arama çabası ve yöneliş bile başlı başına değer taşır. Bu durumda olan kişi samimi arayışına, fıtratına ne kadar sadık kaldığına, iyiliğe ve doğruluğa ne kadar yöneldiğine göre imtihana tabi tutulabilir. Bu nedenle onların özlerinde var olan o fıtri sese ne kadar kulak verdikleri önemlidir.
Daha fazla sorumluluk
Müslüman anne babaya sahip olmak, manevi yolculukta önemli bir kolaylık olsa da aynı zamanda önemli bir sorumluluk ve zorlu bir imtihanın başlangıcıdır. Bu, bir lütuf olsa da onu korumak ve sürdürebilmek de önemlidir. İçinde yaşadığı bu manevi iklim, bir lütuf olduğu kadar, aynı zamanda omuzlara yüklenmiş bir emanettir. İnsanın bu lütfu kalıcı zannetmesi, rehavete kapılması onu sıradanlaştırır. Bu ise inancın insanın gönül dünyasına kök salıp yeşermesini engelleyerek sadece atalardan intikal eden içi boş bir görünüme indirger. Hazır bulunan bu imana bilinçli bir sahiplenme ile amel ve güzel davranışlar eşlik etmezse gönül dünyasında bir karşılık bulmaz ve şekilden öteye de geçemez.
Bireyin imanın dönüştürücü gücünü hayatına yansıtması, ahlakını onunla güzelleştirmesi ve onu sadece bir kimlik kartı olarak değil varoluşunu anlamlandıran bir pusula olarak görmesi gerekir. Müslüman çevrede doğup büyüyen insanın, iman etme ve güzel davranışlarda bulunma sorumluluğu da erken başlar. Müslümanlığı en güzel şekilde temsil ederek yaşantısıyla iyi bir örnek olmak, Müslüman çevrede yetişmeyen insanlara ilahi mesajın doğru biçimde ulaşması açısından da önemlidir. Bu yapılmadığı takdirde “başlangıç avantajı”, kişinin ruhunu beslemeyen, onu daha iyi bir insan kılmayan, aksine onu atalete, tembelliğe sürükleyen bir engele dönüşebilir.
Görüldüğü gibi Müslüman anne babadan dünyaya gelen kimse için “kolaylık” görünen şey, aynı zamanda daha ince bir hesabı, daha büyük mesuliyeti de beraberinde getirir. Ona verilen bilgi ve imkânlar, bir avantaj olduğu kadar aynı zamanda emanettir. İnsanın emanete riayet etmesi, onu en güzel şekilde değerlendirmesi beklenir. Onun imtihanı, bu nimetlerin rehavetine kapılmamak, şükrünü eda etmek, öğrendikleriyle amel etmek ve başkalarıyla paylaşmaktır. Mesele kimin hayata avantajlı başladığı değil kimin, kendisine verilenlerle en iyi şekilde yarıştığı, fıtratına sadık kaldığı ve Rabbinin rızasını kazanmak için samimiyetle gayret gösterdiğidir. Bu hayat yolculuğunda aslolan, hangi noktadan başladığımızdan ziyade, hangi hedefe doğru, ne tür bir azim ve samimiyetle yürüdüğümüzdür. İlahi adalet, her bir bireyin eşsiz hikâyesini, tüm karmaşıklığı ve derinliğiyle kuşatır ve en nihayetinde herkes, sadece kendi kazandıklarıyla ve kendi imkânlarıyla hesaba çekilecektir. Bu bilinç hem sorumluluklarımızı idrak etmemize hem de Allah’ın sonsuz rahmet ve adaletine olan güvenimizi pekiştirmemize vesile olmalıdır.


