Makale

HER ŞEYİ DEĞİŞTİREN TEKNOLOJİ DEMOKRASİYE NE YAPACAK?

HER ŞEYİ DEĞİŞTİREN TEKNOLOJİ DEMOKRASİYE NE YAPACAK?


Ahmet Melih KARAUĞUZ


Çağlar önce Atina agorasında toplanan yurttaşlar, çakıl taşlarıyla oy vererek ortak kararlar alıyordu. Demokrasi, insanların aynı mekânda buluşup yüz yüze müzakere ettiği bir ortak akıl eylemiydi. Zamanla imparatorluklar genişledi, nüfuslar arttı ve doğrudan demokrasinin yerini temsilî sistemler aldı. Şimdi ise dijital devrim, binlerce yıllık yönetim tecrübesini tersine çevirme vaadiyle karşımızda: Blokzincir tabanlı oy sistemleri, yapay zekâ destekli karar mekanizmaları, DAO’lar (merkeziyetsiz otonom organizasyonlar) ve akıllı sözleşmeler sayesinde, “Her vatandaş doğrudan yönetime katılabilecek, aracı kurumlar olmadan demokratik bir ütopya kurulabilecek.” deniyor. Peki, bu vaatlerin ardındaki gerçek ne?
Teknolojinin önümüzdeki 10–20 yılda demokrasi ve vatandaş katılımı üzerindeki etkilerini Neil Postmanvari bir mercekten geçirirsek manzara pek de tozpembe görünmüyor. Her yeni teknolojik çağ, beraberinde büyük sözler getirdi ama aynı zamanda beklenmedik bedelleri de oldu. Blokzincir, yapay zekâ ve türevleri, demokrasiyi kurtaracak birer dijital kurtarıcı mı, yoksa kültürümüzü teknolojiye teslim eden yeni bir Teknopoli mi inşa ediyor?
Teknolojinin demokrasiye vadettikleri
Blokzincir teknolojisinin getirdiği en büyük yeniliklerden biri, kayıtların tüm kullanıcılar için sürekli erişilebilir ve değiştirilemez hâle gelmesidir. Geleneksel sistemlerde kayıtlar merkezî otoritelerin elinde tutulur. Blokzincir ise kayıtları tek bir merkezin kontrolünden çıkararak herkesin gözlemleyebileceği şeffaf bir platformda tutar. Böylece seçim süreçlerinde demokratik işleyişe zarar verebilecek ihtimallerin daha en baştan imkânsız hâle geldiği öne sürülmektedir. Vatandaşların, kullandıkları oyların gerçekten de kendi iradelerini yansıttığını anlık olarak denetleyebileceği, seçim sonuçlarının manipüle edilip edilmediğini kolayca sorgulayabileceği söylenmektedir.
Öte yandan, DAO’lar gibi yeni nesil dijital yapılar, demokratik katılımı tamamen dönüştürür. Geleneksel demokrasi modellerinde halk, seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetime katılır ve karar alma süreçlerinden büyük oranda uzaklaşır. DAO sistemlerinde ise aracılar veya temsilciler devre dışı bırakılır, vatandaşlar doğrudan doğruya karar alma süreçlerine katılırlar. Bu platformlarda herhangi bir temsilciye ihtiyaç kalmadan, kişiler doğrudan önemli politika, proje veya düzenlemeler üzerine oy kullanabilir, fikirlerini açıkça ifade ederek topluluğun kolektif iradesinin ortaya çıkmasına katkı sağlarlar. Böylelikle toplulukların gerçek anlamda kendi kaderlerini belirleme gücüne kavuştukları iddiasındadırlar.
Akıllı sözleşmeler ise hukuku ve düzenleyici işlemleri bambaşka bir noktaya taşır. Kanunlar ve yönetmelikler, blokzincir üzerinde çalışan ve otomatik olarak uygulanabilen bilgisayar programlarına dönüştürülür. Bu programlar sayesinde, kurallar yazıldığı andan itibaren değişmez hâle gelir ve herhangi bir insan müdahalesine ihtiyaç duyulmadan, otomatik bir biçimde uygulamaya konulur. Böyle bir sistemde yargı kararları veya kamu yönetimi işlemlerinde adam kayırma, rüşvet ya da yolsuzluk gibi sorunların tamamen ortadan kalkacağı iddia edilir. Çünkü blokzincir üzerinde yer alan kodlar dışarıdan müdahaleye kapalıdır; hukuki süreçler de otomatik olarak işletilir.
Yapay zekânın yönetime entegrasyonu, verimlilik ve nesnellik açısından büyük bir gelişim sağlar. Yapay zekâ, devasa boyuttaki verileri analiz ederek hangi politikaların toplum için daha faydalı olacağına dair objektif önerilerde bulunma iddiasındadır. Bütçe planlamasından şehir planlamasına, ulaşım sistemlerinden sağlık politikalarına kadar pek çok alanda algoritmaların, veriye dayalı, en verimli ve akılcı kararların alınmasına imkân tanır.
Bu vizyon, teknolojiyi demokrasinin nihai kurtarıcısı olarak sunuyor. Özünde iddia şu: Yeter ki doğru kodu yazalım, “mükemmel demokratik düzen” kendiliğinden tesis olacak. İnsanın zaafları yerini makinenin tarafsızlığına bırakacak. Ne de olsa blokzincir güvenilir kayıt tutar, yapay zekâ duygusuz ama adil karar verir, internet herkese sesini duyurma imkânı sağlar… Gerçekten öyle mi?
Karanlık taraf: Sorular ve soru işaretleri
Neil Postman’ın Teknopoli adlı eserinde ifade ettiği gibi teknolojik ilerleme her zaman Faustvari bir pazarlık anlamına gelir; yani teknoloji, toplumsal yaşama asla yalnızca basit bir eklenti veya çıkarma yapmaz, aksine tüm dengeleri değiştiren ekolojik bir dönüşüm oluşturur. Postman’ın verdiği çarpıcı örneklerden biri, matbaanın icadıdır. Matbaa Avrupa’da yaygınlaştıktan sonraki elli yıl içinde, kıta artık eski Avrupa’nın basitçe matbaa ile zenginleşmiş hâli değildi; kültürel, siyasi ve sosyal dokusu köklü biçimde başkalaşmış yepyeni bir medeniyete dönüşmüştü. Bugün biz de benzer türden tarihsel bir kavşaktayız. Blokzincir ve yapay zekâ gibi devrim niteliğindeki teknolojiler, pek çok sıkıntıya çözüm sunarken yepyeni sorunları ve içinden çıkılması güç paradoksları da beraberinde getirme riskini taşıyor. İşte teknolojinin demokrasi üzerindeki bu gölge etkilerine daha yakından bakmamız gerekiyor:
Öncelikle, blokzincir teknolojisinin temel vaatlerinden biri olan mutlak şeffaflık, mahremiyet ve kişisel gizliliğin sınırlarını belirsizleştirebilir. Her türlü işlemin, oyun veya kararın blokzincir üzerinde herkes tarafından izlenebilir ve silinemez kayıtlara dönüşmesi, vatandaşların özel yaşamının sürekli denetim altında olduğu, mahremiyetin tümüyle eridiği, “Büyük Birader” tarzı bir toplumsal gözetim düzenini gündeme getiriyor. Çünkü blokzincirin değiştirilemez doğası gereği, yapılan her bir işlem sonsuza dek kayıt altında kalırken vatandaşların siyasal tercihlerinden ekonomik faaliyetlerine kadar her türlü kişisel bilgi, şirketler veya devlet kurumları tarafından derlenip ayrıntılı biçimde analiz edilerek bireylerin farkında olmadan dijital olarak fişlenmesi gibi karanlık senaryoları mümkün kılabilir.
Diğer bir sorun alanı ise dijital manipülasyon ve bilgi kirliliğinin yeni biçimleridir. Dijital demokrasiye katılmak, fiziksel olarak seçim sandığına gitmekten çok daha kolay hâle geldiğinde, sahte, bot destekli veya yapay zekâ tarafından üretilmiş içeriklerin demokratik süreçleri tahrip etme potansiyeli dramatik biçimde artar. Generatif yapay zekâ teknolojileri, deepfake videolar, algoritma tarafından oluşturulmuş sahte hesaplar veya botlar gibi araçlar, kamuoyunu hızla ve yoğun biçimde yönlendirebilir. Kreps ve Kriner’ın belirttiği gibi böylesi dijital ortamlar büyük çaplı dezenformasyona ev sahipliği yaparak kamusal tartışma platformlarını zehirleyebilir ve gerçek vatandaş seslerinin bu gürültünün arasında kaybolmasına neden olabilir. Sonuç olarak demokratik temsil ve hesap verebilirlik ilkeleri zedelenirken toplumsal güven de ciddi anlamda zarar görebilir.
Teknolojinin demokrasiye getirdiği bir diğer paradoks da algoritmaların arkasında yer alan programcıların veya teknoloji şirketlerinin kontrolsüz iktidarıdır. Algoritmaların nesnel, tarafsız ve objektif olduğunu varsayıyoruz ancak gerçekte her algoritmanın ardında onu yazan, şekillendiren ve yönlendiren insanlar bulunur. Blokzincir protokollerini geliştiren mühendisler, yapay zekâ modellerini eğiten şirketler ve kodları belirleyen teknokratlar, böylece dijital çağda yeni türden iktidar merkezleri hâline gelirler. “Kod kanundur” sloganının altında gizli olan gerçek şudur ki “kodu kim yazarsa kuralları da o koymaktadır.” Evgeny Morozov’un eleştirdiği teknolojik çözümcülük tam da burada karşımıza çıkar: Sosyal ve siyasi sorunları teknik çözümlerle aşmaya çalışırken aslında programcıların veya teknoloji devlerinin kendi ideolojik varsayımlarını sisteme gizlice yerleştirmelerine izin veririz. Bu durumda karşımızda hesap verilebilirliği olmayan, denetlenemeyen, ancak toplum üzerinde ciddi etkiye sahip dijital bir oligarşi oluşur.
Bir başka önemli mesele, hesap verebilirlik ve sorumluluk kavramlarının giderek belirsizleşmesidir. Demokrasi, sorumluların hata yaptığında hesap vermesi üzerine kurulu bir yönetim biçimidir. Ancak DAO (Merkeziyetsiz Otonom Organizasyon) veya akıllı sözleşmeler gibi dağıtık sistemlerde kararları anonim kitleler, algoritmalar veya yazılım kodları verdiğinde hataların hesabını kimden soracağız? Bir blokzincir üzerinde geliştirilen bir yatırım fonunun yaşadığı krizi hatırlayalım: Akıllı sözleşmeler aracılığıyla yönetilen bu fon, bir hackerın kodlardaki açığı keşfedip 50 milyon dolarlık kripto parayı çalmasıyla çökmüştü. Krizin çözümü olarak ilgili blokzincir topluluğu, merkeziyetsizliğin temel felsefesine aykırı biçimde blokzincir üzerinde merkezî bir müdahale yaparak işlemleri geri aldı ve zararı telafi etti. Bu durum, en merkeziyetsiz yapılarda dahi kriz anında sorumluluğu üstlenecek merkezî bir insan faktörüne ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Ayrıca DAO üyelerinin kolektif biçimde aldıkları bir karardan dolayı hukuki sorumluluk ortaya çıktığında, Wyoming gibi eyaletler DAO’yu tüzel kişilik olarak tanıyarak belli temsilcileri yasal sorumlu olarak belirlemek zorunda kalıyor. Yani nihayetinde hukuk ve etik sorumluluğun yükü yine insana ait olmaya devam ediyor.
Dijitalleşen demokrasi süreçleri, yurttaşlık kavramının temel anlamını değiştirebilir. Dijital teknolojiler sayesinde demokratik katılım nicelik olarak artabilir ancak vatandaşların siyasal yaşama katılma biçimleri yüzeyselleşme riski taşır. Her politik sorunun sürekli çevrim içi oylamalara indirgenmesi, vatandaşların sorunlar üzerine derinlikli tartışma ve müzakere süreçlerini zayıflatabilir. Düşünmeden, hızla verilen evet-hayır oyları, düşünsel tembellik ve popülizm riskini artırarak vatandaşları ciddi karar alma süreçlerinden uzaklaştırabilir. Her gün önüne gelen onlarca çevrim içi referandumla karşılaşan bir vatandaş, zamanla bu yoğun katılım talebi altında yorulup ilgisini kaybedebilir; politika, derinlemesine tartışılarak değil saniyeler içinde alınan yüzeysel kararlarla şekillenebilir. Bu durumda, dijital teknolojilerin demokratik katılımı artırmak gibi bir amacı olduğu öne sürülse de ironik biçimde vatandaşları demokratik süreçlere karşı ilgisiz ve kayıtsız bırakma tehlikesi de ortaya çıkar.
Görüldüğü gibi teknolojinin demokrasiye getirdiği yenilikler aynı anda yeni açmazlar ortaya çıkarıyor. Neil Postman’ın uyarısıyla ifade edecek olursak; Teknopoli düzeninde kültür, kutsalı teknolojiye teslim eder, ona âdeta tanrı muamelesi yapar. Eğer blokzincir veya yapay zekâyı mutlak doğru ve tek çözüm mertebesine koyarsak demokrasiye ait insani ve etik boyutları ikinci plana itmiş oluruz. Oysa demokrasi, sadece bir oy sayma mekanizması değil, aynı zamanda bir değerler manzumesidir: Eşitlik, adalet, tartışma kültürü, azınlık hakları, uzlaşma… Bu değerler ne salt bir protokole indirgenebilir ne de bir algoritma tarafından tam olarak anlaşılabilir. Teknoloji bu değerlerin uygulamasını destekleyebilir, ama onların yerini alamaz.
Tarihten dersler ve sonuç
Tarih bize şunu öğretiyor: Her yeni iletişim ve bilgi teknolojisi, başta heyecan uyandıran demokratik fırsatlar sunsa da zamanla istenmeyen sonuçlar doğurur: Telgraf, 19. yüzyılda haberleri ilk kez anında ilettiğinde, insanlık “küresel köy” olacağız sanmıştı ama beraberinde dezenformasyonun ve anlamsız bilgi selinin de temelini attı. Televizyon ortaya çıktığında kitlelerin daha bilgili yurttaşlara dönüşeceği umuluyordu ama öyle olmadı. İnternet geldiğinde otoriter rejimleri zayıflatacak, bilgi özgürleşecek diye beklendi; bugün internet hem sivil toplumu örgütleyen bir araç hem de otoriterlerin gözetim ve propaganda aygıtı olarak çift yönlü bir kılıç hâlini aldı. Şimdi benzeri bir yol ayrımında, blokzincir ve yapay zekâ için benzer bir denge söz konusu: Bu araçlar demokrasiyi hem güçlendirebilir, hem de istismar edildiği takdirde onu zayıflatabilir.
Önümüzdeki 10–20 yıl içinde şehir yönetimlerinden ulus devletlere kadar pek çok alanda bu teknolojilerin etkisini göreceğiz. Otonom oy verme sistemleri, dijital vatandaşlık uygulamaları, belki yapay zekâ destekli politik danışmanlar hayatımıza girecek. Ancak toplumsal ilerleme, sadece teknolojik yeniliklerle ölçülemez. Neil Postman’ın ifadesiyle, “Teknopoli’ye direnmenin yolu, teknolojinin hünerlerini takdir ederken onu insanlığın en yüce amacı hâline getirmemekten geçer.” Yani, sorgulama yetimizi koruyarak ilerlemek zorundayız. Blokzincir tabanlı bir oylama sistemi kurduğumuzda, “Bu sistem gerçekten adil mi, herkes için erişilebilir mi, kültürel değerlerimizi gözetiyor mu?” sorularını sormalıyız. Yapay zekâ bir karar önerdiğinde, onun tavsiyesini koşulsuz uygulamadan önce demokratik denetim ve vicdan süzgecinden geçirmeliyiz.
Unutmayalım ki vatandaş katılımı dediğimiz olgu, teknik bir veri toplama işi değildir. Bir akıllı sözleşme, kanunun lafzını uygulayabilir ama etkilerini göremez. Bir algoritma, çoğunluğun eğilimini hesaplayabilir ama azınlığın çığlığını duyamaz. Demokrasiyi yaşatan şey, mekanik kod satırları değil etkileşimdeki insanlar, onların diyaloğu ve empatileridir.
Neil Postman’ın yıllar önce belirttiği gibi “Yeni bir teknoloji her şeyi değiştirir.” Ancak bu değişimin yönü, bizim değerlerimize sahip çıkıp çıkmayacağımıza bağlı olacak. Teknoloji, bir araç olarak kalıp insan onuruna ve toplumsal adalete hizmet ederse demokrasi de güç kazanacak. Fakat teknolojiye amaç muamelesi yapıp kültürümüzü ona teslim edersek bir Teknopoli karanlığına sürüklenmemiz işten bile değil.