ZAFERİN ANAHTARI SABIR
Dr. Mahmut KAYIŞ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثٖيرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواؕ وَاللّٰهُ يُحِبُّ االصَّابِرٖينَ
“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”
(Âl-i İmran, 3/146.)
On üç yıl süren Mekke döneminde Allah Resulü’nün ve ilk Müslümanların en önemli dayanağı sabırdı. Onlar, müşriklerin alay, istihza, tecrit, işkence ve cinayet gibi zulümlerine karşı sabır kalesine sığındılar. Sabrı kendilerine bir ışık ve kandil yaptılar. (Müslim, Taharet, 1.) Abdullah b. Mesud’un (r.a.) ifadesiyle sabrı, imanlarının diğer yarısı olarak görüp (Hâkim, Müstedrek, 4/1374.) istikbale ve ahirete öyle hazırlandılar. Uğradıkları sıkıntılardan dolayı asla ümitsizliğe kapılmadılar ve yılgınlığa düşmediler.
Uhud Savaşı’nın en karanlık anlarında Müslümanların zor zamanlardan geçtiği, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şehit edildiğine dair söylentilerin yayıldığı bir ortamda, Allah’a ve Resulü’ne verdiği söze tam bir sadakat gösteren yiğit sahabi Enes b. Nadr (r.a.) arkadaşlarına şöyle seslenmekteydi: “Eğer Allah’ın elçisi Muhammed (s.a.s) gerçekten öldürüldüyse şüphesiz onun Rabbi öldürülmemiştir. Resulullah hangi gaye ve amaç için savaştıysa biz de o uğurda savaşacağız, o ne uğurda şehit olduysa biz de o yolda can vereceğiz!” Ardından Enes b. Nadr (r.a.), kılıcına sımsıkı sarıldı ve tereddüt etmeden savaş meydanına atıldı. Allah yolunda şehit oluncaya kadar savaştı. (Taberi, Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’an, 6/99.)
Geçmiş ümmetlerin Kur’an’da anlatılan mücadeleleri, her zaman ve mekânda Müslümanlar için yol göstericidir. Onların güçlükler karşısında nasıl mücadele ettiklerine yönelik Kur’ani beyanlar, müminlere zorluklar karşısında nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini öğretmektedir. Bu duruşun ilk adımı Allah’ın dini ve rızası yolunda başa gelen sıkıntılardan dolayı asla gevşeklik göstermemektir. Nitekim gevşeklik, kişideki potansiyelin tam olarak ortaya çıkmasını engelleyen bir durumdur. İkinci adım ise cesaretini kaybedip ümitsizliğe düşmemek, yılgınlık ve zayıflık göstermemektir. Çünkü gevşeklik, ümitsizlik ve zayıflık gibi duygular ruhu ele geçirdiğinde, bu hâl neticede teslim olmayı ve düşmana boyun eğmeyi getirecektir. Zorluklar karşısında Müslümanın kalbini ve ruhunu doldurması gereken duygu, azim ve gayret olmalıdır. Sebeplere sarılmalı, üzerine düşen sorumlulukları en ideal şekilde yapmalı, güçlüklerin boyutu ne olursa olsun mücadeleyi elden bırakmamalıdır. (Enfal, 8/45.) Aksine zayıflık ve gevşeklik insanlar arasında yaygın hâle gelirse toplumlar kısa sürede yıkılıp gider.
Allah’ın elçisi, zaferin sabırla beraber (Tirmizi, Kıyamet, 59.) olduğunu haber vermekte, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Talut ve Calut kıssası da bunun bize apaçık bir örneğini sunmaktadır. Talut’un ordusunda bulunan bir kısım asker, çoğu arkadaşlarının gevşekliğe ve zayıflığa düşmesine rağmen direnmiş, sabretmiş ve savaşmaktan çekinmemişti. Allah’tan kendilerine sabır ihsan etmesi için niyazda bulunmuş, neticede Allah’ın izni ve yardımıyla muzaffer olmuşlardı. (Bakara, 2/249-251.) Kur’an ve sünnetin haber verdiği bu bilgiler, İslam coğrafyasının karşı karşıya kaldığı zorlukların ve sıkıntıların, ancak sabır zırhı ve sebat bilinciyle aşılabileceğini göstermektedir.
Zafere giden yolda Talut’un askerleri gibi güçlü bir imana, teslimiyete ve sabra sahip olabilmenin elzem olduğu aşikârdır. Ancak zor zamanlarda direnç ortaya koyabilmenin yolu da normal vakitlerde bir sabır eğitimi almaktan geçmektedir. Bu eğitimin birinci ve en önemli adımı, nefsin dinen meşru olmayan isteklerine karşı durmak, her daim nefisle ve onun kötü istekleriyle mücadele ve mücahede etmektir. Çünkü nefis aslında iyi ile kötünün mücadele ettiği mikro bir alandır. Mümin, fiziki düşmanın karşısına çıkmadan evvel manevi anlamda kendini güçlendirmeli, nefsinin kötü isteklerine karşı her daim teyakkuz hâlinde olmalıdır. Zira “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. Zavallı kişi ise nefsinin her türlü arzu ve isteklerine uyan ve buna rağmen hâlâ Allah’tan iyilik temenni edendir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 25.)
Müslümanın, Allah’ın emrettiği ibadetleri yapmaya devam etmesi, sabır eğitiminin diğer bir veçhesini oluşturmaktadır. Çünkü kul, ibadetlerini yapmaya gayret ettikçe bu ibadetler aynı zamanda onu inşa eder ve sabırlı kul olmada ona yardımcı olur. Bu çerçevede namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler aynı zamanda mümin için bir sabır ve irade eğitimi hâlini alır. Allah’ın rızasını kazanmak için namazını huşu içerisinde ikame etmeye çalıştıkça müminin tahammül etme yetkinliği güçlenir. Tuttuğu oruçla nefsi üzerindeki hâkimiyetini güçlendirip iradesini sağlamlaştırır. Çıktığı hac yolculuğu ve bu esnada katlandığı zorluklar, ondaki sabır ve fedakârlık duygusunu en yüksek seviyeye çıkarır.
Dünya hayatının gailesi içerisinde başa gelen olaylar, karşılaşılan zorluklar, üzüntüler ve kederler de sabır eğitiminin bir diğer yönünü oluşturmaktadır. Yüce Yaradan bu hâllerle karşılaşıp sabreden müminleri şöyle müjdelemektedir: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155.) Ayrıca mülkün sahibi olan Allah, çeşitli hastalık ve musibetlere duçar olan Hz. Eyyub’u (a.s.) sabırlı bir kul (Sad, 38/44.) olarak vasıflandırmış ve insanlara örnek olarak göstermiştir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) “Vücuduna batan bir diken bile olsa başına gelen her türlü musibet karşısında Müslümanın günahları affolunur.” (Buhari, Merdâ, 1.) buyurarak ümmetinin sabrettiği takdirde hangi müjdelere nail olacağını daha ayrıntılı olarak açıklamıştır.
Üç adımdan oluşan bu sabır eğitimine tam manasıyla riayet edip nihayete erdiren mümin kullar, Allah’ın izniyle geçmişte olduğu gibi bugün de zaferlere ulaşacaklardır. Çünkü onların kuşandığı sabır zırhı, İbn Kayyim’in dediği gibi tökezlemeyen bir at, keskinliği kaybolmayan bir kılıç, yenilmeyen bir ordu ve yıkılmayan sağlam bir kaledir. İşte bu ata binenler, bu kılıcı kuşananlar, bu orduya katılanlar ve bu kaleye sığınanlar Allah’ın izniyle hem bu dünyada hem de ahirette kazanacaklardır. (Âl-i İmran, 3/148.)


