Makale

KUSUR DİLİ VE ŞÜKÜR DİLİ

KUSUR DİLİ VE ŞÜKÜR DİLİ

Büşra ŞİŞMAN

İnsanlığın yıllanmış birikiminden hep duyageldiğim kadim bir bilgiyi, yaşadıkça, gözlemledikçe kendi idrakimden doğan bir hakikat olarak bir kez daha ediniyorum. O süzüle süzüle özü ortaya çıkan hakikat şu, tıpkı paranın birimi gibi iletişimin de birimleri mevcut. İletişimde dikkatimi çeken iki temel dil birimi var. Dil birimi diyorum çünkü iletişim, dil üzerine bina edilir. Anlamak ve anlaşılmak gayedir iletişimde. Bu hep dil ile olur, bazen ağzımızın içindeki kemiksiz yapısıyla bir oraya bir buraya dönüp duran et parçasıdır bu dil. Bazen çehresidir insanın, o çehredeki bir bakıştır, bir gülüştür ya da bir kaş çatıştır. Bazen sadece omuza dokunan bir eldir, bazen de çevrilen bir baştır, silkilen bir omuzdur, kenetlenen kollar, kilitlenen bacaklardır. Çeşitlendirmek pek mümkün bu listeyi lakin hepsi dönüp dolaşıp iki dilde toplaşır. Bu dillerden ilki, bir bütün içindeki küçücük eksiği bulmaya odaklı olan kusur dilidir. Doksan dokuzu tam ve güzel olan bir şeyin bir tanesi eksik ya da kusurluysa sadece o dile getirilir bu iletişim dilinde. Diğer kısım görülmez mi? Belki görülür ama büyük ihtimalle bu birimi kullananlar için geçer akçe değildir, görülse de önemsenmez, yok sayılır. Çünkü bu dili konuşanların memnuniyeti, işin kusursuz olması ile mümkündür.

Ha bir de “zaten yapması gerekeni yapmış”tır, bu dili konuşanların anlayışınca, ne gerek vardır ki dile getirmeye? Bu dilde güzelliklere karşı sessizlik en büyük payedir ancak kusur bulunsa muhakkak söylenmelidir. Çevresini sessizliğiyle ödüllendirir bu dilin insanları. İyi bilin ki kusur aramış ve boş kalmış gözleri gizli bir kızgınlıkla gözlerinizde çivilenmiş ve dudaklar kıpırdamak isteyip de malzeme bulamamış olduğundan öylece şaşıp kalmışsa işte o zaferin nişanıdır, sizin için.

Şu da altı çizilesi bir gerçektir, bir insanın dili kusur dili ise bu dilden kendisi de fazlaca nasiplenir, siz hiç bakmayın o dışarıdan dik ve kendinden emin duruşlarına, en ağır eleştirileri yine kendilerine yöneltir bu insanlar. Ama kendi hatasını kabul etmek, onların dilinde zayıflık manasına geldiğinden ve zayıf görünmek de onlar için bir kusur sayıldığından, içlerinde olanı biteni hiç çaktırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Hatta muhatabının kusurlarını gözüne sokarak kendi kusurlarını gölgede bırakmaya çalışırlar. Biraz da egolarını tatmin ederler, belli belirsiz, kendilerine “Bak bir sen değil, herkes kusurlu.” dercesine.

Eğer uyanık olup muhatabınızın bu dilini fark edemezseniz kendinizi onun gösterdiği eksiklikten ibaretmiş gibi görüp tüm enerjinizi, hevesinizi, değerinizi o küçücük eksik için kurban vermek zorunda kalabilirsiniz. Siz de zamanla körleşirsiniz, iyi ve güzel yönlerinize.

Ya da tam tersini düşünelim; belki de bu kusur dili sizi esir almıştır da çevrenize hep bu dilden yayın yapıyorsunuzdur ve kendinizi, eşinizi, arkadaşlarınızı, çocuklarınızı hep bu kusurlar ile ölçüp biçip kıymet(sizliğ)ine not veriyorsunuzdur. İnsan, kendisine bir nebze kördür, başkasını değerlendirmek kolaydır da kendini bilmek zor zanaattır. O sebepten iğneyi kendine batırmak lazım, çuvaldızı başkasına batırmadan önce.

İşte böyledir kusur dili, esir aldı mı bir insanı, ne tuzu kalır hayatın, ne de tadı. Kendi zindanının duvarlarını örer, dilinden düşen her bir tuğla ile. Bir diğer dil var bir de en başta dediğim gibi o da şükür dili. Az da olsa gayreti fark eden, kusurlu da olsa işin güzel yanını görebilen ve gösterebilen, az ile mutlu olmayı bilen, minnet duygusunu yüreğine azık edenlerin dili. Kusur dilinin hissettirdiği suçluluk hissinin aksine, emniyet ve kabul hissettiren bir dil.

Ataların, “Marifet iltifata tabidir.” sözü pek bir mana içerir. Kusur dili, var olan enerjiyi çekip aldığı gibi insanın kaçındığı şeyi başına çağırır âdeta, daha kötü sonuçlara zemin hazırlar. Şükür dili ise yaydığı pozitif enerji ile hep daha fazlasını kendine çeker. Şükredilen nimetin artması ya da teşekkür edilen insanın daha fazlasını vermeye can atması gibi.

Şimdi burada durup bir ayna tutmalı kendine insan. Çünkü söz, özü değiştiremiyorsa heba olmuştur. İşte bu yüzden bir pratik çözüm de koymalı şuracığa. Bir kâğıt kalem alıp kullandığımız dilin röntgenini çekmeli. Gün boyunca en çok hangi kelimeler dökülüyor dilimizden, en sık hangi ifadelere sığınıyoruz? Bir bir yazmalı. Kusur ifadeleri mi bir diken gibi yetişmiş kavram bahçemizde, yoksa şükür ifadeleri mi? Kelimelerimiz can mı vermiş bir gönle, yoksa canını mı almış bir çehredeki tebessümün? Derin derin bakmalı önümüzdeki röntgen filmine. Ve şükür alıştırmaları ile başlamalı her bir yeni güne. Alıştırmalı insan hem özünü, hem sözünü, güzeli görmeye, eksiği bazen görmezden gelmeye.

Sahip olduğu her şeyin, önce yokluğunu tahayyül edip sonra varlığının sevincini tatmalı ve şükretmeli, teşekkür etmeli ve kusur dilini bırakıp şükür dilini aktive etmeli.