Makale

Bir Salgından Bir Sevdaya

Bir Salgından Bir Sevdaya

01.03.2020

Sabah uyandığımda telefonuma onlarca mesaj gelmişti. Çoğunu okumadan sildim, hepsi neredeyse birbirinin aynıydı. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaş da mesaj atmış “Gelme durumunuz nedir?” diye soruyordu. Cevap yazdım: “Öyle bir gündemimiz yok, Rabbim hayreylesin”. Ve akşam oldu. Sık yapmadığım bir şeyi yapıp haberleri seyrediyorum. Son dakika haberlerinde Türkiye 17 Nisan’a kadar uçuşları kapattı diyor. Korkuyor muyum, endişeye mi kapılıyorum, annelik içgüdüsü mü bilmem, o zamana kadar olmayan bir panik kaplıyor beni. Sabah sekizde başlayacakmış uygulama . Gurbetteyiz uzaktayız ve gönül bağı ile bağlı olduklarımız dışında burada kimsemiz yok. Yoğun bir duygusallık sarıyor beni, ilk kez gurbetlik hissine bürünüyorum. Şimdi ne yapmalıyım bilmiyorum. Biletlere bakıyoruz. Gece Türkiye’ye giden bir uçak var ve boş yer mevcut. Rabbim yine bir çıkış yolu gösterdi diye geçiriyorum içimden bin şükürle. Bir taraftan telaş bir taraftan ferahla hızlıca havaalanındayız. Her şey çok normal gözüküyor. Gümrükten de geçince nedense rahatlamam lazımken sıkılıyorum. Bekliyoruz, uçuşa daha var, erkenden gelmişiz. Beklemeye devam, çok uzun sürüyor, her bekleyiş gibi. Gelen giden uçak yok. Yolcular arasında tedirginlik başlıyor. Her kafadan sesler çıkıyor. Kaç saat geçti normal uçuş saatinden. Hâlâ gelen uçak yok. Allah’tan çocuklar oturaklarda yorgunluktan uyuyakaldılar. B planımız yok. Sadece yurda dönmek istiyoruz. Maskeli insanlar var bekleyenler arasında . Maske bulamamıştık biz ve şu an madem gidemeyeceğiz çok da önemli değilmiş maske bulamamak diye düşünüyorum. Sonunda uçak geliyor. İnsanların o anki mutluluklarını sanırım hiç unutmayacağım. Ve birbirlerine öncelik vermelerini de zor zamanlarda bile gösterdikleri erdem diye kodlayacağım. İşte uçaktayız, ben tek oturuyorum. Çocuklar arkada . Prosedür gereği bir bilgilendirme formu dağıtıyorlar. Formun Türkçe hazırlandığını görmek o atmosferde bana lahuti bir şeymiş gibi geliyor. Yanımda kalem yok. Çantamda hep bir kalem bulundururdum, kalemim şimdi neden yok sorusu meşgul ediyor beni. O kadar mı tedirgin olmuştum, hiç fark etmemişim. Bir formu ilk defa gözyaşları ile dolduruyordum. Bir taraftan da yanımdakilere belli etmeme telaşındayım. Kimlik ve iletişim bilgilerini istiyor ve ikamet adresini. Adresi bilmiyorum. Ne yazacağım diye düşünürken çocukken köyümüze gelen mektupların üzerine “falancanın eliyle” ibaresinin yazıldığı aklıma geliyor. Tam öyle değilse de tuhaf bir adres yazıyorum “caminin karşısında” notunu parantez içine yerleştiriyorum.

İnişte İstanbul yazısını görünce ana kucağı gibi ılık bir duygu sarıyor etrafı. Herkes alkış tutarken ben hamd derdindeyim. Şimdi ne olacaksa olsun. Memleketin havası tüm havamızı anında değiştiriyor. Güneşli bir bahar sabahı hoş geldiniz, iyi ki geldiniz, der gibi karşılıyor bizi. Bir de İstanbul’un kokusu eklenince sormayın gitsin keyfimizi. Nihayet evdeyiz. Telefon yine mesajla dolmuş. Sağ olsunlar. Salgından dolayı devletimizin uyarılarını emir telakki edip kendimizi eve kapatıp kimseyle görüşmüyoruz. Evde karantinadayız. Hoş geldin beş gittin yok. Gelip gitmek yok. Yapacak çok iş var, okunacak çok kitap, çocuklarla oynanacak çok oyun var. Birlikte olmaya hasretiz zaten nicedir. Beşinci günde bir telefon geliyor. Arayan bir doktor hanım, uçakta doldurduğumuz form ellerine ulaşmış ve iyi olup olmadığımızı soruyor. Doktorun sadece ilk cümlesini duyabildim. Sonra için için ağlamaya başladım. O an aidiyet duygusunun tesiri altında olduğumdan ne kadar güçlü bir duygu olduğunu fark edip hiçbir şey duymadığımı hissediyorum. Sanırım tam olarak nasıl bir his olduğunu anlatamayacağım. Doktorun sorular sorduğunu sonradan fark ediyorum. Bir sorun olursa hemen kendisini aramamız gerektiğini ve kendisinin de her gün arayacağını söylüyor. Telefonu kapatıp kapatmadığımı ya da kapatırken hoşça kal deyip demediğimi bile hatırlamıyorum. Yahu devlet dediğin bunun için var. Tabii ki vatandaşına hizmet edecek ne var bunda ağlanacak değil mi? Değil kardeşim değil, o iş öyle değil işte. “Allah devletimize zeval vermesin.” cümlesi tüm hücrelerime nüfuz ediyor. Aidiyet kurduğumuz taraftan bu hassasiyet yine tarifi imkânsız duygulara sürüklüyor beni. Zaten var olduğumuz köklerimize daha da bağlıyor. Ve iyi ki gelecek yerimiz var diyorum. İyi ki vatanımız var. İyi ki devletimiz sağ. İyi ki milletimiz salim. İyi ki buradayız. İyi ki... Hamdolsun.

Sümeyra Çelik