Makale

GÖÇMEN KUŞLAR

GÖÇMEN KUŞLAR

Handan ERDOĞAN
Türkiye Diyanet Vakfı Sosyal İşler Görevlisi


Bir gün Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde yaşayan bir aileyi ziyaret etmek üzere yola çıkmıştık. Ocak ayı olması sebebiyle hava dondurucu derecede soğuktu ve bu soğuk insanın kemiklerine işliyordu. Ziyarete gittiğimiz üç katlı binanın duvarları neredeyse karla kaplanmış, ağaçlar bembeyaz dallarıyla görsel bir şölen yapıyor gibiydi. Küçük, gri kapıyı çaldığımızda karşımıza kimin çıkacağını bilmiyorduk. Kapı hafifçe aralandı, kocaman iki gözle karşılaştık. Kız çocuğunun üzerindeki kırmızı çiçekli elbise, yerlere kadar uzanıyordu. “Mamaaa!” diye içeriye doğru seslendi, annesinin kapıya gelmesiyle annesinden izin alarak biz de içeri girdik.
Ev o kadar soğuktu ki nefesimiz buharlar oluşturuyordu. Yere serilmiş küçük kilimin üzerinde kenarları şekil verilerek, özenle kesilmiş gazete kâğıdı duruyordu. Kâğıt tabaklar birkaç kez kullanılmaktan artık eğilmiş, şekil değiştirmişti. Tabakların içindeki ekmeklerin üzerine biraz salça sürülmüş ve salçanın üzerine yuvarlak limon dilimleri yerleştirilmişti. Çay bardakları özenle kenara dizilmiş, belli ki bir yemek hazırlığı yapılmıştı.
Aile reisi Muhammed Bey, bizi sıcak bir gülümseme ile karşıladı. Hemen sohbete başladık. Türkiye’ye nasıl geldiğinden, evi nasıl bulduğundan ve iş arama sürecinden bahsetti. “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sorduğumuzda bize, inşaatta bekçilik yaptığını ve bunun geçici bir durum olduğunu ifade etti ve şu şekilde devam etti: “Ben burada inşaatta bekçilik yaparak geçimimi sağlıyorum. Şimdilik işim bu fakat yaptığım en önemli şey çocuklarıma zor zamanlarda bir baba nasıl davranır, ailesini nasıl mutlu eder, nasıl bir arada tutar onu öğretmek. Bu paha biçilemez bir eğitim süreci. Sonuçta bizler bu dünyaya her şartta nasıl insan kalabiliriz, yaşama nasıl tutunabiliriz kaygısı ve göreviyle birlikte geliyoruz. Sahneler kalıcı değildir, sürekli değişir fakat başrol olan babalık annelik ve evlatlık rolleri hiç değişmez. Benim çocuklarım savaşın çocukları. Peki ülkemizi neden terk ettik? Namusumuz ve şerefimiz için. En önemlisi de çocuklarımın akıbeti tehlikedeydi, onların geleceğini düşünmek zorundaydım. Vatanımızdan kısa bir süreliğine çıktık. Şu an kan kaybediyoruz ama bu süreğen olmayacak çünkü tekrar güçlenebilmek, cehaletin karanlığını bilgi ile yenebilmek, bize bunu yapanlara hesap sorabilmek, toparlanıp ayağa kalkabilmek için üzerimizde biriken tozları silkeleyecek kaybettiğimiz kanı ve gücü yeniden kazanacağız. Bir zamanlar eşimin ve benim binlerce öğrencimiz vardı. Bizler üniversitede bölüm başkanıydık. İkimiz de altı yabancı dil biliyoruz ve mütercim/tercüman sertifikamız var. Bu da insanın yaşamındaki sürpriz gelişmelerden biridir. Allah’tan hiçbir zaman umudumuzu kesmedik. Aile bütünlüğümüzü koruyarak zorlukların üstesinden gelmeye çalıştık. Kimi zaman işsiz, kimi zaman aşsız kaldık ama küçücük midemizin açlığını ruhumuzdaki huzurla besleyebildik her zaman. Biz karanlık bir yoldayız. Eşim, bu süreçte tüm yetkileri devrettiğim yöneticimdir. O ne pişirir, önümüze ne koyarsa biz onu yeriz. Bizim ışığımız, annemizdir. Onun sezgileri, sevgisinin gücü, koruması, şefkati ve ilgisi bizim güç kaynağımız hatta reaktörümüzdür. Ne zaman sorunlardan bunalsak onun yanına gider; tüm sıkıntılarımıza çözüm getiren, gamımızı, kederimizi vakum gibi çeken enerjisine kendimizi bırakırız. Çocuklarımız bizim neşe kaynağımız. Bütün olumsuzluklara rağmen çatımızın altında onların çocukça kahkahalarını, neşelerini duymak, güzel bir dünya oluşturdukları oyunlarına şahit olmak ve çocuk ruhlarını diri tutmak, bu sayede mutluluğumuzu daim kılmak istiyorum. Biz her gün yavrularımıza sorarız: ‘Bugün hangi sorunla başa çıktın ve en önemlisi yaşadığın sorunlar senin için ne kadar önemliydi?’ Bizler, sağlıklıysak, inanıyor, şükrediyor ve zikrediyorsak, olmayana gam beslemiyorsak ‘güçlüyüz’ demektir. Bu, bizim hayata tutunma, hayattan keyif alma yasamız ve mirasımızdır. Çocuklarımıza bunu öğretir ve hiçbir zaman unutmamalarını tembih ederiz. İşte bu günlerde biz böyleyiz. Gurbetin mutfağında sabır pişirip iman gücü ile yiyoruz, güzel günler yakında biliyoruz.”
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 16; Buhari, Edeb, 13.) buyurmaktadır. Bizler bazen sevince bazen kedere şahitlik yapıyoruz. Anlık çözümler üretebilmek, bu insanları, topluma ve insanlığa kazandırabilmek adına çabalıyoruz. Umutlarının tükendiği yerde beklenen olmak ve karşındaki muhatabın “Seni bekliyorum.” sözü bizi gayretlendiren en önemli nokta oluyor.
Diyanet Vakfımız sayesinde birçok insanla tanıştım, evlere ziyarete gittim. Dillerinde tek dua “Allah razı olsun.” İşte tüm yorgunlukların ve zorlukların ilacı! İslam’ın en güzel yanı yardımlaşma ve değer vermedir. Faydalananlar ve fayda sağlayanlar adına Vakfımızı en güzel şekilde temsil etmek, bize emanet edilen yardımların en doğru yere gitmesini sağlamaktır yol haritamız. Bu meslekte tatil kavramınız yok, iyiliğe yol vermeliyiz. Elimizden geldiğince çok insana ulaşmaya çalışmalıyız.
Aslında dünyanın en büyük kalp nakli operasyonu bizde. Bazen bir yaşlı teyzenin kalbini bazen de bir çocuğun kalbini alır kendi kalbimizi ona veririz. Her alışverişte bir iz kalır bizde. Bu da kelimeler ile anlatılamaz ve ancak yaşanır bir his. Birçok yaşam hikâyesi var bu süreçte karşımıza çıkan. Bu hikâyelerin kimi derin izler bırakır kimi gülümsetir, bazısı da derdiniz kederiniz olur. Bizler için beklenen olmak aslında sanıldığı kadar kolay değil.
Yüce Yaratan, inşallah hepimizin kalbine merhamet hissi koyar. Dilerim bizler de birer ensar olup yardıma muhtaç muhacir kardeşlerimizin yaralarına Asr-ı Saadet’teki gibi derman oluruz.