Makale

Ahmet Yenilmez ile Sanat Hayatı Üzerine

Söyleşi: Mahir Kılınç

Ahmet Yenilmez ile Sanat Hayatı Üzerine

Ahmet Yenilmez, 20 Aralık 1966 yılında Ordu’nun Karaağaç köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, orta ve lise eğitimini Ordu’da tamamladı. 1978 yılında Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu Deneme Sahnesi’nde tiyatroya başladı. 1983 yılında Karadeniz Bölgesi tiyatro festivalinde Cevat Fehmi Başkut’un Ölen Hangisi adlı oyunuyla en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü kazanan Yenilmez, 1985 yılında 9 Eylül Üniversitesi tiyatro kolunu kurdu. Üniversitede okurken birçok tiyatro oyununda oynadı.

Ahmet Yenilmez, 1987 yılında Hasret Sahnesi kadrosuna girerek profesyonel oldu. Bu ekip bünyesinde Yusuf Yüzlüler oyununu yazıp oynadı. 1992’de Kültür Bakanlığı bünyesinde Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri, 1996’da Medeniyetinizden İstifa Ediyorum oyunlarını oynadı.

Yenilmez, 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gösteri Sanatları Merkezinde Genel Sanat Yönetmen Yardımcılığı görevini sürdürdü. 1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Muammer Karaca Tiyatrosu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1998 yılında Sarıyer Belediye Tiyatrosunun kuruluşunda yer aldı. 1999-2000 yılında, kendi yazdığı Milenyum Eşiğinde Türkiye isimli tek kişilik oyununu sahneledi. 1998 yılında Deli Yürek adlı dizide “Sabri”; 2002 yılında Ekmek Teknesi adlı dizide “Celal” tiplemesiyle adından sıkça söz ettirdi.

Ahmet Yenilmez, “Yenilmez Sanat Merkezi” adı altında oyunculuk ve yazarlık atölyesinde genel sanat yönetmenliği yapmaktadır.

Çocukluk yıllarınıza kadar uzanan, yaşam şekli olarak nitelendirdiğiniz tiyatro maceranız nasıl başladı ve bugünlere nasıl geldiniz?

Bendeniz Ordu ili Karaağaç köyünde doğdum. Dedem merhum Ahmet Yenilmez, cumhuriyetin ilk eğitmenlerinden olup köyümüze ilk camiyi ve okulu yaptıran kişidir. İlkokulu köyüm Karaağaç Köyü İlkokulunda merhum dedemin de öğrencisi Osman Kurucu öğretmenim nezaretinde okudum. O yıllarda ben daha tiyatro seyretmemişken öğretmenimizin yönettiği Millî Mücadele’mizi anlatan Yarım Osman isimli tiyatro oyununda rol aldım. Hatta oyunda kullandığım sakalı da koyunların tellere takılan yünlerinden kendim yapmıştım! Daha sonrasında ortaokul ve lise tahsilimi yapmak için Ordu merkeze taşındık ve ben, ülkemizin 1930’lu yıllarından bu yana hiç perde kapatmamış (Buna Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları da dâhil) OBBKT (Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu) Deneme Sahnesine girip tiyatro eğitimi aldım. Daha sonra 1983 yılında Cevat Fehmi Başkut’un Ölen Hangisi isimli eserinde “Reşit Ahmet Forsaoğlu” rolüyle “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü aldıktan sonra tiyatro artık bendeniz için bir yaşam şekli oldu. Tek hayalim, o günlerde nüfusu 45 bin olan Ordu’dan büyük şehirlere gidip tiyatro yapmak oldu. Neden konservatuvara gitmediğim sorusu akıllara gelebilir. O zamanlarda sanat, konservatuar gibi okullar belirli bir kesimin gidebileceği okullardı. Üniversite sınavında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini kazandığımda, “Evet, oldu!” demiştim! Tabii Dokuz Eylül Üniversitesi, bünyesinde konservatuvar barındırsa da Ege Üniversitesinden daha yeni ayrılmış, imkânları kıt bir okuldu. Lakin dönemin şartları ve bendenizin dertleri kendi imkânlarımla tiyatro yapmaya beni mecbur kılmıştı!

Toplumun derdiyle dertlenen ve bunu sanatına yansıtan usta bir oyuncusunuz. Rol aldığınız dizilerde, filmlerde oynadığınız karakterlerin çoğu unutulmadı. Sizin için unutamadığınız, unutamayacağınız oyun hangisi ve size gelen rol tekliflerini neye göre değerlendirip karar veriyorsunuz?

Allah’a hamdolsun ki Allah beni istemediğim bir rolü oynamak mecburiyetinde kalmakla imtihan etmedi! Bunda, hep bir derdi anlatma gayretimin de çok etkisi olmuştur muhakkak. Rızık Allah’tandır; bir şekilde karnınızı doyuruyorsunuz lakin işim benim yaşam şeklim olduğundan elbette oynadığım rolleri bilerek oynamışımdır. Dizi filmlerde Ekmek Teknesi isimli dizideki “Celal” rolü, değil bana, dünyada pek az sanatçıya nasip olacak bir roldür. Tiyatroda oynadığım rollerin hikâyesini hemen hemen hepsini kendim yazmışımdır lakin ülkemizde ilk olma özelliği olan Mehmet Akif Ersoy’un hayatından kesitleri anlatan Safahat adlı oyunumda Akif’i ve ölümünün 100. yılında 81 il, 100 noktada sahnelediğim Usta oyunumdaki Abdülhamid Han’ı canlandırmış olmak, bendeniz için onur olmuştur. Özellikle de 12 Eylül Darbesi’ni ve başta Mamak Askerî Cezaevi olmak üzere birçok cezaevinde çekilen çileleri anlatan, Kırılan Güller isimli oyunun gönül dünyamda çok ama çok özel bir yeri vardır.

“Sanat hayata ayna tutar.” der William Shakespeare. Sanatınızı bu farkındalıkla icra ettiğinizi biliyoruz. Şu ana kadar hangi konularda sanatınız ile topluma ayna tuttuğunuzu düşünüyorsunuz?

Başta da dediğim gibi hemen hemen tüm dizi, sinema ve tiyatroda benim bir derdim vardır anlattığım. Mesela ülkemizin ilk Çanakkale Zaferi dizisi Kınalı Kuzular (2007, TRT1 13 Bölüm), Çanakkale Savaşı’ndaki birçok bilinmeyeni gündeme taşıdı. O tarihe kadar Çanakkale Şehitliği’ne ziyaretçi sayısı yılda 150-200 bin iken o yıl 2 500 000’e çıkmıştır! Safahat, Mehmet Akif’in diliyle bugüne bakmamızı sağlamış, Usta tiyatro oyunum da merhum Sultan’ın maariften tutun da kültür sanata, bayındırlık ve sağlığa varıncaya kadar neler yaptığını göstermiştir. Yaptığım işlere bakarsanız bir nevi hafıza yenilenmesi ve geleceğe bir vesika olma özelliği taşımakta.

Aziz şehitlerimizin kanlarıyla yazdığı Çanakkale Destanı’nı Türkiye’de Kınalı Kuzular adıyla ilk defa diziye dönüştürdünüz. Tarihimizle ilgili bu türden projeleri nasıl buluyorsunuz ve hangi çizgide seyretmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Öncelikle Halil İnalcık hocanın bizzat bana söylediği şu sözü arz etmek isterim “Romanı yazılmayan tarihi filme, tiyatroya aktaramazsınız!” Tarihimizle sanat çalışmalarından önce edebî metinlerin yani roman ve hikâyelerinin yazılması lazım. Yapılanlar, her şeye rağmen, en azından insanımıza tarihi sevdiriyor, gündemde tutuyor.

Şehitlerle tapulayıp mabetlerle mühürlediğimiz Anadolu coğrafyası, medeniyetleri rahminde taşımış bir coğrafyadır. İlk kardeş kanı, bu topraklara düştü. Kazma, toprakla bu coğrafyada buluştu! İlk para, bu topraklarda icat oldu. Bu coğrafyanın hikâyesinin anlatılması sadece bizim için değil, insanlık açısından da çok önemlidir. İnsanlık, Anadolu’nun değerlerinden uzaklaştıkça kendi fıtratından uzaklaşmakta.

Yarınlar için toprağa tohum ekmeye devam ediyorsunuz ve bu bağlamda kendi memleketinizde doğanın içinde, örnek olabilecek nitelikte bir sanat merkezi açtınız. Sanat merkeziniz ve işleyişinden biraz bahseder misiniz?

Sanat merkezimiz, ülkemizde “Geleneksel Türk Tiyatrosu” alanında eğitim veren hemen hemen tek müessese. Bununla asla övünmüyorum aksine bundan acı duyuyorum. Kırka yakın konservatuar ve güzel sanatlar fakültemiz var hiç olmazsa bir tanesi “Geleneksel Türk Tiyatrosu”na ayrılabilirdi. Evet, doğduğum köye bir atölye açtım çünkü benim memleketim yay germeden, ok atmadan yurt tutulan ender yerlerden biridir. Kültür eşittir tarımdır. Ben de bu topraklarda bu çalışmayı yapmaya çalışacağım inşallah. Ailelerin çocuklarını alacağım; onlar yataklarını kendileri serecek, toplayacak, folluktan yumurtalarını alacaklar; çiçekleri, böcekleri, hayvanları tanıyacaklar; kitap okuyup, film seyredip, müzik dinleyecekler; her günlerini de ya bir resim tablosu ya bir müzik parçası ya da bir kompozisyon olarak anlatacaklar. Ben de onların yeteneklerini gözlemleyip ailelerine bir rapor sunacağım. Böylece çocuklarımız “bakan, gören” insanlar olacaklar.

Son dönemde Mehmet Akif’in hayatında çok önemli kesitleri kronolojik olarak verdiğiniz oyunla II. Abdülhamid’i anlattığınız Usta adlı oyunlarınız çok revaçta. Bu oyunları sergilemeye sizi sevk eden unsurlar nelerdir ve bu bağlamda millî ve manevi değerler konusunda hassasiyeti olan bir sanatçı olarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Çünkü dün bugünü hazırladı, bugün de yarını hazırlayacaktır. Biz bu zamana kadar dünü bilmediğimiz için bugünlerde bocalıyoruz. Gerek Sultan II. Abdülhamid Han olsun gerekse Mehmet Akif Ersoy, dünün temellerini atan ustalardı, biz bu ustaları layığı veçhiyle bilmezsek yarınları nasıl teslim edeceğiz? Siz hemen hemen her alanda ustalarınızı nesillerinize anlatamazsanız birileri gelir, kendi ustalarını sizin nesillerinize anlatır ve yetişen nesillerin adı sizden lakin karakteri başkalarından olur. Bakınız, Sultan II. Abdülhamid Han olmasaydı Millî Mücadele’nin verilmesi ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması o kadar zor olacaktı ki… Çünkü Sultan 719 okul açmış ve Millî Mücadele’yi veren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadroların hepsi Sultan’ın açtığı okullardan mezun olmuşlardır.

Merhum Mehmet Akif Ersoy, cepheyi görmeden Çanakkale Şehitleri şiirini yazıyor çünkü Teşkilat-ı Mahsûsa’nın görevlendirmesiyle o tarihte Necid Çöllerinde. İstiklal Marşı karşılığında verilen parayı, dul kadınların ve genç kızların meslek edinmesi için açılan okula bağışlıyor. Bu ülke, merhum Akif’in oğlu Emin’in açlıktan İstanbul Karaköy’de bir çöp bidonunun dibinde öldüğünü, bizim Safahat oyunumuzdan öğrendi. Cenazesine bir tek devlet görevlisinin, (pardon gelenleri fişleyecek hafiyeler hariç) katılmadığını da oyunumuzdan öğrendi!

Mutluluğumuzu arttıran bir diğer durum ise Mehmet Akif’in 27 Aralık 1936’da son nefesini verdiği İstanbul Beyoğlu İstiklal Caddesi Mısır Apartmanı’nda bar olarak kullanılan dairenin bizim oyun sonrası topladığımız imzalarla, bugün sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, “Mehmet Akif Ersoy Müzesi” olarak tahsis edilmiş olmasıdır. Hamdolsun…

Tiyatro, dizi ve sinemanın yanı sıra geleneksel halk tiyatromuzda yer alan meddahlık geleneğini sürdürdüğünüzü görüyoruz. Yeni nesillere aktarılması gereken bir oyun olan meddahlıktan ve onun sizin nazarınızda ki öneminden bahseder misiniz?

Meddahlık, geleneksel Türk tiyatrosunun en eski tarzlarından biri. Bunun yanında meddah bir birikim, yaşadığın toplumu, zamanı çok ama çok iyi bilmenizi gerektirir. Dilinizi, insanınızı çok ama çok iyi tanımanız lazım.

Sahne sanatlarının dışında farklı mecralarda yazılar kaleme aldığınızı biliyoruz. Ahmet Yenilmez’e göre yazmak mı zor, oynamak mı?

Derdiniz varsa bırakınız zor olmasını yazmak sizin için elzem oluyor. Yazmak, benim hayatımın merkezi. Yazdıklarım tüm sermayem, mirasım, hayalim çünkü ben onları anlatıyorum.