Makale

Fıkranın Düşüncesi Düşüncenin Fıkrası

Fıkranın Düşüncesi Düşüncenin Fıkrası

Dr. Hafsa Fidan Vidinli

Fıkraların düşündürürken güldürdüğünü hepimiz biliriz. Nasreddin Hoca’nın “Papağan ile Hindi” fıkrası da böyleleri arasında.

Malum, Nasreddin Hoca bir gün pazara gittiğinde bir papağanın çok yüksek fiyata satıldığına şahit olur. Şaşırır şaşırmasına ama kanatlı türünden kendi kümesinden bir hindiyi kaptığı gibi pazara getirir ve papağanın satış fiyatının çok üstünde bir fiyat isteyerek etrafa seslenmeye başlar. Meraklı müşteriler Hoca’nın başına toplanır, “Bu hindiye neden bu kadar çok para istiyorsun?” diye sorarlar. Nasreddin Hoca da az önce bir papağanın çok yüksek fiyata satılmasını örnek gösterir. Etrafındakiler ikna olmazlar tabii, “Ama o papağan konuşur.” diye itiraz ederler. Nasreddin Hoca durur mu, “Bu hindi de düşünür.” diyerek itirazları bastırır.

Bu fıkra, ilk bakıldığında Nasreddin Hocanın aleyhine görünen şartları kıvrak zekâsı ile lehine yorumlama çabasının bir ürünü gibi görünse de bir başka açıdan bakıldığında durum farklıdır. Aslında fıkra, düşünme eyleminin papağan gibi konuşabilme yeteneğine sahip olmaya evla görülmesi gerektiğini ima etmektedir ve belki de dönemin papağanlarına bir gönderme kabilindendir. Öyle ya nihayetinde bir papağan, sadece etrafında sık sık duyduğu birkaç kelimeyi taklit ederek telaffuz edebilir. İnsanlar bağlamına taşıdığımızda fıkra, papağan gibi duyduğu, bildiği birkaç cümleyi telaffuz etmektense düşünce sürecini olabildiğince derinleştirerek yol almak, daha evladır demektedir.

Düşünme üzerinde çokça düşünen filozoflardan Schopenhauer, “Eğer bir insan düşünmek istemezse bunun en güvenli yolu, her boş vaktinde eline bir kitap alıp okumasından geçer.” der. Bu düşünce ilk etapta üzerimizde fıkra etkisi yapsa da Schopenhauer bu konuda çok ciddidir. Ona göre insan ne kadar çok okursa o kadar az düşünür. Zira düşünmek için bilgilerin büyük oranda yaşamdan devşirilmesine ve bir anlamda sindirilmesine ihtiyaç vardır. O, yaşamdan devşirilen düşüncenin, karşımızda duran çok güzel bir tablo gibi olduğunu, renk uyumu, ışık-gölge ve diğer özellikleri bakımından mükemmel olduğunu söyler. Buna karşılık bütün meziyeti çokça okumak, sistematik eğitimden geçmek ve öğrenim görmek olan kişilerin zihin ürünlerinin anlamdan yoksun bir palete benzediğini savunur. Evet, görünürde palette bütün renkler mevcuttur fakat o, asla anlamlı bir eser gibi durmamaktadır.

Geçen yazılarımda da olduğu üzere yine geçen günlere bir döneceğim. Geçen gün, ancak gelip geçmediği için bugünümde beni ziyarete gelen gün, lise yıllarında aynı sıraları paylaştığım bir arkadaşım “O yıllarda ne güzel münazaralar yapardık, ‘Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi bilir?’ ne çok tartışırdık değil mi?” dedi. Ben de “O soruların cevabını hâlâ arıyoruz galiba.” dedim. “Nasıl canım? Hiç de bile, tabii ki çok gezen bilir!” demez mi? Öyle ya, arkadaşım münazarada gezen tarafın savunusunu yapmaktaydı. Yıllar sonra parkta hoş sohbet gezerken hâlâ o tarafta galiba diye düşündüm ve ekledim: Schopenhauer’a bu soruyu soracak olsaydık galiba cevabı “Çok düşünerek çok gezen bilir.” olurdu. Çünkü o, hayatlarını okuyarak geçirenleri, bildiklerini kitaplardan elde edenleri, bir belde hakkındaki bilgiyi seyyahların anlattıklarından öğrenenlere benzetir. Bu kişiler belde hakkında çok şey söylüyor olabilirler. Ancak orada yaşamadıkları için bu bilgileri sığdır.

Şimdi düşündüm de, konu üzerinde hâlâ düşünmek mümkün. Bilginin yaşandığı zaman gerçekten bilinebileceğine ben de kaniyim. Ancak yaşananlardan ne bilinebileceği de insanın okuyarak, düşünerek, sorular sorarak, bilinç açıklığını zamanla kazanarak elde edebileceği bir kazanım değil mi? Bazen insanlar çok şey yaşar, çok şey görüp geçirirler. Ancak o yaşantıların onlarda bir bilgi hazinesine dönüşebilmesi için de bir bilinç açıklığı belki bir tür zihni patika gerekir. Çok okumak mı, çok gezmek mi, çok yaşamak mı, çok içselleştirmek mi? Sorular daha da uzayıp gidebilir. Zannımca okuduklarını yaşayan, yaşadıklarını da okuyan bilir ve sanatkârane bir düşünür olabilir. Sizce?