Makale

Asr-ı Saadetten Günümüze Hz.Peygamber Sevgisi

Asr-ı Saadetten Günümüze Hz. Peygamber Sevgisi

Doç Dr. Hüseyin ALGÜL
Uludağ Üııiv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Sevginin Önemi

Sevgi, Allah Tealâ tarafından iyi eğilimlerin beslenmesi ve gelişmesinin sağlanması için insan ruhuna İhsan edilmiş dinamik bir unsurdur. Bu sevgi; Allah sevgisi, peygamber sevgisi, insan sevgisi, canlı-cansız bütün varlıklara beslenen ilgi ve sevgi halkaları tarzında birbirini takip eden entegre bir bütünlük içindedir.
Bunlar arasında Peygamber sevgisi, kişiyi, muhabbetullah’a, O’nun rızasına ve insanlarla diğer mahlûkata beslenecek ilgi, şefkat ve merhamete götürür. Yani peygamber sevgisi, her iki tarafa da çıkışı olan manevî bir köprü durumundadır. Bu sevgi insanı dinamik, güçlü, güvenli, metanetli, mutlu, hoşgörülü, îsar ve ihsan sahibi kılar.
Hak Tealâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammedi De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...’ (1) Yine Kur’an-ı Kerim’de Rasül-i Ekrem (s.a.s.)’in ’Büyük bir ahlâk üzere olduğu" (2) belirtilmekte ve "Andolsun ki, Allah’ın Rasulünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umar olanlar için ve Allah’ı çok zikredenler için bir örnek vardır" (3) buyurulmaktadır. Bu anlamda Hz. Peygamber’i sevmek demenin, onun hayatını örnek almak, tavsiyelerine uymak demek olduğunu anlıyoruz.
Asr-ı Saadet
Burada, kısaca, bütün sevgi ve heyecanlarımızın manevî kaynağı olan Asr-ı Saadet’ten bahsetmek istiyoruz:
"Asr-ı Saadet" deyimi, Rasül-i Ekrem (s.a.s.)’in peygamberliğinden ölümüne kadar geçen süreyi ifade eder ve "mutluluk devri, kutlu zaman dilimi, mutluluk ve bahtiyarlık çağı" anlamına gelir. Hz. Peygamber’e muhabbette kenetlenen Asr-ı Saadet nesli, birbirini severler, ihtiyaç sahiplerini barındırırlar, ihtiyaçlarını giderirler. îsar ve ihsan sahibidirler. Yani ihtiyaç sahibi bile olsalar muhtaç din kardeşlerini kendilerine tercih ederler ve bundan dolayı gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymazlar. Zühd ve takvada önderdirler. Yaptıkları işi en güzel bir şekilde yapabilme hassasiyeti içinde olurlar. Asr-ı Saadet insanı en üst düzeyde birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma bilincine sahiptir. Rasül-i Ekrem (s.a.s.)’e "Atını denize bile sürsen peşinden geliriz!" diyecek kadar itaat ve sadakat sahibidir. Her an canı ve malı ile cihada hazırdır. Gündelik hayatta dürüsttür; hile yapmaz, zulmetmez, haksızlığa rıza göstermez. Büyüklerine hürmetli, küçüklerine şefkatlidir. Teşebbüs, azim ve sebat sahibidir. Yalan söylemez, gıybet ve dedikodu yapmaz. Eksik aramaz. Din kardeşinin ayıbını teşhir etmez, aksine örter. Komşusu açken kendisi rahat uyuyamaz. Öğrenir, öğretir, dinler, öğrenene ve öğretene destek verir, ilim ve kemâl ehline saygı gösterir. Muhabbeti, riyadan arınmış halis sevgiye dönüştürür.
Bize düşen de aynı sevgi dünyasına girebilmek ve onların duygularını paylaşabilmektir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde şöyle buyurmaktadır: “ (Islâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır...1’ (4)
Eğer Peygamber (s.a.s.)’i gerçek muhabbetle seven bu Asr-ı Saadet neslini tanıyabilirsek, biz de aynı muhabbet ummanına girme bahtiyarlığına erer, bunun tatlı rüyasını görebilir ve ayet-i kerimede beyan buyurulan ‘...onlara güzellikle tâbi olanlar..." sırrına erebiliriz.
Şimdi bu Asr-ı Saadet neslinden ve bu neslin sevgi denizinden birkaç damla sunmaya çalışalım:

Asr-ı Saadet’te
Sevgi Damlaları
Hz. Enes ve Annesi Ümmü Süleym
Önce Enes b. Malik Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadisi nakledelim: Bir gün bir zat gelip, Peygamberimize kıyametten sordu. Peygamberimiz (s.a.s.) ise ona; "o saate, o güne ne hazırladın?" dedi, adam, “hiçbir şey hazırlamadım. Yalnız ben Allah ı ve Peygamber (s.a.s.)’i severim" dedi. Rasul-i Ekrem de, "öyle ise sen sevdiklerinle beraber olacaksın" buyurdu. (5) Enes b. Malik (r.a.) diyor ki: "Hz. Peygamber in, sevdiklerinle berabersin müjdesine sevindiğimiz gibi hiç bir şey bizi sevindirmedi". Ve sözlerini şöyle devam ettiriyor: "Ben, Peygamber (s.a.s.)’i, Ebu Bekir’i, Ömer’i severim. Onlara olan bu aşk ve muhabbetim sebebiyle kıyamette onlarla beraber olacağımı Allah’ın inayetinden umarım. Onların hayır işlerine benzer hayır ve ibadet işlememiş olsam bile (verilen müjdeye göre onlara beslediğim muhabbet sebebiyle) bu ümidimi yitirmem."
Bu hadisi rivayet eden Hz. Enes’in annesi, Ümmü Süleym (r.a.)’dir. Bu hanım, ilk dönem İslam hanımları arasında dinî selâbeti, fıtrî zekâ ve metanetiyle tanınmıştır. Bu anlayışının bir gereği olarak kocası Malik’ten ayrılmıştır. Çünkü Malik, müşrik idi. Bu sıralarda Hz. Peygamber, misafir olarak Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin evinde kalıyordu. Henüz, kendisi için yapılacak olan Mescid-i Nebînin bitişiğindeki evlerine taşınmamıştı. Bu esnada Ensar’ın çeşitli kollarına mensup aileler Rasûlüllah’a sıra ile yemek getiriyorlardı, hediyeler sunuyorlar, o da bunların azı ile yetinerek geri kalanını yoksul muhacirlere dağıtıyor, bazen de onları çağırıp müştereken aynı sofrayı paylaşıyorlardı. Ümmü Süleym (r.a.) ise kocasından ayrılmıştı, maddî açıdan yoksul bir durumdaydı. Bu nedenle, gerek yemek hazırlayarak, gerekse başka hediyeler alarak Rasûlüllah’a karşı yürütülen bu hizmet yarışına katılamamak onu çok müteessir ediyordu. Bir gün, 8-10 yaşlarındaki oğlu Enes’i alıp Rasûl-i Ekrem’in huzuruna gitti ve şöyle dedi: "Yâ Rasûlallah! Ensar kadınlan size birtakım hediyeler sunarak iftihar edecek işler yaptılar. Benimse size hizmet etsin diye şu çocuğu vermekten başka yapacağım bir şey yok!" (6). Ve hizmet etmesi için oğlu Enes’i Hz. Peygamber’in yanında bıraktı. İlâveten, Ümmü Süleym (r.a.)’in bu yoksul haliyle üç-beş ağaçtan ibaret olan hurmalığını Rasûlüllah’a takdimdeki ısrarı da dikkate alınırsa yediden yetmişe Ensar’ın Hz. Peygamber’e nasıl bir sevgi ve hizmet yarışı içinde oldukları kolayca anlaşılır (7).
Cerir b. Abdullah el-Becefî
Şimdi, konuya ışık tutacak yaşanmış bir olay nakletmek istiyoruz: Bu olayda daha yaşlı bir zat olan Çerir b, Abdullah el-Becefi, daha genç bir zata, bir yolculuk sırasında yol boyunca hizmet ediyor, bunda ısrarlı davranıyor ve bir hikmete mebnî olarak da karşısında daha genç olan zata fırsat vermiyor. İşte bu genç zat, adıgeçen Enes b. Malik Hazretleridir.
Bir zaman, Enes b. Malik Hazretleri Cerir b. Abdullah el-Becetî Hazretleriyle bir sefere çıkmıştı, Yaşça büyük olduğu halde Cerir, Enes’e hizmet ediyordu. Halbuki İslam adabına göre bunun aksi olması gerekirdi. Yani, daha gençolan Hz. Enes’in, daha yaşlı olan Hz. Cerir’e hizmet etmesi beklenirdi. Nitekim Hz. Enes, bunu Cerir’e hatırlattı, bundan vazgeçmesini tenbih etti, istirhamda bulundu. Fakat, Cerir Hazretleri o meşhur cevabını verdi:
"--Ben Ensar’ı, Rasûlüllah’a öyle hizmet yaparlarken gördüm ki, artık, Ensar’dan herhangi birisi ile yolculuk edersem muhakkak ben ona hizmet edeceğim diye yemin ettim" (8).
Bu cevap ve ifadede anlatılmak istenen sevgiye dayalı hizmet anlayışı o kadar derin ki, bunun şerh ve tahlili bu sayfalara sığmaz. Bununla beraber biz, derinliğine girmeksizin burada şunu belirtmeliyiz: Ashab-ı Kiram, her müsbet gelişmenin Hz. Peygamber’e muhabbetle itaat ve hizmetten geçtiğine inanıyordu ve bu inancının gereğini, gerek Rasulüllah’ın sağlığında, gerekse vefatından sonra tutum ve davranışları ile ortaya koymuşlardır. Hz. Cerir’e göre Ensar, kutlu bir nesildi. Çünkü onlar, Rasül-i Ekrem’i şehirlerine davet etmişler, evlerinde konuk etmişler, mazlum Muhacirleri maddeten desteklemişlerdi. Bunu, buhabbetle, gönül rızası ile yapmışlardı. Kendileri muhtaç bile olsalar onları öz canlarından daha üstün tutmuşlardı (9). Hayrın, iyiliğin, muhtacı-yoksulu doyurmanın motor gücünü de sevginin oluşturduğunun farkında idiler (10).
Ebû Eyyûb el-Ensârî
Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri Hz. Peygamber sevgisinde sembol isimlerden biridir. Yaklaşık, hicretten iki yıl önce (620) zevcesi ile Müslüman olmuştur. Ensar arasında Islâm’a ilk girenlerden sayılır. "Mihmandar-ı Nebî” diye bilinir. Zira, Hz. Peygamber Medine’ye hicretten sonra onun evinde yedi ay misafir kalmıştır. Hz. Peygamber, önceleri, ziyaretçilere kolaylık olması bakımından alt katı tercih etti. Ancak, bir gece, üst kattaki su kabı devrilip içindeki su akınca Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesi onu yorganları ile silmişlerse de alt kata damlayarak Hz. Peygamber’in rahatsız olacağı endişesi ile uyuyamamışlardı. Ertesi gün Ebû Eyyûb (r.a.): “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Ra- sûlü! Sen alt katta iken bizim üst katta bulunmamız doğru olmaz!" diyerek istirhamda bulundular. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’de onları kırmamak için üste taşındı (11). Kendisine bu derece muhabbet besleyen Ebû Eyyûb ailesi için Hz. Peygamber; "Allah size hayır ve bereket ihsan eylesin! Saadet içinde bolluğa kavuşasınız ve afiyette olasınız" diye dua etti (12).
Hayber Seferi sona ermiş, Müslümanlar büyük bir üstünlük sağlamışlardı. Hz. Peygamber Hayber’den ayrılmadan (veya Medine’ye dönülürken yolda biryerde) Safiyye ile zifafa girmiş, Hz. Ebû Eyyûb da ondan habersiz sabaha kadar çadırın etrafında muhafızlık yapmıştı. Sabahleyin onu bu vaziyette gören Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bunun sebebini sorunca: "O kadının kocası, babası ve kavminden bazıları öldürüldüğünden size bir kötülük yapmasından korktum" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in onun hakkında şu duayı yaptığı duyuldu: "Allah’ım! (Bana bir zarar gelmemesi için sabaha kadar çadırımın çevresinde) o nasıl muhafızlık yaptıysa, sen de onu muhafaza et" (13).
Hz, Ali’nin halifeliği sırasında Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri bir vesile ile Basra’ya uğramıştı. O sıralarda Basra Valisi İbn Abbas (r.a.) idi. Ebû Eyyûb’a, "Bugün sana vaktiyle senin Hz. Peygambere yaptığın hizmete karşılık bir hizmet vermek istiyorum" diyerek konağını bütünüyle terkedip onu misafir etmiş, giderken de kıymetli hediyeler takdim etmişti (14). Görüldüğü gibi, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin vaktiyle Rasûlüllah a beslediği muhabbet, Abdullah Ibn Abbas Hazretleri gibi mümtaz zevatta bile heyecan uyandırıyordu.
Asırlar Boyunca Tükenmeyen Peygamber Sevgisi
Mekke’li müşrikler hicretten sonra da Müslümanları rahat bırakmıyorlardı. Medine’deki münafıkları, Yahudileri ve çevresindeki kabileleri Müslümanların aleyhine tahrik ediyorlar, her Müslüman başı için ödül koyuyorlardı. Ve Hz. Peygamber tarafından muallim ve mürşid olarak görevlendirilen Müslüman ilim adamları bu ödül avcılarının baskınlarına maruz kalıyorlar, kimileri bu baskınlarda şehid düşüyor, kimileri de esir alınıp Mekke’li müşriklere para karşılığında satılıyorlardı. Zeyd ve Hu- beyb Hazretleri de ödül için Ebu Süf- yan’a teslim edilenlerdendi. Bunlara bazı şartlar ileri sürüldü. Buna göre, kendi yerlerine Hz. Peygamberin öldürülmesini dilerlerse ölümden kurtulacaklardı, Fakat İslam tarihine Hz. Peygamber sevgisinin abide isimleri olarak yazılacak olan bu muhterem zatlar, "değil öldürülmesine, Allah Rasûlü’nün ayağına Medine sokaklarında bir dikenin bile batmasına razı olmayacaklarını, İslam’a bağlı olarak ölmenin dinlerini terketmekten çok daha hayırlı olduğunu...” (15) söylüyorlardı.. Evet., böyle söylediler, acımasızca öldürüldüler, fakat onlar ebedî bir dirilikle gönüllerimizde hala yaşıyorlar,.. Daha sonraki bir olayda aynı kutsal gaye uğrunda altmış dokuz Müslüman muallim de şehidlik şerbetini içtiler... (16)
Aradan asırlar geçmiş, Moğollar tarafından yurtlarından atılan Naymanlar, hükümdarları Güçlük’ün idaresinde Karahitay topraklarına girmişler ve Gür Han ile yaptıkları mücadeleyi kazanarak Karahitay devletine hakim olmuşlar, Gür Han’ın ölümünden sonra da bölgede hakimiyeti iyice artırmışlardı. Harezmşah Devleti’nin başında bulunan Sultan Alaaddin ise bölgede uyguladığı politikalarda başarısız olmuştu.
Aslında Hristiyan olan Güçlük, Gür Han’ın kızı ile evlendikten sonra Budist olmuş ve bütün halkı da Budist olmaya zorlamıştı. Bundan en çok zarar görenler ise Müslümanlardı. Bilhassa Kaşgar ve Hoten havalisinde Müslümanların evlerine birer Budist asker yerleştirilerek İslâmî kuralları yerine getirmeleri önlendi, camiler-medreseler kapatıldı. Ezan, namaz ve İslami kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Bununla yetinmeyen Güçlük, ileri gelen Islâm âlimlerini biraraya getirerek Müslümanlığın hak din olduğunu ispatlamalarını söyledi. Onların, canlarından korkarak davalarını savunamıyacaklarını sanıyordu. Güya bu şekilde bir hile ile Budizmin üstünlüğünü ilân edecekti. Ne var ki, İmam Alaaddin Muhammed el-Hotenî veciz savunması ile buna fırsat vermedi. Beklediğini elde edemeyen Güçlük, Hz. Peygamber’e hakarete yeltenince İmam Alaaddin Muhammed, hiç tereddüt etmeden; "ağzına toprak dolsun ey mel un Güçlük!" diye haykırdı. Güçlük, buna tahammül edemedi ve İmam Alaaddin’i Zeyd ve Hubeyb Hazretlerine asırlar öncesinde yapılanı andırır biçimde-Hoten medreselerinden birinin kapısına çivileterek şehid etti. Bu olay, Peygamber bahçesinin bülbülleri olan Zeyd ve Hubeyb’ten yaklaşık altı asır sonra milâdî onüçüncü yüzyılın ilk yarısında cereyan ediyor ve büyük bir Islâm âlimi olan İmam Alâaddin Muhammed el-Hotenî de Hz. Peygamber’e beslediği muhabbet uğruna canını feda ediyordu (17).
Evet, asırlar boyunca Allah’a ve Rasulüne muhabbet, Müslüman gönüllerden hiç eksik olmamış, her zaman bu muhabbetin en coşkulu temsilcileri daima varolagelmiştir. En dikkate değer yanı da bu sevgiye sadece İslam âlimlerinin değil, abidlerin, zahidlerin, devlet başkanlarının, hülasa her meslek ve sınıftan insanın sahip çıkmasıdır. Mesela bir Türkmen Beyi olan Selçukluların Erbil Atabeyi Muzafferüddin Gökböri (1154-1232) bunlardan sadece biridir. Bu zat, ömrü boyunca hâzineden yeterli tahsisat ayırarak her yıl Hz. Peygamber’in doğumu münasebetiyle şenlikler (kutlu doğum haftaları) düzenlemiş, âlimlere, fakihlere, şairlere, salihlere hil’atler giydirip, hediyeler vermiştir. Yoksullara sadakalar dağıtmış, Rasül-i Ekrem (s.a.s.)’e hissettiği derin sevgiyi halkla bütünleşerek paylaşmasını bilmiştir.
Hz. Peygamber sevgisini devlet düzeyinde en görkemli bir biçimde yansıtmayı başaran “OsmanlIlarda Mevlid (Kutlu Doğum) merasimleri ile Kudüs, Mekke, Medine fukarasına ulaştırmak ve kutsal mekânları güzelleştirmek gayesiyle tertiplenen Surra alayları" bu küçük çalışmanın sınırlarına sığmayacak derecede hacimli araştırma konularıdır. Ancak şunu söylemeliyiz ki, İstanbul’un fethinde olduğu gibi, Allah ve Peygamber sevgisi, pek çok siyasî fetihlerin ve medeniyet hamlelerinin motor gücünü oluşturmuştur.
Günümüz Müslümanlarını dünyanın her yanında dimdik ayakta tutan bugün de aynı sevgidir. Bosna-Hersek’te. Batı Trakya’da (Yunanistan), Bulgaristan’da, Azerbaycan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da hülasa Dünya haritasının çeşitli bölgelerinde ezilmek istenen Müslümanları, aynı sevgi, düşmanlarına karşı canlı ve güçlü kılmaktadır.
Ömer b. Abdülaziz’in (99-101/717720) dediği gibi; ”... Bu coşkun Peygamber Irmağını asıl hüviyetiyle canlı tutmadıkça kimseyi doyurmaz. O sevgi ırmağını canlı tutalım; zira herkesin o ırmaktan kana kana içmeye ihtiyacı var!”

1) ÂH İmran, 3/31.
2) Kalem, 68/4.
3) Ahzâb, 33/21.
4) Tevbe,9/100.
5) Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecıîd-I Sarih Ter- cemesi, IX, 348-349.
6) Aynı eser, IV, 547; Ibn Hacer, el-isâbe, VII, 345-346.
7) RasÛlüllah (s.a.s.) bu hanımı incitmemek için mülkiyet hakkına dokunmaksan meyvelerini kabul etmiş, bu bahçeden ÜmmCı Eymen (r.a.)’in yararlanmasını sağlamış ve Hayber Seferi’nden sonra kendisine İade etmiştir.
8) Müslim, Fedâllü’s-Sahâbe. 181.
9) Bkz. Haşr, 59/9.
10) İnsan, 76/8.
11) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 415; Sem- hûdî, Vefâ, I, 185; Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 95; Zehebî, A’lâmü’n-Nübelâ, II, 406.
12) Ibnü’l-Esîr, Üsd, 11,95; Ibn Hacer, el-lsâbe, II, 234 vd.; Zehebî, A’lâm, II, 406.
13) Ibn Hişam, es-Sîre, III. 354 vd.; Ibn Hacer, el-lsâbe, II, 234 vd.; Zehebî, A’lâm, II, 408.
14) Zehebî, A’lâm, II, 404 vd.; Ibnü’l-Esîr, Clsd., 11,96.
15) Ibn Hlşam. es-Sîre, III, 180-182.
16) Ibn Hlşam, III. 260;lbnü’l-Esîr. el-Kâmil, II, 160 vd.
17) Osman Çetin, Islâm Tarihi, s.87-88.