Makale

Kutsal topraklarda...

Kutsal topraklarda…

Nuray Demir
Kur’an Kursu Yöneticisi
Başakşehir-İstanbul

Herkeste tatlı bir heyecan var. Uzun ama yorucu olmayan bir yolculuğa çıkıyoruz. Şair Nabi gibi edepsizlikten sakınarak çıkıyoruz kutsal yolculuğa. Ayaklarımız titriyor, kalbimiz titriyor!
Medine havaalanına indiğimizde duygular yoğun, geldik mi Allahım Rasul-i Zişan Efendimiz’in ayak bastığı topraklara? Hemen bizi karşılamaya gelen ekibimizle otellerimize geçip eşyalarımızı bırakıyoruz. Sanki Efendimiz mescitte bizi karşılayacakmış gibi duramıyoruz koşuyoruz cennet bahçesine, sahabenin, Hz. Ebubekir’lerin ayak bastığı, Cibril-i Emin’in Kelamullah’ı indirdiği yerdeyiz, sanki bir adım geri gitsek o tablolar canlanacak gibi.
Mescitte hanımlara ayrılan bölüme geçiyoruz, her millet kendilerine ayrılan yerde birazdan Efendimiz’e kavuşacak olmanın sabırsızlığı içinde beklemekte.
Soruyoruz yeni gelen var mı? Mescitte açıktan irşat yasak olduğu için umrecilerimizin arasına oturup halka oluyoruz. Biz Türkiye’den umre fetva irşat ekibiyiz, mescidin tarihçesini, ziyaret adabını, ravzayı anlatıyoruz, biraz da yalnız olmadıklarını hissettiriyoruz. Daha sonra Suud görevlileri sırayla açılan ahşap paravanlardan millet millet içeri alıyorlar bizi. Ali Ulvi Kurucu Hocamız’ın duygularını biz de yaşıyoruz içeri girerken:
Derd-i mendim ya Rasulallah deva ol derdime
Dest-i gir ol ya Rasulallah bu asi mücrime
Sen şefaat kânı varken yalvarayım ben kime
Ben Rasul-i Kibriyanın bülbül-ü nalânıyım
Mücrimim gerçi cemali Mustafa hayranıyım…
Umrecilerimizle salavatlar ve dualarla Efendimiz’e bir adım daha yaklaşmanın sevinciyle yürüyoruz. Ravzadaki görev arkadaşım Feyza ile bize gösterilen yerde biraz daha beklememiz gerekiyor, diğer milletlerde sabırsızlık emareleri varken bizim umrecilerimiz Efendimizin yanında kalmak adına buna razı. Ona yakın dua etme imkânı elde etmenin verdiği haz var yüreklerde. Boynumuzdaki görevli kartını gören bir hacı ablamız, “Kızım, kaç gündür geliyorum, ravzada namaz kılamadım. Bir yardımcı olur musun!” tamam hacı ablam ne demek derken diğer taraftan bir başka hacı ablam, “Kızım memleketten dualar var, hatimler var.” oturuyoruz aralarına gözyaşlarıyla duaları, selamları gönderiyoruz tüm ölmüşlerimize ve memleketimize… Duygular dorukta tabii, sonra onları özel dualarıyla başbaşa bırakıyoruz, hepsinin elinde Başkanlığımızın verdiği kitaplar var. Hasta, sakat ve hamile olanları acil kapısından alıp ziyaret ettiriyoruz.
Ve son aşamaya geçiyoruz Efendimiz’in evi ile yani şu anki ravzası ile minberi arasına, cennet bahçesine. Burası diğer yerlerden rahat seçilsin diye yeşil halı ile kaplanmış. Sanki Efendimiz’le sıfır noktasındayız. Bir coşku ki yüzlerden anlaşılmakta, salavat, dua sesleri dorukta. Yine bir köşede o kadar içten dua eden bir hacı ablamız var ki gidip bize de dua eder misin demek geliyor içimizden ama duasını bölmek istemiyoruz, merak da ediyoruz neydi ona bu kadar içten dua ettiren ama soramadan ayrılıyoruz…
Efendimiz’in ravzası, hanımların girişine göre solda kalıyor, bura tövbe sütunu, şura Hz. Aişe, şurası da mihrap… hızlı hızlı anlatıyoruz sanki Efendimiz karşımızdaymış gibi.
Hanımların mescitten çıkışı daha önceleri nisa kapısından yapıldığından tahliye daha kolay olmaktaydı, şimdi ise çıkış için hacılar mescide yönlendirilmekte, bu da ziyaret için hacılarımızın tekrar tekrar ravzaya girişi demek olduğundan kalabalık hiç azalmamakta. Fakat bu izdiham kimseyi yıldırmıyor.
Umrecilerimizi halka arasına alıp iki rekât namaz kılıp çıkmalarına yardımcı oluyoruz, namazını kılan kendini en bahtiyar insanlardan sayıyor, dua ede ede çıkışa doğru yol alıyor. Son umrecimiz namaz kılana kadar ravzadayız, Efendimiz’in huzurunda hizmet eden Ebu Hureyre gibi, bekçisi gibi hissediyoruz kendimizi... Biz de namazlarımızı eda edip arkadan gelecek milletler de kılabilsin diye çıkışa doğru yaşlı gözlerle yol alıyoruz.
Ve biraz önce dua dua Mevla’ya yalvaran hacı ablamla karşılaşıyoruz, hemen soruyoruz ‘hacım neydi bu kadar içten duanın sırrı’, hemen anlatmaya başlıyor: Hocam burada Peygamberin mucizesini yaşadım ben. Benim kalbinden rahatsız bir kızım vardı. Yaşamaz dediler yaşadı, evlenemez dediler evlendi, çocuğu olmaz dediler oldu. Ama çocuğun bir tarafı tutmuyordu, ben buraya gelirken kısmi felçli idi, onu memlekette bıraktım. Ama mukaddes topraklarda bir medet, bir şifa umuduyla siyah, beyaz kime rastladıysam dua istedim. Efendimiz hürmetine şifa Allahım, dedim. Bu güne kadar ravzaya torunumun şifaya kavuşması için gelmiştim ama bugün memleketten haber geldi ki bebekte inanılmaz iyileşme gözlenmiş, kısmi felç kalkmış, Hocam. Gözyaşlarıyla dinledik hacı ablamızı ve bir kere daha şahit olduk Peygamberin ümmetinin sıkıntıya düşmesi ona çok ağır gelir fermanına... Hemen hemen tüm umrecilerimizin buna benzer hikâyeleri vardı, sıkıntılarının ferahlığa dönmesi için duaya devam etmekteydiler, burası duanın merkeziydi çünkü…
Tabii sayılı günler geçip dönüş vakti geldiğinde bir hüzün kaplıyor içimizi. Sanki yıllardır oralardaymış gibi, bir parçamız orada kalmış gibi... Efendimiz’in hicret ederken Mekke’ye tekrar döneceğim demesi gibi tekrar buluşmak üzere Medine’m, diyoruz. Efendimiz’in huzurunda hizmet şerefine nail olmanın, verilen vazifeyi en iyi şekilde yapıp, umrecilerimizin dualarını almanın hazzını yaşıyor, Mevla’nın herkese bu duyguları yaşatması ümidiyle dönüyoruz memleketimize. Ve Yaman Dede’nin şu mısraları gönüllerimize tercümanlık ediyor:
Gül açmaz çağlayan akmaz, ilahi nurun olmazsa,
Söner alem, nefes kalmaz, felek manzurun olmazsa
Firak ağlar visal ağlar, ezel mesturun olmazsa
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasulallah…