Makale

MEDİNE-İ MÜNEVVERE İZLENİMLERİ

GEZİ-YORUM

MEDİNE-İ MÜNEVVERE İZLENİMLERİ

Mehmet Ali AYTEKİN
Diyanet İşleri Uzmanı

Medine... Efendimizin nurlu şehri, hicret yurdu... Şairin;
“Basmasa mübarek kademin rû-yi zemine,
Pâk etmez idi kimseyi hâk ile teyemmüm.”
şiirinde de ifade ettiği gibi kadem-i şerifleri ile her karış toprağı paklanan mübarek şehir. Tarih boyunca nice şairlerin şiirlerini süsleyen, hakkında binlerce sayfa kaleme alınan, buna rağmen tavsifinde ifadelerin kifayetsiz kaldığı; milyarlarca Müslümanın ziyaret etmeyi aşkla, şevkle, büyük bir sabırla beklediği mukaddes belde. Kutsiyetini taşından, toprağından, o güzelim palmiye ağaçlarından değil; önemli pek çok tarihi olaya tanıklık etmesinden ve özellikle de âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan güneşi Muhammed Mustafa
(s.a.s.) Efendimizden alan hoş ve güzel şehir Taybe. Şair ne güzel söylemiş:
“Ol Rasûl ü Müctebâ hem rahmeten lil-âlemin,
Bende medfundur deyu eflâke fahreyler zemin,
Ravzasın idüp ziyaret, didi Cibril-i Emin,
Hâzihî cennât-ü adnin fedhulûhâ hâlidin.”

Başkanlığımızın 2016 yılı hac organizasyonunda görevli bir nefer olarak Medine-i Münevvere yollarındayız. Cennet bahçelerinden bir bahçenin yer aldığı bu kutlu şehre adım atar atmaz bir haşyet ve heyecan bürüyor insanı. Heyecanlanmamak mümkün mü? Allah Rasulünün şehrinde adım atıyor, onun yürüdüğü yerlerden yürüyoruz. Efendimizin buraya hicreti, Medineli Müslümanların büyük bir coşku ile onu karşılamaları ve sonrasında yaşanan önemli hadiseler... Tüm tarihî bu bilgileri geçiriyoruz zihnimizden.
Fırsatını bulur bulmaz Mescid-i Nebevi’ye gidiyoruz. İslamın üçüncü mescidine. İçinde kılınan bir rekât namazın, Kâbe-i Muazzama hariç, başka camilerde kılınan bin rekât namaza muadil olduğu Efendimizin (s.a.s.) mescidine. İçerisi tıklım tıklım… Türkü, Hintlisi, Afganlısı, Mısırlısı, Nijerlisi, Lübnanlısı, Sudanlısı, Cezayirlisi, Ganalısı… Her milletten Müslüman buraya akın etmiş. Okunan ezan bize Efendimizin (s.a.s.) müezzini Hz. Bilal’i hatırlatıyor. Her ne kadar duymasak da hissedebiliyoruz bunu. Tıpkı onun ezanı gibi ta hücrelerimize kadar derinden etkiliyor bizi. Mescidi huşu ve huzur kaplamış. Belki yüz binler bir arada; ama en küçük bir huzursuzluk yok. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, incitmiyor, yüzler mütebessim. İşte İslam kardeşliği…
Namazımızı kılıp Hz. Aişe validemizin evinde, hücre-i saadette metfun olan Allah Rasulünü (s.a.s.) ve iki halifesi, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimizi selamlamak üzere sıraya geçiyoruz. Heyecanımız doruğa çıkıyor. “Acaba Allah Rasülü ve iki halifesi bizim selamımıza ve dostlarımızın bizimle gönderdikleri selamlara mukabelede bulunacaklar, ziyaretimizden hoşnut olacaklar mı? Ya bir de selamlarımıza mukabelede bulanmazlar ve ziyaretimizden memnun kalmazlarsa?” Onların engin hoş görülerini ve misafirperverliklerini düşünerek rahatlıyoruz. Sıra bize yaklaştıkça salat ü selamlarımızı artırıyoruz. Ve nihayet Allah Rasülünün (s.a.s.) huzurundayız. Salat ü selam sana olsun Ey Allah’ın Rasülü, Salat ü selam sana olsun Ey ins ü cin peygamberi... Hemen yanı başında sadakat timsali Ebu Bekir Sıddık Efendimiz. İlk halifemiz. Onun yanında da adalet ve şecaat timsali, ikinci halifemiz Hz. Ömer. Tıpkı hayatta olduğu gibi vefatından sonra da Efendimizi yalnız bırakmamış İslamın birinci ve ikinci halifesi. Mübarek hücre-i saadetinde hemen yanı başındalar. Efendimizi (s.a.s.) ziyarete gelenleri adeta hep birlikte karşılıyorlar, verilen selamlara birlikte mukabele ediyorlar. Selam sana olsun Ey Allah Rasülünün halifesi ve dostu Ebu Bekir Sıddık... Selam sana olsun ey müminlerin emiri Ömer el-Faruk... İzdihama mahal vermemek için selamlama kapısından kemal-i edeple dışarı çıkıyoruz. Uygun bir yere geçip bu ve diğer sayısız nimetlerinden dolayı Yaradanımıza, Yüce Rabbimize hamt ediyor, şükrediyor, dua ve ilticada bulunuyoruz.
Selamlama kapısından çıkınca Cennetü’l-Baki’ karşılar peygamber misafirlerini. Milletimizin edep ve hürmetinden dolayı “cennet” olarak nitelediği meşhur kabristanlık… Önceleri bir çalılık iken yeryüzü cennetine nasıl dönüştüğünü bağrında barındırdığı misafirleri öğrenince daha iyi anlıyor insan. Milletimizin verdiği isim ne kadar da isabetli. Her ne kadar Arap kardeşlerimiz tarafından “Makbaratü’l-Baki’ / Baki’ Kabristanlığı” denilse de milletimiz nazarında Cennetü’l-Baki’dir burası. Efendimizin (s.a.s.) mübarek zevceleri, çocukları, amcaları, halaları başta olmak üzere Hz. Osman’ın da aralarında olduğu binlerce sahabe efendilerimizin ve İmam Malik gibi İslam’ın önemli şahsiyetlerinin metfun olduğu, ismi ile müsemma olan bir yeryüzü cenneti.
Elimizdeki krokinin de yardımı ile ecdadımız Osmanlının yaptırdığı ama sonraları yıktırılan türbe kalıntılarında kimin nerede metfun olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Her birerine selam veriyor, duamızı yapıp veda ediyoruz Cennetü’l-Baki’nin özel misafirlerine.
Hava sıcaklığı 48 derece. Arabanın kliması neredeyse yetersiz kalıyor. Klimaların olmadığı zamanlarda Allah Rasulü ve sahabeleri ne yapardı acaba diye soruyoruz kendi kendimize. Yüksek ve modern binaların arasında asr-ı saadetten izler arıyoruz peygamber şehrinde. Sanki tarihinden koparılmaya çalışılmış gibi bir izlenim oluşuyor zihinlerde. Az da olsa yine Efendimize ve sahabelere ait izlerin hala varlığını devam ettirdiğini görüyoruz Taybe’de.
Mescid-i Nebevi’nin hemen 200 metre güneybatısında, Efendimizin (s.a.s.) bayram namazını kıldırdığı yere yapılan Ğamame diğer adıyla Musalla Mescidi bulunuyor. Hutbe esnasında Efendimizi (s.a.s.) bir bulut gölgelediği için bu isim verilmiş mescide. Bu mescidin civarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin (r.a.) bayram namazı kıldırdıkları yere yapılan ve kendi isimleri ile anılan küçük mescitler de ayakta kalabilen tarihi yapılar arasında. “İyi ki bunlar yıkılmamış, ayaktalar” diye teselli buluyoruz; ama bakımsızlıkları, ilgisizlikleri içimizi burkuyor. Ğamame mescidinin takriben 300 metre kuzeyinde Beni Sâide Sakifesi (gölgeliği) bulunuyor. Hz. Ebu Bekir’in halife seçildiği meşhur yer. Şu anda bir park hâlinde. Burası bize Efendimizin vefatını hatırlatıyor, hüzünleniyoruz…
Bu mübarek şehre gelinir de Uhut Şehitliği ziyaret edilmez mi? Hani şu Rasule itaatsizliğin Müslümanlara neye mâl olduğuna/olacağına dair büyük dersin alındığı meydan. Orduda bulunan münafıkların savaş öncesi mücahitlerin safını terk ettiği ve üç bin müşrike karşı yedi yüz arslanın kahramanca cenk ettiği Uhut Savaşının cereyan ettiği alan. Efendimizin (s.a.s.) mübarek dişinin kırıldığı, yanaklarından kanların damladığı, Allah’ın arslanı Hz. Hamza’nın, Medine’de ilk Kur’an muallimliği yapan Hz. Mus’ab’ın ve yetmiş civarında sahabenin şehit olduğu, birçok acıklı olayın yaşandığı hüzünlü yer.
Efendimizin (s.a.s.) “Allah’a yemin olsun ki ashabımla birlikte şehit olup Uhut Dağı’nın eteğinde gecelemeyi ne kadar çok isterdim” (Beyhaki) buyurduğu şehitlikte yatan kahramanları Efendimiz (s.a.s.) sık sık ziyaret eder, onlara selam verir ve duada bulunur, onların ziyaret edilmesini teşvik ederdi. Bu teşvike ve sünnet-i rasule imtisalen Uhut şehitlerini ziyaret ediyoruz. Şehitlikte Hz. Hamza, Abdullah b. Cahş ve Mus’ab b. Umeyr (r.a.) gibi bazı sahabeler metfun. Şehitlerin pek çoğu, yaşanan sel felaketinden dolayı Cennetül-Baki’ye nakledilmiş. Allah’ın arslanına ve diğer şehitlerimize selam verip dua ediyor, Okçular tepesine çıkıyoruz. Efendimizin elli okçu yerleştirip “Biz öldürülsek dahi kesinlikle yerlerinizi terk etmeyin.” talimatını verdiği; ama savaş esnasında talimatın ihmal edildiği Ayneyn tepesine.
Karşımızda Peygamberimizin (s.a.s.) “Uhut bizi sever biz Uhut’u severiz” buyurduğu Uhut dağı ve eteklerine yakın kısımda, savaş sonrası Efendimizin ve bazı sahabelerin bir süreliğine istirahat buyurduğu mağara. Tarihî olayı zihinlerimizde canlandırma çabasından sonra hep birlikte Rabbimize el açıyoruz: “Bizleri, annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, çocuklarımızı, dostlarımızı ve tüm Müslümanları Allah rasulüne itaatsizlikten koru Allah’ım! Bu şehitlere nasip ettiğin gibi hepimize canımızı, malımızı senin ve rasulünün yolunda feda etmeyi ve bu yolda şehit olmayı nasip eyle Allah’ım! Bizleri her türlü şirk, küfür ve nifaktan koru. Cennet vatanımızı bütün münafıkların, din ve vatan düşmanlarının tuzaklarından, tasallutundan muhafaza eyle Allah’ım...”
Ey mahrem-i bî müşterek-i kurb-i Hüda,
Dilden eserin itmesün Allah cûda,
Her zerre-i hâk-i kadem-i hazretine,
Canım da feda, ten de feda, ben de feda.
Bir başka gün istikametimiz Hendek savaşının yapıldığı yer. Müşriklerin etraf kabileleri toplayarak Müslümanları yok etmek üzere harekete geçtiğini haber alan Efendimiz (s.a.s.) sahabe ile istişarede bulunur, Selman-ı Farisi’nin teklifi üzerine müşriklerin geçebileceği yerlere hendek kazdırır. Bunun için “Hendek savaşı” denilmiştir. 5.5 km. uzunluğunda, 9 m. genişliğinde, 4,5 m. derinliğinde. Aman Allah’ım! Medine’nin kaya gibi sert bu topraklarında hiçbir greyderin, kompresörün, dozerin olmadığı bir zamanda bu kadar hendek nasıl kazılabildi? Hem de kısa bir zamanda. Bu olsa olsa Medine’nin yalçın kayalarından çok daha sağlam bir iman kuvvetiyle olabilir. Keşke bu hendeğin bir kısmı orijinal şekliyle muhafaza edilseydi de burayı ziyaret eden Müslümanlar olarak Efendimizin (s.a.s.) ve sahabelerinin İslam uğrunda hangi fedakârlıklara katlandıklarını daha iyi anlayabilseydik.
Müşrikler on bin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere’yi kuşatır; ama hiç beklemedikleri hendek ile karşılaşınca şaşkına döner. Peygamberimiz (s.a.s.) karargâhını hafif yüksek bir tepeye kurmuş, burada sürekli olarak Allah’a (c.c.) dua ve ilticada bulunmuştu. Yirmi günlük bir muhasaradan sonra, Allah’ın da (c.c.) lütf u inayeti ile çıkan fırtına neticesinde müşrikler perişan bir vaziyette geri dönmek zorunda kalır.
Bu tarihi bilgileri tazeliyoruz Hendek meydanında. Halkımız arasında “Yedi Mescitler” olarak bilinen bu alanda yedi küçük mescit bulunmakta idi. Günümüzde dört küçük mescidin yerine “Hendek Camii” adında büyük ve modern bir cami yapılmış; Efendimizin karargâhının kurulduğu yere yapılan “Fetih Mescidi” ile Selman-ı Farisi ve Hz. Ömer adlarına yaptırılan mescitler hayatta kalmış, ama bunlar da bakımsızlıktan adeta için için ağlıyor, ziyaret edenleri de ağlatıyor.
Ve Kûba Mescidi… Efendimiz (s.a.s.) hicret yolculuğunun sonunda Medine-i Münevvere’ye yakın bir yerde bir kaç gün istirahat buyurur. Kuyuları ile meşhur olan bu yerde bizzat kendileri de çalışarak bir mescit yapar. Burada bulunan Kûba adındaki kuyudan dolayı “Kûba Mescidi” olarak anılır bu mescit. Hz. Osman’ın Peygamberimize ait yüzüğü düşürdüğü meşhur Eris kuyusu da buradadır.
Efendimiz (s.a.s.) hayatta iken özellikle cumartesi günleri Kûba mescidini ziyaret eder ve “Kim evinde güzelce abdest alır, Kûba mescidinde namaz kılarsa umre sevabı alır.” (İbn Mace, Tirmizi.) buyurarak ümmetini de teşvik eder. Kur’an-ı Kerimde “Takva üzere inşa edilen mescit” (Tevbe, 9/108.) olarak nitelenen Kûba mescidi zamanla Müslümanların rağbetine mazhar olunca bundan rahatsız olan münafıklar yakın bir yere bir mescit yaptırır. Hedef, Müslümanları bölmek... Rabbimizin “Dırar Mescidi” (Tevbe, 9/107.) olarak isimlendirdiği bu mescit gelen vahiy üzerine Efendimiz (s.a.s.) tarafından yıktırılır.
Medine-i Münevvere’nin ilk camisi olan Kûba camisinde namazımızı kılıyor, her türlü nifaktan ve nifak hareketlerinden bizleri, tüm Müslümanları ve özellikle de cennet vatanımızı koruması için Yüce Rabbimize yalvarıyoruz.
Kûba’nın beş yüz metre batısında Cuma Mescidi bulunuyor Ranuna vadisinde. Peygamberimizin Kûba’dan ayrılıp Medine istikametine giderlerken ilk cuma namazını kıldığı yere yapılan mescit. Burayı da ziyaret etmek nasip oluyor ekibimize.
Peygamberimiz hicretten sonra 17 ay kadar Kudüs’e doğru namaz kılar. Ama arzusu Hz. İbrahim gibi Kâbe-i Muazzama’ya dönerek kılmaktır namazlarını. Nitekim bir gün öğle veya ikindi namazını kılarken nazil olan vahiy ile Kâbe-i Muazzama’ya dönmeleri emr olunur. Bu sebeple buraya Kıbleteyn Mescidi denir. Yani iki kıbleli mescit... Modern bir şekilde yeniden inşa edilen Kıbleteyn, tüm Medine sevdalılarının ziyaretgâhıdır. Efendimizin ümmeti için üç talepte bulunup da ikisi kabul edildiği için “İcabe mescidi” olarak da bilinen Beni Muaviye Mescidi de ziyaret edilen mekânlar arasındadır bu kutlu şehirde.
Bu yolculuğumuzda; “Bana bir elçi geldi ve mübarek Akik vadisinde namaz kılmamı emretti.” (Buhari, Ebu Davut.) şeklinde hadis-i şerifte zikredilen ve Ayr dağının eteklerinden Kanal vadisine doğru uzanan Akik vadisini de görmek de nasip oluyor.
Yaklaşık dört asır bu kutsal topraklara hizmet eden ecdadımız Osmanlı’dan da fazla bir şeyin bırakılmadığını üzülerek müşahede ediyoruz ziyaretimiz esnasında. Onların en zor döneminde İslam birliği için yaptırdıkları, hacıların bir aylık mesafesini yetmiş iki saate düşüren Hicaz tren yolunun son istasyonu olan Medine tren istasyonunun ve onun sol tarafında yer alan Amberiye caminin bütün ihtişamıyla hala dimdik ayakta kalması teselli ediyor bizi. Modern imkân ve tekniklerle yapılan yeni binalarla kıyaslandığında bu iki eserdeki mimari estetik hemen dikkatleri celp ediyor.
İstasyonun sınırları dâhilinde, Peygamberimizin (s.a.s.) Bedir harbine giderken dinlendiği ve mücahitler arasında yaşı küçük olanları geri gönderdiği yerde, tarihi mütevazı bir mescit bulunuyor. Çok fazla bilinmeyen Sukya mescidi burada bulunan kuyudan almış ismini. Efendimizin, Medine’nin bereketli kılınması için dua yaptığı bu mekânı daha sonra da Hz. Ömer yağmur duası için tercih eder.
Bu tarihi yerlerin dışında; yüz bin civarında eserin yer aldığı Mescid-i Nebevi kütüphanesi, Kur’an-ı Kerim fuarı ve kevni mucizelerin anlatıldığı fuar da ziyaret edilmesi gereken yerler arasındadır nurlu şehirde.