Makale

Önce kitapları yakmaya başlarlar, sonra insanları... Kâğıt ve Ateş

GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

Kâğıt ve Ateş

Beyazıt AKMAN

Önce kitapları yakmaya başlarlar, sonra insanları...

KİTAP ve ateş arasındaki savaş asırlardır devam ediyor. Mürekkep ve kâğıt, ateşin ve alevlerin tehdidine çok az zaman karşı koyabildi. Yeryüzünün yepyeni bir bahara başlayacağı bir ekinoks günü, bu savaş tekrar gün yüzüne çıktı.
Florida eyaletindeki Gainsville küçük, sıradan bir kasabaydı. Neredeyse sadece bir marketi, bir postacısı ve bir bankacısı olan, 100 bin nüfusluk, pek de kimsenin umurunda olmayan tipik bir Amerikan kasabası. Burayı, bırakın dünyada, Amerika’da bile pek bilen yoktu. Ta ki 2010’da Terry Jones adlı bir rahip çıkıp da 11 Eylül’ü “Ulusal Kur’an Yakma Günü” ilan edinceye kadar.
21 Mart 2011’de bu rahibin Kur’an-ı Kerim’i kiliseden bozma, uyduruk bir mahkeme salonunda yakışını Amerika’da bir YouTube videosundan izlediğim anı hiç unutmam. Titrek ve amatör görüntülerden, videonun bir cep telefonu kamerasından çekildiği anlaşılıyordu. Videonun kendisi gibi sözde mahkeme de uyduruktu. Fakat bu uydurukluğun arkasında insanı asıl korkutan ve rahatsız eden, Amerikan filmlerinden tanıdığımız o mahkeme salonunun tüm detaylarıyla hazırlanışı ve figürlerin işlerini sanki bir Kafka romanındaymış gibi büyük bir ciddiyet ve dikkatle yapışlarıydı. Mahkeme salonu, kürsü, sözde savcı ve hâkim, hepsi yerli yerindeydi. Kur’an önce yargılandı, sonra da cübbeli bir hâkimin elindeki tokmağı masaya vuruşuyla suçlu bulundu. Sonunda da bir barbekü mangalının içine yerleştirilen kutsal kitap ateşe verildi.
Jones aslında bu işi uzunca bir süredir planlıyordu. Her şey adamın 11 Eylül saldırılarının dokuzuncu yıldönümünde Gainsville’deki elli kişilik üyeden oluşan kilisesinin önüne “Kur’an, şeytan işidir.” diyen bir pankart asmasıyla başlamıştı. Amerikan medyasının da işe el atmasıyla konu önce ulusal sonra da global bir boyuta taşınıverdi. Bazıları Kur’an’ı yakmanın bir düşünce özgürlüğü olduğuna inanırken, sağduyulu pek çok kesim ise bunun yasal olsa bile etik olmadığını vurguluyorlardı. Dönemin savunma bakanı Robert Gates ve Amerikan ordusunun başı General David Patraeus bile böylesi bir hareketin Orta Doğu’da askerlerini hedef haline getireceğini ve Amerikan vatandaşlarının gereksiz yere öleceğini söylüyordu. El Kaide’nin ölüm listesinde Jones çoktan ikinci sıraya yerleşmişti bile!
Başkan Obama’nın da tartışmaya katılmasıyla birlikte Jones önce ikna edildi. Ama seçim dönemi bitip de Jones gündemden düşünce sessiz sedasız tekrar ortaya çıktı ve bu sefer pek de kimsenin umursamadığı halde barbar planını gerçekleştirdi. Aradan geçen yıllarda da bu işi tekrarlamaya devam etti.
Her yıl Amerika’da ve Avrupa’da böyle bir-iki manyak tip çıkar ve Müslümanlara ve İslam’a karşı öfkelerini kutsal kitabımızdan düşünce özgürlüğü perdesi arkasına sığınarak almaya çalışırlar. Bir gün Kur’an yakarlar, öbür gün peygamberimizi (s.a.s.) çirkin bir şekilde karikatürize ederler, bir başka gün de bir romanda dinin tüm kutsallarıyla kafa bulurlar. Kolay olan bu olayların Batı dünyasını yansıtmadığını, birkaç kendini bilmez, sağduyu yoksunu cahil ya da kışkırtıcı tip tarafından yapıldığını ileri sürmektir. El Kaide ve DAEŞ gibi cahil güruhları tahrik eden ve harekete geçiren bu hareketlerin yol açtığı nefretin kısır döngüsü de burada görülmeli ki bu da ayrı bir tartışma konusu. Ben bu tartışmaların hiçbirine burada girmeyeceğim. Benim anlatmak istediğim çok daha başka, daha derin bir şey.
Evet, bu insanlara istediğimiz kadar “manyak,” “psikopat” diyebilir, yaptıkları işlerin uydurukluğuyla istediğimiz kadar kendimizi avutabiliriz. Çenesinin iki yanına kadar bıyıkları uzanan ve güney aksanıyla Amerikalıların bile, tam bir “red neck,” yani güneşte enseleri yandığı için “kırmızı ense” diye hor gördükleri bu adamlara “cahil cühela” deyip geçebiliriz. Peki ya öyle mi?
Yıllar önce Terry Jones’un Kur’an’ı yaktığı o anı izlerken benim aklıma gelen ilk şey sadece kutsal kitabımızın değil tüm kitapların ve bu tarihin ateşle, barbarlıkla olan imtihanıydı. Belki de o günlerde Endülüs’teki Doğu-Batı ilişkilerini üniversitede ders olarak okuttuğum için.
Anlatayım...
Matbaanın tarihini hepimiz biliriz. Gütenberg efsanesi kafamıza bir mıh gibi çakılmıştır. Ta ilkokul sıralarından, çok okumuş, mürekkep yalamış, Avrupa görmüş aydınlarımızın kitaplarına kadar baskının tarihi bize tekrar tekrar öğretilmiş, bilinçaltımıza işlenmiştir. Güya Avrupa ilericidir, biz gerici. Batı öncüdür, biz ise kopyalayıcı. Onlar bulur, biz bakarız. Avrupa çağdaştır, medenidir, biz Doğulular ise ilkel ve çağdışı! Şu gerici Osmanlılar İslamcı oldukları için matbaayı ta asırlar sonra kabullenebilmiştir. Sen çok yaşa İbrahim Müteferrika! (Matbaanın bize geç gelmesi ezberini de bir başka yazıda ele alacağım.)
Vesaire vesaire...
Peki, kaçımız kâğıdın tarihini biliyoruz? Size şöyle bir şey desem, o pek bir sevdiğimiz matbaa eğer İslam medeniyeti olmasaydı hiçbir işe yaramayacaktı, bana kim inanır? O pek yücelttiğimiz medeni Batı külliyatı, Antik Yunanlar, Platolar, Aristolar, Sokratesler, o burun kıvırdığımız Doğu medeniyetleri olmasaydı bugün belki hiçbirinin esamesi bile okunmayacaktı! Rönesans ve Reform. Bugünkü modern Batı’nın temellerini atan iki büyük hareket, İslam olmadan asla var olamayacaktı, desem, inanır mısınız?
Şöyle ki...
Matbaanın tarihini iyi biliriz bilmesine ama kâğıdınkini bilmeyiz. Bize tarih öğretenler, daha doğrusu tarihimizi öğrendiğimiz Batılılar kâğıdın tarihini Gütenberg efsanesi gibi öne çıkarmak bir yana, onu tarihin hep arka raflarına itmeyi tercih etmişlerdir de ondan. Oysa kitap demek kâğıt demektir. Matbaanın tüm sırrı çok sayıda sayfaya hızlı baskı yapılmasında saklıdır. Peki böylesi bir talebi parşömen karşılayabilir mi? Parşömen, yani hayvan derisi. İnce bir kitap için bile yaklaşık otuz koyun derisinin gittiğini söylerler. Bu ne demek? Bir matbaa sadece bir günde koca bir köyün tüm hayvanlarını elinden alabilir! Bu yüzen matbaanın ortaya çıkması ve pratik anlamda faydalı olabilmesi için modern kâğıt kullanımının Avrupa’da yaygınlaşması gerekiyordu. Öyle de oldu. Matbaanın gelişimi ile kâğıdın parşömen üzerindeki hakimiyeti arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
Modern, hepimizin bildiği anlamda kâğıdın Avrupa’ya tanıtılması ve geliştirilmesi ise doğrudan İslam medeniyetleri üzerinden olmuştur. Frenk keşişler basit bir toplama çıkarma işlemi için bile Roma rakamlarıyla bir koyun derisini hiç ederken, hatta asırlar öncesinde, Semerkant’taki Müslüman âlimler modern kâğıdın üzerinde algoritmik hesaplamalar yaparlardı.
Doğrudur, kâğıt önce Çinliler tarafından icat edildi, tam olarak da milattan önce birinci ya da ikinci yüzyılda. Ama Avrupalılar kâğıdı ilk defa on ikinci yüzyılda, yani kâğıdın icadından tam bin yıl sonra kullanmaya başlamışlardır. Müslümanlar ise bazılarımızın okul sıralarından hatırlayacağı 751 yılında Çinlilere galip oldukları o meşhur Talas Savaşı’yla tanışmışlardır kâğıt yapımıyla. Arap tarihçisi Talibi, Garip ve Eğlenceli Bilgiler Kitabı’nda böyle der. Savaşta tutsak düşen Çinli kâğıt imalatçılarının Araplara kâğıt yapımını öğreterek tarihin seyrini değiştirmeleri bugün bile bizim için garip ve eğlenceli bir bilgidir. Ama bu, onun doğruluğuna gölge düşürmüyor. Tersine, bu hikâye bize iki şeyi çok iyi kanıtlıyor: Bir, kâğıt en geç sekizinci asrın ortalarında Müslümanlar arasında yaygın olarak kullanılıyor. Ve iki, muzaffer Müslüman orduları canhıraş savaştıkları düşmanlarını kılıçtan geçirmek şöyle dursun, bunların vakıf oldukları işlerde çalışmalarına müsaade ediyor ve onlardan bu işleri öğrenecek özgüveni ve uzak görüşlülüğü sergiliyorlar. Ama pek çok tarihçiye göre Orta Asya’daki kâğıt yapımı Talas Savaşı’ndan da öncesine gidiyor. Zira Semerkant’taki bir tüccara gönderilen bir mektubun dördüncü asra ait olduğu ortaya çıkmıştır.
Biz Türklerin tarihin böylesi bir dönüm noktasında Arapların yanında yer alarak bu savaşı kazanmalarını sağladığımızı söylemeyi de unutmayalım. Türkler tarihin pek çok kritik noktasında ortaya çıkarlar ve işin seyrini değiştiriverirler.
Tarihin bundan sonrası malum. Semerkant ve Bağdat’taki müthiş kâğıt imalatı önce ihracatla, daha sonra da İslam imparatorluklarının genişlemesiyle Irak, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve Sicilya’ya kadar uzanır. Son olarak da Batı Avrupa’nın o zamanki beşiğine, yani İspanya’ya sıçrar. Ve işte orada bir kere daha yeryüzünün kaderi yazılır.
Evet, kâğıt Çin’de milattan önce bulunmuştu. Ama İslam’dan önce ne Batı’daki Roma İmparatorluğu ne de Doğu’daki Persler onu kullanıyordu. Zerdüştler, kutsal kitapları Avesta’yı 12 bin deri üzerine kopya etmişlerdi! Ve eğer İslam medeniyetleri olmasaydı Avrupa, kâğıdı on yedinci yüzyıldan önce öğrenemeyecekti.
Peki, ne yazdılar bu kâğıtlara? Neler yazmadılar ki! İbn Rüşd, Aristo’nun felsefesini bu kâğıtlarda yorumlayarak Şarih El-Reis, yani Büyük Yorumcu olarak ün saldı ve Avrupa Aristo’yu İbn Rüşd çevirilerinden yeniden keşfetti. İbn-i Sina modern tıbbın temelini oluşturan El Kanun fi’t-Tıb adlı medikal ansiklopedisini bu kâğıtlara yazdı. İbn Arabi, nam-ı diğer Şeyh El-Reis, keşif ehlinin sırlarını bu kâğıtlara döktü, kalbin, ruhun ve ilahi aşkın dili oldu. El-Harezmi Haçlı ordularının ilk karşılaştıklarında “büyü” dedikleri akıl almaz matematik hesaplarını bu kâğıtlarda yaptı, İbn Haytam, gözün anatomisini bu kâğıtlara çizdi, El-İdrisi dünya haritasını resmetti.
On ikinci asırdan itibaren bu eserler Latinceye çevrildiklerinde yine Endülüs’teki Müslümanların imal ettikleri kâğıtlar üzerine kopyalandı. Metinler o kadar hızlı bir şekilde çoğalıyordu ki Latinler bu Müslüman âlimlerinden artık kendi ev ahalilerinden biriymiş gibi bahsederlerdi. İbn Rüşd, Averreos oldu, İbn-i Sina Avicenna’ya dönüştü. Şarih El-Reis’e Grand Commentator, Şeyh El-Reis’e ise artık Doctor Maximus diyorlardı. El-Harezmi’nin adı ise “algoritma” kelimesini oluşturarak bir disiplinin doğrudan adı oluvermişti. İbn-i Sina’nın Canon’u on sekizinci yüzyıl sonlarına kadar Avrupa üniversitelerinde başucu kitabı olarak okutulmuştur. Frenk doktorlarının ameliyat yaparken yanı başlarında Kanun’un açık olduğunu söylerler.
Bu şekilde yüzlerce isim, binlerce kitap önce Arapçadan Latinceye, sonra Latinceden diğer Batı dillerine çevrildi. Avrupa’nın karanlık çağı artık bitiyordu. Rönesans ve Reform hareketlerine temel oluşturacak bilimsel altyapı artık oluşturulmuş, gerekli özgüven kazanılmıştı. Belki de artık Müslümanların bilimine de gerek kalmamıştı!
Peki ya bu Müslümanları ve onların ortalıkta dolaşan sayısız kitaplarını ne yapmalıydı? İşte asıl anlatacağım konuya geldim: Cevap, Florida Rahibi Terry Jones’un atalarından, büyük büyük dedelerinden geldi: Index Librorum Prohibitorum, Latincede “Yasaklı Kitaplar Listesi.” Siz isterseniz “Yakılacak” kitaplar listesi de diyebilirsiniz. Sapkın, tehlikeli, ahlaksız kitaplardı bunlar ve hepsi de “şeytan işi”ydi! Tıpkı Jones’un asırlar sonra Gainsville’deki küçük kilisesinin önüne asacağı pankartta yazacağı gibi.
Bu listelerden ilkinin dokuzuncu asra kadar uzandığını söylerler. Roma’da, Amsterdam’da, Venice’de ve Paris’te, hani şu medeniyetin beşiği pırıltılı şehirlerde bu listelerin niceleri hazırlandı. Hangi kitaplar girmemişti ki bu listeye? Kopernik’in astronomi keşifleri ve güneş merkezli galaksi sistemini anlatan kitaplar ki bunlar kilisenin dünya merkezli anlatımına doğrudan tehdit oluşturuyordu. Kepler’in teorileri ve Galileo’nun eserleri yine aynı temellerle yasaklandı, Galileo bizzat sorgulandı. 1242’de Paris’te Talmud’u, Floransa’da Boccacio ve Ovid’in hikâyelerini yaktılar, 1270’te Aristo ve İbn Rüşd’ün eserleri Paris Üniversitesi’nde yakım indeksine dâhil edildi. Don Kişot’un bin sayfalık eğlenceli romanı, kitapta bireysel özgürlüğü özendiren tek bir cümle yüzünden yasak listesine eklendi. 1486’da Almanya’nın Mainz kentindeki bir piskopos yabancı dillerden çevrilen tüm kitapların yasaklanmasına kadar vardıracaktı işi. Kant’ın filozofisi ve diğer modern felsefi tartışmalar da daha basılmadan yasaklanacaktı. Listede İncil bile vardı! Engizisyona göre Kilise’nin onayı olmadan İncil kopyalamak ve basmak yasaktı da ondan.
Bu barbarlığın en büyüğü de elbette İspanya’da oldu. 1492’de Endülüs İslam medeniyetinin son bulmasıyla birlikte kıyımların en büyüğü başladı. Engizisyonun en büyük konseyi kabul edilen Suprema’nın başı Kardinal Ximenez de Cisneros’un emirleriyle milyonlarca kitaptan, alevden dağlar oluşturuldu. Cisneros bir sabah tüm Müslüman kadıları kapı kapı gezdi, “Elinizde ne kadar Kur’an varsa çıkarın dışarıya ve meydana atın!” dedi. Uzunca bir dönem Latince dışındaki her şey, yani Arapça ve İbranice tüm baskılar ve Latincede İncil’in dışındaki her şey, yani Arapçadan yüzlerce çeviri eser ve Latincede Kilise’nin onay verdiği İncil’in dışındaki her şey yakılacaktı! Ve yakıldı da.
Bir dönem de sadece Kur’anları yaktılar. Ama bu sefer de Arapça yazıldığı için Kur’an sanılan İbn Rüşd felsefeleri ve medikal kitaplar arada kaynıyordu!
Önce kitapları yakarlar, sonra insanları
Engizisyonun dinlerinden ve düşüncelerinden ötürü sorguladığı, işkence ettiği, kazığa oturttuğu, ağza bir bez tıkandıktan sonra zorla su vererek ölümü tattırdığı (ki yıllar sonra bunu CIA, Orta Doğulu mahkûmlara uygulamıştır), uzuvlarını halatlarla çektirerek parçaladığı kurbanlarını nihayetinde binlerce insanın huzurunda yapacağı bir gösteriyle yakacaktı.
Bazı Hristiyanlardaki bu kitapları yakma takıntısını bizim İslam’daki hat ve kaligrafi kültürü ile de mukayese edecektim, ama o, başka bir yazıya kaldı. Burada sadece iki anekdot anlatacağım bu hususla ilgili. Küçüklüğümde uslularımız yerde küçücük de olsa Arapça yazılı bir parça kâğıt bulsalar onu alır yüksekçe bir yere koyarlardı. O kâğıtta ne yazıldığını bilmeseler bile yazının kutsallığına inanılırdı çünkü. Hürmet etmeliydi yazıya.
İkinci anekdot da usta bir hattat ve çırağından. Hattat, öğrencisi ile çalışmakta, eski elyazmalarını gözden geçirmektedirler. Üstat bir ara üst raflardaki bir kitaba erişmek ister ama boynu uzanmaz. Bunun üzerine talebesi hemen yan tarafta hazır ettiği bir taşı üstadının ayağının altına koyarak ona yardımcı olmak ister. Üstat ayağını taşa tam basacakken bazı harfler fark eder. Talebesine, “Sen bu taşı nereden buldun?” diye sorduğunda genç adam, “Dışarıdaki taş kalıntılardan aldım,” cevabını verir. Üstat, “Bunun üstündeki yazıyı görmedin mi?” diye sorduğunda çocuk, “Yabancı yazılardı, ne zararı olabilir ki?” cevabını verir. Bu sefer sinirlenir usta hattat, “A oğlum, şu ettiğin de laf mı? Adamın Müslümanı Hristiyan’ı olur da yazının dini olur mu? Biriyle ettiğin duayı diğeriyle edemiyor musun? Allah muhafaza sadece bu yazıya basmak bile insanı tepetaklak götürüverir öbür tarafta! Şimdi al bunu bulduğun yere, üzerine basılmayacak bir yere koy,” diyerek çocuğu bir güzel paylar.
Şimdi sorarım sizlere: Nerede orta çağdaki bu hattatın yazıya hürmeti, nerede yirmi birinci yüzyıldaki rahibin Kur’an’ı yakmaya girişmesi?
Hülasa edelim: Terry Jones’un Kur’an yakmasını Batı’nın geleneğinden kopuk bir anomali, bir manyağın uydurukça gösterisi olarak yorumlarsak yanılırız. Hayır, bu kitap yakma vakası Hristiyan Batı geleneğinde çok derinlerde yatan bir hoşgörüsüzlüğün ve barbarlığın basit bir dışa vurumudur sadece. Bir düşünce özgürlüğü olarak masumlaştırılan bu tür eylemlerin ucu eninde sonunda insanoğluna dokunur. Evet, belki bugün insanları yakmıyorlar. Öyle ama, insansız drone’larla Orta Doğu’da sivilleri bombalayan, Ebu Gureyb’de onca yıldır suçsuz pek çok Müslüman’a engizisyon mantığıyla ve pratikleriyle işkence eden de aynı kafa değil mi? Bağdat’ta, Filistin’de, Suriye’de ve daha pek çok yerde öldürülen çocuklar sırf Müslüman oldukları için global medyada dışlanmıyor mu? Batı kamuoyunda bu insanlar için, “Nasıl olsa hak etmiştir o Müslümanlar!” düşüncesi hiç mi hâkim değil? O yüzden kimse söylemiyor ama ben size söyleyeyim: Florida’da kitap yakanlar, Orta Doğu’da insan da yakarlar.

İz sürenlere...

Batı’nın bize yanlış öğrettiği tarihi yine Batı’dan doğru öğrenmeye devam ediyoruz! İslam’ın kâğıt üretimindeki ve dolayısıyla da modern medeniyetin inşasındaki rolüne dair yazılmış en iyi kitap Jonathan M. Bloom’un Paper Before Print: The History and Impact of Paper in the Islamic World adlı eseridir.
Adil olalım: Jones bu kitap yakma çılgınlığına giriştiğinde Amerika’dan ciddi itirazlar yükselmiştir. Film yapımcısı, yazar ve düşünür Michael Moore, “İçinde İsa kelimesi bilmem kaç kere geçen bir kitabı neden yok etmek istiyorsunuz?” diyerek bu barbarlığa karşı sert ve haklı bir duruş sergileyen sayısız Amerikalıdan sadece biridir.
“Kâğıt” kelimesi bize Arapçadan (kagad) geliyor. Onlar da doğal olarak Çince ve Uygurcadaki kagda ve guji sözlerinden bunu türetmişler. Fakat Araplar kâğıda kirtas da derlerdi. Bizdeki “kırtasiyeci”nin de anlamı aslen buna dayanır, “kâğıt yapımcısı” veya “taciri” demektir.
Bugün bile İngilizcede ve pek çok Batı dilinde kâğıt birimi “ream”, yani “top” sözcüğüdür ve 500 tabaka kağıdı içerir. Bu kelimenin kökeni ise “balya/yığın” anlamına gelen Arapçadaki “rizma”dır.
Bu yazıyı yazmadan önce baktım, Terry Jones şimdilerde son ekonomik krizlerle içi boşalan ve pek çok boş dükkanın olduğu bir AVM’de patates kızartması satıyormuş. Canı sıkılınca patates kızartmalarını pişiren ateşin içine bir iki de kitap atar mı orasını bilmem!