Makale

Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA: “Küçük resimde biz teröristleri ve onların eylemlerini görüyoruz ama büyük resimde muhteris emperyal devletlerin güç savaşları gözüküyor.”

BUNU KONUŞALIM

Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA: “Küçük resimde biz teröristleri ve onların eylemlerini görüyoruz ama büyük resimde muhteris emperyal devletlerin güç savaşları gözüküyor.”

Dr. Lamia LEVENT ABUL

Günümüzde küresel bir terör tehdidiyle karşı karşıyayız. Orta Doğu’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar terör tüm dünya için birincil tehlike/tehdit olarak görülüyor. Söz konusu küresel terör şebekeleri yaptıkları eylemlerle neyi amaçlamaktalar?
Bazı gruplar dava edindikleri düşünce ve ideallerin gerçekleşmesi için terör dediğimiz tedhiş eylemlerine başvuruyorlar. Bu oluşumların büyük çoğunluğunu dinî ve siyasi amaçları olan organizasyonlar oluşturur. Terör öncelikle düşmanları, rakipleri sindirmek, onları geri çekilmeye zorlamak için kullanılıyor. Teröristler genellikle devlet yapılarını hedef seçiyorlar. Eylemlerle güvenlik sorunları ve istikrarsızlık yaratmak, büyük ekonomik zararlar açmak suretiyle mevcut düzenin maddi ve manevi otoritesini sarsmak teröristlerin en önemli hedefi. Böylece otoriteye artık güven duymayan, ona karşı saygısını yitiren ve yılgınlık gösteren sıradan halka örgüt kendi siyasal-dinî alternatiflerini sunma imkânı elde ediyor. Bu eylemler aynı zamanda bir propaganda ve reklam aracı olarak da kullanılıyor. Her sansasyonel eylem o oluşumun dünyaya sesini duyurabilmesi için eşsiz bir fırsat oluyor.
Güçleri yeterse toplumu yanlarına çekip toplu bir isyan hareketini başlatmak ve mevcut statükoyu bozup kendi iktidarlarını kurmak istiyorlar nihayetinde. Ancak bu neticeye terör eylemleriyle ulaşmanın başarılı bir örneğini yakın tarihimizde görmüş değiliz. Aslında terör oluşumları bir başka büyük siyasal gücün, rakipleri olan güçleri yıpratmak, onların düzenini bozmak, halklarını itibarsızlaştırmak için kullandıkları basit araçlar hâline geliyorlar zaman içinde. Küçük resimde biz teröristleri ve onların eylemlerini görüyoruz ama büyük resimde muhteris emperyal devletlerin güç savaşları gözüküyor. Terörist oluşumlar bu vasatta kukla ya da piyon olmanın ötesinde kendi başlarına bir değeri temsil etmiyorlar.
Dünya ölçeğinde yaşanan dinsel referanslı şiddet eylemlerine bakıldığında dinî duygu ve düşüncenin hemen her dönemde yaşanan şiddet ve terör eylemlerini yönlendirmek ve meşrulaştırmak için kullanıldığı aşikâr bir şekilde görülüyor. Bu terör örgütlerinin kullandıkları dinsel referanslar nelerdir?
Dinî inançlar büyük bir manevi kuvvet kaynağı. Bu yüzden, teoride hiçbir dinî referansı bulunmayan, hatta din karşıtı olan seküler terörist oluşumlar bile bu güçten yararlanmak istiyorlar. Dinî kavramları istismar ederek dindarları kendilerine çekmek, onları bu manevi güç üzerinden motive etmek, gizli gündemleri doğrultusunda harekete geçirmek ve bu hareketten maksimum verimi almak için çok çeşitli yöntemler denenmekte.
Bu yöntemlerden en çok başvurulanı dinî kaynakların istismarıdır. Bu oluşumlar dinî metinleri çarpıtmak suretiyle kendilerine meşruiyet alanı açmak isterler. İslamiyet üzerinden devam edersek, mesela Kur’an’ı bütünsel değil parçacı okumak bir çarpıtma biçimidir. Yani Kur’an-ı Kerim’in kendi örgüsü içinde birbirleriyle sıkı sıkıya irtibatlı ayetleri, bağlamlarından kopararak tekil olarak ele alıyorlar ve o ayet-i kerimeyi yanlış düşünce ve eylemlerine delil yapıyorlar. Veya ayetleri Kur’an’ın genel ruhuna ve nazil oluş maksatlarına hiç bakmadan sadece metin üzerinden literal şekilde anlayıp yorumluyorlar. Hadis-i şeriflere bakış usulleri de aynı. İcma-i ümmet dediğimiz kadim ve külli İslam aklının ortaya koymuş olduğu ilkelere hiç riayet etmeden ve çoğu kere ahlaki bir tutarlılık taşımadan yapılan yorumlar çarpıtmanın başka bir biçimidir.
Diğer taraftan kendi zamanlarında belki doğru açılımlar yapmış olan hüküm ve fetvaları doğrudan günümüze taşıyarak, aslında onları veren ulemanın kastetmediği biçimde ve bugünkü yeni şartlar ile tamamen uyumsuz şekilde çıkarımlarda bulunuyorlar. Klasik kitaplarımızın sarı sayfalarında kalmış ahkâmın bugüne dair bir sağlamasının yapılmaması ciddi bir metodoloji sorunudur. Alıntı yapılan şahısların meşhur âlimlerimiz olması bu durumu değiştirmez.
İslam’ın terör ve şiddetle ilişkilendirilmeye çalışıldığını ve tüm dünyada böyle bir algı oluşturulduğunu görmekteyiz. Dünya egemenlerinin İslam’ı bu şekilde tanıtma çabalarının arkasında yatan sebepler nelerdir?
Küresel çaptaki adaletsizliklere, haksız işgallere, örtülü örtüsüz sömürgeciliğe ısrarla direnen, global girdaba kapılıp asimile olmamakta kararlı gözüken ve hâlâ bu düzene karşı en tutarlı alternatif olma vasfını sürdüren, bir adalet ve ahlak medeniyetini tarihte insanlığa yaşatmış olan ve bugün de bunun potansiyelini güçlü şekilde taşıyan İslamiyet, bu çirkin işlere bulaştırılarak itibarsızlaştırılmak isteniyor. Aynı zamanda “ipteki cambaza bak” misali, kendi işledikleri büyük cürüm ve zulümleri insanlığın gözünden kaçırmış oluyorlar.
İslamofobi salgınının hortlatılmasının arkasında da bu saikler var. Bir taraftan İslamiyet’i karantinaya almak suretiyle insanların bunca karalamaya rağmen en çok teveccüh ettiği bu dine geçişlerin önüne set çekmek; diğer taraftan bu terörü bahane ederek İslam âleminin üzerine çökmek; ayrıca Müslümanların yaşadıkları yerlerde onları baskı altında tutan güvenlik politikaları üretmek için bu algı operasyonları belki daha da yaygınlaştırılacak.
Özellikle son yıllarda ortaya çıkan; köken olarak Selefiliğe ve Hariciliğe dayanan birtakım yeni İslami hareketler şiddet ve terör eylemlerinin baş aktörleri olarak karşımıza çıkmakta. Bu hareketleri ortaya çıkaran şartlar ve sebepleri irdelediğimizde nasıl bir tablo ile karşılaşırız?
Öncelikle İslam dünyasının bir var olma mücadelesi verdiğini gözden kaçıramayız. Filistin meselesi iyice müzmin hâle geldi. Müslümanların ilk kıblesinin maruz kaldığı çirkin tecavüzlerle alakalı haberler her gün önümüze çıkıyor. Suriye, Irak, Afganistan yabancı güçlerin istilası altında. Katliamlar, zorunlu göçler, büyük acılar, sakatlar, yetimler vs. yürekleri kasıp kavuruyor. Üzerine konuştuğumuz terörün ilk bu topraklarda uç verdiğini evvela not edelim.
Sonra da Müslümanların başlarından atmak isteyip bir türlü atamadıkları dikta yönetimlerine sözü getirelim. Arap Baharı maalesef Arap kışına döndü. Hürriyet ve demokrasi yanlısı geniş dindar kitlelerin iktidara yürüyüşlerinin önü kesildi. Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da, Yemen’de olup bitenleri gördük. Hâliyle bazı insanlar şöyle düşünmeye başlıyor: Demek ki haksızlıkları düzeltmek, zulmü önlemek dinen ve siyaseten meşru yöntemlerle olmuyor. Bunu yapmamıza izin verilmiyor. Öyleyse başka yolları deneyelim!
Tabii bu gerekçelerin hiçbirisi terörü haklı çıkarmaz. İslam’ın bir mücadele hukuku var ve bir mücadele ahlakı var. Ancak bu birikimin sağlıklı şekilde Müslümanlara aktarıldığı eğitim-öğretim düzeneklerinden mahrumuz. Cehalet almış başını gitmiş ve bu durumdan en çok terörist oluşumlar faydalanıyor. Zaten gergin olan bu insanları kolayca kendi taraflarına çekebiliyorlar. Selefi yapıların bu süreçteki fonksiyonları hayli etkili. Selefi ideolojinin iki önemli karakteri olan metin-merkezcilik ve dışlamacılık burada devreye giriyor. Konuştuğumuz gibi, naslar üzerindeki çarpıtmalar terörü meşrulaştıran bir işlev görmekte. Diğer taraftan “ameli imanın tam bir parçası sayan” Selefi görüş, tekfir silahının daha kolay istihdamına yol açıyor. Bunun aşırı yorumu ise bildiğiniz gibi Haricilik.
Ayrıca Selefiler kendilerini Sünniliğin dolayısıyla onlara göre gerçek İslam’ın yegâne temsilcisi sayıyorlar. Böyle olunca şiddet ve terör Müslümanları da sarmalına alıyor. Mezhepler arası çatışma kaçınılmaz hale geliyor. Selefiliğin bu inhisarcılığı, yani Müslümanlığı tekeline almak istemesi tabir caizse bu yangına benzin döküyor. Aksi taraftaki Şii Müslümanlar arasında da benzer eğilimler olduğu için ortalık iyice karışıyor. Bunlar nazarında da İslam kardeşliği, Müslümanların birlik ve beraberliği gibi söylemlerin artık bir önemi olmuyor.
Orta Doğuda ortaya çıkan örgütlerin şiddet eylemlerini meşrulaştırmak için dayandıkları kavramlardan biri de “cihat” kavramı. Onların bu kavrama yükledikleri anlam nedir ve İslami birtakım kavramları kendi görüşleri doğrultusunda nasıl manipüle ettiklerinden söz eder misiniz?
Terör oluşumlarına Batı medyası ve akademyası cihadist adını takıyor. Cihatçılık diye bir şey bizim kavramlarımız arasında yok. Bizde mücahit olmak vardır. Sırf Allah rızası için, dünyevi hiçbir menfaat beklemeden saldırgan düşmana karşı cihat eden kimsenin sıfatıdır mücahit. Cihat en önemli ibadetlerimiz arasındadır ve her ibadetimiz gibi onun da bir usulü, fıkhı ve hukuku vardır. Müslümanlar bu ibadeti yerine getirerek asırlar boyu hür ve bağımsız kalmışlar, işgalci güçlere karşı bununla direnmişler, esaret altındaki halkları bu sayede özgürleştirmişlerdir. Bu nedenle çok kıymetli bir kavramımızdır cihat. Üzerinde asla bir leke olmamalıdır ve Müslümanlar bu hususta çok dikkatli davranmalıdır.
Oysa cihat adı altında yürütülen ve cihadın hukuk ve ahlakıyla hiç bağdaşmayan bir takım terör faaliyetleri bu kavrama, dolayısıyla İslamiyet’e ve Müslümanlara en büyük kötülüğü yapmaktadır. İslam karşıtlarının da bu durumu kendi lehlerine kullanmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Öteden beri sömürgeci emperyal güçlerin Müslümanların cihatla olan ibadetsel irtibatlarını kesmek, bu kavramın muhtevasının içini boşaltmak için gayret gösterdiklerini biliyoruz. Kadıyanilik türünden mezhepleri bunun için desteklemişler veya cihadı asıl bağlamından kopartan modernist yorumları aynı amaçla kullanmışlar. Bahse konu ettiğimiz bazı basiretsiz faaliyetler de aslında aynı amaca hizmet ediyor, fakat bunların failleri bunun hiç farkında değiller. Hicret, hilafet gibi daha başka kıymetli kavramımızın da aynı şekilde istismar edildiğine ve değersizleştirildiğine üzülerek şahit olmaktayız.
İslam ile ilişkilendirilen terör guruplarının kendilerine taraftar bulmak için kullandıkları araçların başında sosyal medya gelmekte. Dünyanın her yerinden militan devşiren bu guruplar bu kadar etkin olmalarını ve rahatlıkla taraftar bulmalarını neye bağlıyorsunuz?
Cami, tekke, medrese merkezli geleneksel dinî cemaatler yeni nesillere ulaşmada ve onların din ile ilişkilerinde belirleyici olmada yetersiz kaldılar. Bilgi ve iletişim teknolojisinde son yirmi yılda kaydedilen büyük gelişmelere uyumlu hareket etmekte olan genç nesiller, dinî bilgilenmeyi dahi internet kanalıyla gerçekleştiriyorlar artık. Tek bir Müslüman ile yüz yüze gelmeden, sosyal medya üzerinden şehadet getirip hidayete erenlere dahi rastlıyoruz. Sanal cemaatler gerçek cemaatlerin yerlerine göz diktiler ve bunda epey başarılı oldular.
Peki, bunun sonuçları nelerdir? Bir defa kontrol dışı bir iletişimden söz edebiliriz. Mahalli, millî yahut dinde otorite olduğu müsellem Diyanet gibi, el-Ezher gibi dinî kaynakların dışında birtakım odaklar, sadece etkili medya faaliyeti yürüttüklerinden veya renkli, cazip prodüksüyonlar çıkarttıklarından dolayı dinî konularda hızla belirleyici hâle gelebiliyorlar ve kendilerini bir otorite olarak geniş kitlelere sunabiliyorlar. Hem de bu sunum internet sayesinde küresel çapta bir etkiye sahip oluyor. Bu etkileşimin sıhhatini tespit noktasında devreye sokacağımız bir denetim mekanizması da maalesef mevcut değil. DAEŞ terör yapılanmasının 100 kadar farklı ülkeden 30 bin civarında militanını Irak ve Suriye’ye çekebilmesinin arkasında büyük ölçüde bu faktör yatıyor.
İslam dünyanın içinde bulunduğu bu çatışma ortamından çıkması ve tekrar mezhepler ve guruplar arasındaki birliğin ve kardeşliğin tesisi nasıl mümkün olacaktır?
Bilhassa gençlerin dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar doğru dinî bilgiye ulaşmaları için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Cehalet sorunların baş sebebidir. Dinî aşırılık da bunun sonucudur. Müsamahanın, ortayolculuğun bir ilke olduğu, itikat ve fıkhın bu genel ilkeler üzerinde inşa edildiği bir rahmet dini olan İslam’dan söz konusu arızaların çıkması başka türlü açıklanamaz. Madem alışılagelen eğitim, terbiye, davet usul ve vasıtaları günümüzde artık eski tesirlerini kaybetti, madem gençler bunlara eskisi kadar iltifat etmiyor, o zaman doğru bilgiyi insanlara taşımak için yeni vasıtaların en etkin şekilde istihdam edilmesi gerekir. Gençlerin sürekli “on-line” oldukları sosyal medya araçları kullanılabilir, hemen dolaşıma girebilen kısa videolarla gerekli mesajlar aktarılabilir, ikazlar yapılabilir.
Tabii ki âlimlerimize büyük görev düşüyor. Topluma rehberlik etmesi beklenen ulema mevcut tansiyonu düşürecek yerde bizzat gerginliği artıran bir fonksiyon görüyorsa ciddi problem var demektir. Mezhepsel, cemaatsel taassubun zayıflatılmasında en ağır sorumluluk âlimlerimizin omuzundadır. Eğer siyasiler rahat bırakırlarsa farklı mezhep mensupları kendi aralarındaki sorunları rahatlıkla çözmekte, bir arada yaşamanın yollarını kolaylıkla bulmaktadır. Tarihimize baktığımızda Müslümanlar arası mezhep çatışması her zaman arızi bir durum olmuş, kalıcı bir hâl almamıştır. Zira kavga ve savaşlar sürdürülebilir şeyler değildir. Herkes bundan ağır zarar görür, tahammül sınırları zorlanır ve nihayetinde bunlara bir son verilir. Fakat o zamana kadar ağır kayıplar, büyük acılar yaşanır.
Bu arızi sürecin kısa sürmesi herkesin menfaatinedir. Başta âlimlerimiz ve kanaat önderlerimiz olmak üzere Müslümanlar resmi kurumlarıyla ve sivil cemaatleriyle soğukkanlı şekilde ve teenni ile hareket ederlerse bu badireler daha çabuk atlatılır. Kur’an-ı Kerim’de sabredenlerin, öfkelerini yenenlerin ve affedenlerin övülmesi, bu vasıftaki Müslümanların doğru yolda olduğunun söylenmesi boşuna değildir. Bu hasletleri sadece bireysel değil toplumsal faziletler olarak da anlamalıyız. Kitlesel çılgınlığı tedavi etmenin en tesirli ilacıdır bunlar. İslam kardeşliğinin ne demek olduğu, İslam ümmetinin ne manaya geldiği konusunda zihinlerimiz yeniden güncellenmelidir. Zira tekrar edilegelen söylemler belki üzerimizdeki tesirini yitirmiş olabilir. Ayrıca tüm bu olup bitenlerden istifade edenlerin kimler olduğu hususunda toplumsal bir bilinçlenmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Müslümanlardan sâdır olan bu tür hareketlerin kimlerin ekmeğine yağ sürdüğü herkesçe bilinmelidir.

Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA

1967’de İstanbul’da doğdu. 1990’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1993’de aynı üniversitede “Mevkuf Hadisler ve Değeri” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. 1997’de The University of Edinburgh’ta “The Imâmi-Shi’î Movement in the Time of Mûsa al-Kâzim and Alî al-Ridâ” çalışmasıyla doktor unvanını aldı. Uzun yıllar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde akademisyen ve idari olarak görev yaptı. Akademik çalışma alanlarında “Kelam Tarihi ve Okulları, İslam Mezhepleri, Çağdaş İslami Akım ve Hareketler” olan Büyükkara, şu anda İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde görev yapıyor.