Makale

Rahata erenlerden olmak

Rahata erenlerden olmak


Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Ebû Katâde b. Rıb’î el-Ensârî’nin naklettiğine göre Allah Rasulü (s.a.s.) önünden geçen bir cenaze için, “Rahata eren (müsterîh) ve (ya) kendisinden rahata erilen (müsterâh minhu) biri.” dedi. Yanındakiler, “Ey Allah’ın elçisi, müsterîh ve müsterâh minhu nedir? diye sordular. Allah Rasulü (s.a.s.), “Mümin kul, dünyanın meşakkatinden ve sıkıntılarından Allah’ın rahmetine kavuşarak rahatlar, fâcir (günahkâr) bir kuldan da insanlar, beldeler, bitkiler ve hayvanlar rahata erer.” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 42.)

Hadis-i şerif, ölen insanların, “rahata eren” ve “kendisinden rahata erilen” şeklinde iki kısma ayrıldığını haber vermektedir. Dikkat edilirse bu iki kısmın dışında kalan kimse yoktur. İman ve salih amel sahibi mümin kullarla beraber, çocukken ölenler ve teklife muhatap olmayanları rahata erenler grubunda kabul edersek, her türlü kötülüğü işlemekten çekinmeyen fâcir kimseler de diğer grubu oluşturmaktadır. Sevgili peygamberimiz, mümin kulun karşısında kâfiri zikretmeyerek, sahih inanca sahip olmasalar da, kötülüklerden uzak durup, iyilikleriyle anılan gayrimüslimleri farklı değerlendirmiş olmaktadır. Hayatında, diğer insanları ve mahlûkatı rahatsız etmedikleri gibi iyilikleriyle de temayüz etmiş gayrimüslimlerin, bu olumlu özellikleri karşılığında nasıl bir muameleyle karşılaşacakları şüphesiz Cenab-ı Hakk’ın takdirindedir. Rivayetin, Abdürrezzak’ın (ö.211) Musannaf’ında (3/443) geçen versiyonunda, “mümin kul” yerine “salih kul” ifadesi geçmektedir ki bu da karşılaştırmanın aslında, mümin-kâfir arasında değil, iyi insan-kötü insan arasında yapıldığını akla getirmektedir. Bu durumda, görünürde mümin olduğu halde yaptığı haksızlık ve kötülüklerle halkı canından bezdirmiş fâcir bir kimsenin de rahata erenler sınıfında olamayacağı anlaşılmaktadır.

Ölümü ve hayatı kimin daha iyi amel yapacağını sınamak için yarattığını bildiren yüce Allah (Mülk, 2.), sadece iman ettik demekle de insanın sınanmadan bırakılmayacağını hatırlatmaktadır. (Ankebût, 2.) O halde önemli olan ve imtihanı kazanmaya hak kazandıran şey iyi insan olabilmektir. İyi insan olmanın temel niteliklerini Cenab-ı Hak peygamberleri vasıtasıyla kullarına bildirmiş, verdiği akıl nimetiyle de iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini, doğru ve yanlışı ayırt etme kabiliyeti vermiştir. İyilik ve kötülük temel vasıfları itibariyle zannedildiği kadar göreceli de değildir. Nitekim Yüce Yaratıcının iyi ve kötü olarak nitelediği şeylerin büyük çoğunluğunu insan aklı ve vicdanı da öyle kabul eder. Örneğin haksız yere cana kıymanın, hırsızlık yapmanın, zina etmenin, yalan söylemenin, iftira etmenin, zulmetmenin kötü olduğunu; başkalarına yardım etmenin, paylaşmanın, dürüst olmanın, mahlûkata merhametli davranmanın iyi olduğunu aklımız ve vicdanımız da onaylar. Bunu kabul etmeyecek nadir insanların, ruhen ve zihnen problemli olduklarını düşünmek gerekir. Zihnî ve vicdani melekeleri bozulmamış insanın, Allah’ın emri olarak yapmadığı iyililikleri ve sakınmadığı kötülükleri, nihayet, aklının ve vicdanının gereği olarak dikkate alması kaçınılmazdır. O halde iyilik ve kötülük salt inançla açıklanabilecek bir konu değildir. Bu yüzden, mümin olduğu halde iyiliklere yanaşmayan, kötülüklerden elini çekmeyen çok sayıda insanla karşılaşılabileceği gibi, hiçbir dinî inancı olmadığı halde, dinin iyi saydığı birçok niteliğe sahip, kötü saydığı birçok özellikten uzak insanlara da rastlanabilir. Sevgili Peygamberimizin buyurduğu gibi, “iyilik güzel ahlaktır. Kötülük ise kişinin vicdanını tırmalayan ve insanların bilmesinden hoşlanmadığı şeydir.” (Tirmizi, Zühd, 52.) Yani insan, yaptığında vicdanen rahatsız olduğu şeyin, duyulduğunda diğer insanların vicdanında da rahatsızlık doğuracağını bildiği için onların haberdar olmasını istememektedir. O halde birey vicdanının rahatsız olduğu ve bireylerden oluşan toplumun büyük çoğunluğunun da onaylamadığı bir kötülüğün göreceli olduğunu söylemek anlamsızdır. Aynı şey iyilik için de geçerlidir. Bu durumda yapılacak şey, ister ilahî bir mesajın gereği olarak, isterse akıl ve vicdanın sesini dinleyerek, iyiliklere yönelmek, kötülüklerden uzak durmaya çalışmaktır. Farklı dinî inançlara mensup olanlar ya da kendilerini herhangi bir dinle ilgili görmeyenlerin huzurlu bir dünyada yaşayabilmeleri, sahip oldukları akli yeteneklerini ve vicdani melekelerini doğru şekilde kullanabilmeleriyle yakından ilgilidir. İlahî bilgiyle donanmış olan peygamberler, insana bu yeteneklerini doğru kullanmada yardımcı olan rehberlerdir. Bu rehberlikte imanın test edileceği alan “salih (iyi) amel” alanıdır. Onun için iman ve salih amel birbirinden ayrılmayan ikiz kardeş gibidir. Kur’an, iyi insanın tanımında iman ve salih ameli hep birlikte zikretmiştir. Hz. Peygamber de pek çok iyi ameli imanla ilişkilendirmiş, onları, imandan veya imanın bir parçası olarak nitelendirmiştir. Birçok kötülüğün imanla bir arada bulunamayacağını, mümin kalbinin, imana ters düşen nitelikleri barındıramayacağını ifade etmiştir. Kendisi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmeyenin mümin olamayacağını (Buhârî, İman, 6.) belirtirken, yüce insani erdemlere sahip olmanın da imanla doğrudan ilgili olduğunu vurgulamak istemiştir.

İman-amel arasındaki bu sıkı ilişkiden dolayıdır ki, Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra siyasi kavgalara karışan ve birbirlerine kılıç çeken müminlerin durumu imani açıdan sorgulanmış, örneğin, ameli, imanın bir parçası kabul eden Haricîler, büyük günah işleyenin kâfir olacağını iddia etmişlerdir. Bu aşırı görüş diğer bir aşırılığa yol açmış ve ne kadar büyük olursa olsun günahın imana bir zararının olmayacağını savunan Mürcie fırkası ortaya çıkmıştır. Ameli, imanın meyvesi kabul eden ehlisünnet ise, iyi amelin imanın kuvvetine, kötü amelinse imanın zayıflığına delalet ettiğini ileri sürerek bu aşırı görüşleri dengelemeye çalışmıştır.

Özet olarak insanlar bu dünyadan ya iyilikleriyle anılıp huzur içinde rahata ermiş olarak ayrılır ve bu rahatlıklarını ebedi âleme taşırlar ya da ölümleriyle insanları rahata erdirdikleri hâlde kendilerini ebedî bir rahatsızlığa mahkûm ederler. Her halükârda, Ziya Paşa’nın sevmediği bir idareci için söylediği, “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Çekildi gitti dünyadan dayansın ehl-i kubûr” beytinde tavsif ettiği duruma düşmemek ve bu gök kubbede hoş bir seda bırakmak biz fanilerin yapabileceği en kârlı yatırımdır.