Makale

Behçet Necatigil’in “Nilüfer”i

Behçet Necatigil’in “Nilüfer”i

Doç. Dr. Ahmet Cüneyt ISSI
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Behçet Necatigil, kendisiyle yapılmış bir söyleşide şiirinde iki dönemin olduğunu söylüyor. Kapalı Çarşı (1945), Çevre (1951), Evler (1953) gibi, 1945-1955 yılları arasında yayınlanmış kitaplarındaki şiirlerde ortaya çıkan ilk dönemde şair, “anlatma” ve hikâye etme” tavrını benimsemiştir. Özelliklerini “geri planı olmayan tespitler”, “düşündürm(eyen), yorm(ayan)”, “çağrışımlara kapalı”, “öykü unsurunun öne çıkarıldığı”, “ayrıntıları belli, anlamları açık”; “yaşama durakları”nın “bir de” kendi ben’inde meydana getirdiği duygu ve düşünceler etrafında dönmesi şeklinde özetlediği bu dönem şiirini, derinliksiz, “oyunsuz-imasız” metinler olarak değerlendirir. (Necatigil 2006: 76.) Hayatın ve insanın çıplak gözle görülebilecek enstantanelerine, olaylara odaklanan şiirlerinde ayrıca ne geçmişe ait metinlere yapılmış üzeri örtülü atıflar, ne de okuyucuyu metnin içine dâhil edecek boşluklar söz konusudur.
Kendi deyişiyle “gurbet” adını verdiği ilk dönemin sona ererek hedefine “hikmet burcu”nu koyduğu ikinci dönem, üç kitaplık bir ara ile başlar: (Gurbet, hasret ve hikmet burçları için bkz: Behçet Necatigil, “Şiir Burçları”, Bile/Yazdı, İstanbul 2015, ss. 64-66.) Eski Toprak (1956) Arada, (1958); Dar Çağ (1960)’la temsilini bulan bu arada şairin günbegün geliştirip olgunlaştıracağı asıl şiirlerinin haritasını bulmak mümkündür. Bu dönemle birlikte anlatıp göstermenin yerini “sezdirme” ve “telkin” almış, evrensel insan/lık durumları “bir yaşantı birliği” etrafında bir araya getirmeye çalışılmıştır. (Necatigil 2006: 77.) “Yaşantı birliği” onda zamanlar, devirler ve şiirler içerisinden süzülüp gelen, kat ettiği yollarda çeşitli metinler/temsiller içinde tortulaşıp kristalleşerek enerjisini son an’a, son insana taşıyacak, devam ettirecek evrensel insan duyarlıklarını ifade eder. Bu anlayışla birlikte şiirleri bir söyleşiye, dertleşme ya da hesaplaşmaya dönüşmüştür. Bir “dalgıç” gibi, ‘dibe batmış, orda unutulmuş değerleri, cevherleri” bu dönem şiirlerinde taşıyan şair, ciğerlerini yukarıdaki bütün canlıları da besleyen hava ile doldurur. (Necatigil 2006: 113.) Topladıklarını imgeleminden, zamanının değer ve özlemlerinin adesesinden geçirir. Hatta bazı ilavelerde bulunarak onları yeniden üretir. Şimdi, ilk dönem şiirinin aksine, iki planlı bir şiir söz konusudur: Ön plan ve geri/arka plan. Geri planda insanın “bölünmüş, ilişkilerde dağılmış”, “bir yerde tasarrufları, yağmaları önlemiş, direnmiş, kaybolmamış ayrıcalığı”, kısaca söylemek gerekirse “bir bilanço” anlamına gelen “kişiliği” ile imgeler/semboller yer alır. “Ön plan” ya da “yakın mesafe”de ise okuru metnin derin anlamına götürecek “hayatın görüntüleri”, “kendi hayatımız, toplum hayatı, toplum ve dünya sorunları vardır.” (Necatigil 2006: 77.) Buna göre, ön plan’ı dağılma, unsurların saçılışı, geri plan’ı ise kişilik/bilinç kurmak üzere bir araya geliş, toplanma şeklinde düşünmek mümkündür.
Planlar arasında uyumdan çok uyumsuzluklar, buluştan çok arayışlar, kavuşmadan çok ayrılıkların olması, insanı bir sonuçta değil arada alması, şiirlerinde gerilim de üretir. Bu dönem şiirlerinin zorluğu da, tadı da buradadır. Plan kaydırmalar, simgesel söyleyişler, çeşitli metinlerle sembol-simge ya da atmosfer bağlamında kurulan bağlantılar, okurun gayret sarf etmesini, bu dönemdeki şiirlerini “matematik problemi gibi” çözmesini gerektirir. (Necatigil 2006: 87.)
Şiirlerindeki gerilim yalnızca “şairin hayatını dolduran, zorlayan bireysel ya da sosyal sorunların onu günlerce tedirgin edişi”nden kaynaklanmaz. (Necatigil 2006: 29.) Geçmişe ait unsurlarla şimdi arasında da bir gerilim yaşanır. Bununla birlikte, okur eğer ön plana yerleştirilmiş atıfları, “belirli motif örgü ve atkılarını” yakalayabilirse, yani geri planı görebilirse şiiri “bir kumaş gibi, iplik iplik” çözebilir.
NİLÜFER
Ben oraya koymuştum, almışlar, Arasına sıkışık saatlerin. Çıkarır bakardım kimseler yokken; Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar. Kışken ilkyaz, sularımda açardı; Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı? Eski defterlerde sararmış yaprak. Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar. Bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde; Akşam, çiçekler uykuya yattı, Sardı karşı kıyıları karanlık -- Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar. (Necatigil 2013: 209, 210.)
“Nilüfer”, Necatigil’in şiir serüveninde önemli bir yerinin olduğunu belirttiği Yaz Dönemi (1963)’nde yer almaktadır. Müstakil olarak sadece bu şiir üzerine odaklanan iki makale vardır. Bunlardan ilki, Sabit Kemal Bayıldıran’a (http://adanasanat.blogspot.com.tr/2010/09/arsivden-necatigilin-niluferi-sabit.html), diğeri ise Hilmi Yavuz’a (http://www.zaman.com.tr/yazarlar/hilmi-yavuz/necatigil-nilufer-siirine-nicin-o-adi-verdi_2038316.html) aittir. Bu yazılarda metinlerarası ilişkiler bağlamında, şiirin Batı menşeli Hero ile Leandros mitiyle ilişkisine temas edilmiştir. Şairin şiiriyle ilişkisine bir söyleşisinde işaret ettiği mit’i onun 100 Soruda Mitologya adlı çalışmasından okuyalım:
“Helles Pontus (Çanakkale Boğazında) Abydoslu bir genç olan Leandros, Boğazın karşı yakasında Sestos şehrinde bir Aphrodite rahibesi olan Hero’yu seviyor, her gece yüze yüze karşı kıyıya geçip sevgilisiyle buluşuyordu. Hero’nun koyduğu bir ışık, Leandros’un karanlıkta yolunu bulmasını sağlıyordu. Bir gece fırtına ışığı söndürdü. Leandros boğuldu. Hero kendini kuleden aşağı attı.” (Necatigil 1969: 57.) Yavuz’un yazısında, şiir Bayıldıran’ın belirtmediği bir başka metinle daha, palimpsest bağlamında ilişkilendirilmektedir. “Palimpsest (“bir tabloya (ya da bir parşömene) çizilmiş (yazılmış) olan resmin (yazının) üzerine ikinci bir resmin (yazının) yapılması (yazılması); üstteki resim (ya da, yazı) kazındığında alttakinin belirmiş olmasıdır. (Grekçede, ‘palin’ tekrar; ‘psestos’ kazınmış’tan.)
Hilmi Yavuz, Hero ile Leandros mitinin şiirde bir doğu mitinin üzerini örtmek için kullanıldığını iddia ediyor. Metnin gizlediği, okurun Batılı mitin üzerini kazıdığında görülebileceği bu mit, Âşık Çelebi’nin bir beytinde nilüfer’le ilişkilendirdiği ‘şebçerağ miti’dir. “Nedür bu bahr-i muallak ki şeb-çerağ ile pür/Nedür bu kulzüm-i Nîlîde sûrh nilüfer” beytindeki şeb-çerağ miti, “güya bir nevi cevher olup geceleri lamba gibi ziyâ neşr (ettiği) söylenen bir ‘Şark hurafesi’dir.” (Ahmet Talat Onay’ın Türk Edebiyatında Mazmunlar’ından dan akt. Yavuz 2013.) ‘Kızıl, kırmızı anlamındaki ‘surh’ kelimesiyle yan yana getirilen ve suda büyüyen nilüferin ise ‘gözü yaşlı âşık veya onun (…) yüzü ile benzerlik içinde düşünül[düğünü] bildirir. (Cemal Kurnaz’ın Divan Dünyası adlı kitabından akt. Yavuz). Yani, Yavuz’a göre Necatigil’in Nilüfer şiiri, palimpsest bir okumayla çözümlendiğinde “altta Âşık Çelebi’nin beyti, üstte yani verili şiirsel uzamda ise, ‘Hero ile Leandros miti!”nin olduğu, şiirde bu mitin “metinlerarasılığın palimsest dolayımında yeniden üretildiği” görülecektir.
Şiirde gerilim, biri Batı, diğeri Doğu’ya ait iki eski metinle modern birey arasında oluşturulmuştur. Ait olduğu zaman bağlamında sevdiğine kavuşamamış yüce duygulu bir âşığı temsil eden nilüfer, şimdinin sıkışık saatler, sararmış kitap sayfaları, fenersiz gecelerinde kaybolmuştur. Sevgiliye giden yolu aydınlatan ‘Şebçerağ hurafesi’ne inanacak kadar naif âşık da. Kısaca söyleyelim, öznenin hayatını çevreleyen, zihnini ve ruhunu dolduran şimdiki zaman, hatırladıkça özlediği nilüfer’in bütün anlamlarını, ifa ettiği işlevleri (ayna, anlam ve lamba), o farkına bile varmadan elinden alınmıştır. Modern zamanda sevgilileri birbirinde uzaklaştıran zamansızlık gibi bir sürü soyut engeller söz konusudur. Bunlar, boğaz ve sevgiliyi âşığın elinden alan rakipler gibi besbelli değildir. Tam burada, Sabit Kemal Bayıldıran ve Hilmi Yavuz’un şiiri çözümlerken kullandıkları referans listesine, Necatigil’in “Divan ve halk şiirimizin ustaları sesten yana bize çok şey öğrettiler.” (Necatigil 2006: 45.) cümlesinden de aldığım cesaretle üç metin daha ilave edeceğim. Necatigil’in zaman ve tavır bakımından farklılık oluşturan küçük bir değiştirmeyle sesini (redifini) ödünç aldığını düşündüğüm, bu metinler, Hayretî, Hayâlî ve Bakî’ye ait “aldılar” redifli gazellerdir. Klasik âşık-rakip ilişkisinden, âşığın iradesini elinden alan unsurlardan söz edilen bu gazellerin en işlenmişi Baki’ye aittir ve ilk birkaç beyti şöyledir:
“Başdan meclisde sâkîler karârum aldılar Çekdiler evvel elümden ihtiyârum aldılar Hâr-ı hecrüñde görüp hâlüm baña öykündiler Bülbülân-ı bâg-ı câlem âh u zârum aldılar Zaglar bir kebk-i racnâdan üşüp ayırdılar Şâh-bâz-ı caşk iken elden şikârum aldılar…”
Görüldüğü gibi, engeller aşikâr olunca bunları anlatmak için kullanılan dil de güçlü, yüksek tonlu oluyor. Oysa “Nilüfer” şiirinin öznesi aşk’ı da aşk’a engel olanları, nedenleri de apaçık bir şekilde bilmemektedir. Dar zamanların ışıksızlığında belirgin olmayış, bilinci pasifleştirmekte, dili ise “almışlar”ın belli belirsiz mırıldanmasına dönüştürmektedir.