Makale

ÖĞÜT MÜMİNE FAYDA VERİR

ÖĞÜT
MÜMİNE FAYDA VERİR

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İnsan, Allah’a ibadet etmesi için yaratılmış (Zâriyât, 65), bu görevini yerine getirebilmesi için kendisine iyiyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, hayrı ve şerri, hakkı ve bâtılı birbirinden ayırt edebilecek yetenek (Şems, 8) akıl ve irade verilmiş, önder ve örnek olması için peygamberler, rehber olması için de kitaplar gönderilmiştir (Hadîd, 25).
İnsan, iman (Âi-i Imran, 179), ibadet ve itaatle (Nisa, 59) sorumlu tutulmakla birlikte bu konuda zorlanmamıştır (Bakara, 256). Çünkü insan hayatı ve ölümü ile imtihana tâbi tutulmuş (Mülk, 2) bu sebeple ona inanç ve irade hürriyeti verilmiştir (Kehf, 29). İnsan iman edip etmemekte serbest bırakılmakla birlikte iman edip salih ameller işlemesi istenmiştir (Teğabün, 9).
Allah, kullarına iyiyi emretmek ve kötüyü yasaklamak sûretiyle bizzat öğüt verdiği gibi (Nisa, 58) peygamberlerini de öğüt vermekle görevlendirmiştir (Nisa, 63). Kur’an da insanlar için bir öğüttür (Yunus, 57).
Dini anlatmak, insanları iman, ibadet ve güzel ahlâka çağırmak, haram, günah ve kötülüklerden sakındırmak peygamberlerin görevi olduğu gibi her bir müminin de görevidir (Ai-i İmran, ııo). Bu husus Kur’an’da pek çok ayette ifâde edildiği gibi "Öğüt ver (zekkir), çünkü öğüt (zikrâ) müminlere fayda verir" anlamındaki Zâriyât sûresinin 55.ayetinde de ifade edilmektedir.
Yüce Allah, ayette Peygamberimize dolayısıyla müminlere öğüt vermeyi, va’z yapmayı, nasihat etmeyi, hakka çağırmayı, dîni anlatmayı, iyilikleri emredip kötülüklerden sakınmayı emretmektedir.
"Öğüt, müminlere fayda verir" cümlesi, öğüt vermenin gerekçesini ortaya koymaktadır. İnsanların, mümin de olsalar va’z ve nasihate ihtiyaçları vardır. Çünkü va’z ve nasihat, kalpleri yumuşatır, imanları pekiştirir, ibadet ve itaate yönlendirir, haram ve günahlardan sakındırır.
Ayet iki hüküm içermektedir:
a) Va’z ve nasihat, iyiliği emir ve kötülüğü men, dini anlatma ve öğretme Allah’ın emridir.
İnsanın va’z ve nasihate, öğüt ve tavsiyeye ihtiyacı vardır. Çünkü genel olarak insan azgın (Alak,
7), aceleci (Isra, ıi), hırslı, cimri, sabırsız (Meâric, 19- 2i), nankör, ümitsiz, şımarık (Hac, 66), tartışmacı (Kehf, 54) ve zâlimdir (Ahzab, 72). Nefis, daima kötülüğü emreder (Yusuf, 53). insan, zayıf yaratılmıştır (Nisa, 28). Zafiyeti; şehvetine düşkün, öfkesine mahkûm, ibadetlerin meşakkatlerine dayanıksız, sebatsız, nefsinin arzularına ve dünya lezzetlerine karşı koymada âciz oluşudur. Şeytan insanın düşmanıdır (Isra, 53), onu daima kötülüklere teşvik eder ve Allah (c.c.) ile irtibatını kesmeye çalışır. İnsan, he- lâke sürükleyen şehevî arzularına ve kendisini sıkıntıya sokacak olan tembelliğe meyledebilir. Akıl ve irade sahibi; iyi ve kötü, hayır ve şer olanı birbirinden ayırt edebilecek yetenekte olmasına rağmen bu zafiyetleri nedeniyle insan; nefsine, şehvetine ve şeytana uyup inkâr, isyan, haram ve kötülüklere dalabilir, gaflete düşebilir. Bu itibarla onu şehvet, şeytan, inkâr, isyan, zulüm ve gafletten uzaklaştırıp iman, ibâdet, itâat, takva ve ihlasa yöneltecek rehbere, hak davetçisine, vâize, öğüt vericiye, nasîhat ediciye ihtiyacı vardır. Allah’ın, insanlara peygamber ve kitap göndermesinin amacı da budur.
Bir toplumda "iyiliği emir ve kötülüğü men" görevi yapılmazsa bunun vebali ve cezası umumî olur. Hz. Ebu Bekir (r.a.) şöyle demiştir: "Ey insanlar! "Ey Müminler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulduğunuz zaman (haktan) sapan kimseler size zarar veremez" (Maide, 105) ayetini okuyorsunuz (ve yanlış anlıyorsunuz). Ben Resûlüllah (s.a.s.)’dan işittim, o şöyle buyuruyordu: "(İnsanlar,) zâlim kimseyi gördüğü zaman onu zulümden men etmezlerse Allah en yakın zamanda herkesi (zâlimi ve zulme engel olmayanları) cezalandırır" (Ebu Davud, Melâhim, 17; Tirmizî, Fiten, 8; Ibn Mâce, Fiten, 20).
Mümin, kendisi kimseye zulmetmediği gibi, başkalarının zulmetmesine de seyirci kalmaz, İslam’ı öğrenir, öğrendiklerini başkalarına da anlatır, kendisi İslâm’ın emir ve yasaklarına uyar; bu emir ve yasaklara başkalarının da uymalarını ister. Yüce Allah, "Ey müminler! Siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar, (iman ve itaatinizde sizi devamlı kılar)" (Muhammed, 7) ayetiyle dinine yardım edenlere yardım edeceğini va’d etmektedir:
İster camide, ister cami dışında yapılsın bu görevin yerine getirilmesinde birtakım kurallara riayet edilmesi gerekir. Bu kurallardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.
Öğüt vermede uyulacak kurallar
1) Öğüt verecek kimsenin dinî konuları iyi bilmesi gerekir.
Bir şeyi anlatmak isteyen kimsenin, o şeyi, usûl ve esaslarıyla detaylı olarak çok iyi bilmesi gerekir. Aksi takdirde o şeyi insanlara hakkıyla anlatamaz. Bu sebeple dini tebliğ etmek, anlatmak, öğüt ve nasihatte bulunmak isteyen mümin, tavsiye etmek, anlatmak ve söylemek istediği şeyleri iyi öğrenmelidir, aksi takdirde yanlış şeyler anlatır, bu yüzden vebale girer, kaş yapayım derken göz çıkartır. işin doğrusu, yüce Allah’ın Kur’an’da emrettiği gibi bu işi, ehline bırakmaktır (Nisa, 58).
2) Öğüt, Allah rızası için yapılmalı, çıkar gözetilmemelidir.
Bu kurala uymayan kimse netice elde edemeyecektir, çünkü insanlar, bu kimseye itibar etmeyeceklerdir.
3) Öğüt vermede Kur’an ve sahih hadisler esas alınmalıdır.
Kur’an ve sahih hadislerde yeri olmayan fikir ve hükümleri din adına anlatmak büyük bir vebaldir. Kur’an’da olmayan hiçbir şey, Kur’an’danmış gibi asla söylenmemeli, uydurma olan, akıl, mantık ve İslâm’ın özü ve esası ile bağdaşmayan zayıf hadisler özendirme ve sakındırma amacıyla da olsa anlatılmamalıdır.
4) Öğüt vermede metot, Kur’ânî olmalıdır.
"Metodun Kur’ânî olması"ndan maksat, insanları iyi, doğru ve yararlı şeylere yönlendirmek, bunları yapanları müjdelemek; kötü, haram, yanlış ve günah olan söylem ve eylemlerden sakındırmak, bunları işleyenlerin cezalandırılacağını bildirmektir. Yüce Allah, Peygamberi ve Kur’an’ı müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiştir (Kehf, 1-2) "(Ey Peygamberim!) Biz onu (Kur’an’ı) senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık ki onunla muttakî (iman edip salih amel işleyen, emir ve yasaklara riayet eden ve Allah’a karşı gelmekten sakınan müminleri) müjdeleyesin, haktan sapıp batıla meyleden fâ- cir, zâlim ve hakkı kabul etmeyip batılı savunan ve aşırı düşmanlık yapan toplumları uyarasın" ayeti bunu ifade etmektedir (Meryem, 97).
5) Muhatapların durumları daima göz önünde bulundurulmalıdır.
İnsanların bilgi, kültür, eğitim ve öğretim; zekâ, kavrayış ve anlayış seviyeleri çok farklıdır. Öğüt verecek kimselerin, bu durumu göz önünde bulundurmaları ve ona göre konuşmaları ve öğüt vermeleri gerekir.
İnsanları; entelektüel, akl-ı selim sahibi olup yaratılış sâfiyeti bozulmamış duyarlı kimseler ve tartışmacı, inat, şüpheci ve inkârcı kimseler şeklinde düşünüp birinciler hikmetle/ doyurucu, ikna edici ve bilimsel delillerle, İkinciler güzel öğüt ile, üçüncüler ise en iyi mücadele ile İslâm’a davet edilmelidir.
6) Öğüt vermede, anlaşılır bir dil ve yumuşak bir üslûp kullanılmalıdır.
Öğüt vermede amaç, İslâm’ı anlatıp benimsetmek, emirlerin yapılmasını ve yasaklardan kaçınılmasını sağlamaktır. Bu amacın gerçekleştirilmesi ancak sevdirme ve ikna ile mümkün olur. Bu itibarla öğüt vermede yumuşak üslûp, tatlı dil ve güler yüz daha etkili olacaktır. Yüce Allah (c.c.), Peygamberimize (s.a.s.); "(Ey Muhammedi)- Ser» öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin" buyurmuştur (Tekvîr,
21-22). Bu sebeple öğüt vermede bağırıp çağırma, yüksek sesle, katı ve sert konuşma yanlış bir yöntemdir. Aksine öğüt vermede yumuşak ve tatlı bir üslûp kullanılmalıdır.
Verilen öğüdün iyi anlaşılabilmesi için konuşma; acele edilmeden, yavaş yavaş ve tane tane yapılmalıdır. Bazı ifâdeler tekrarlanmalıdır. Sahabeden Enes (r.a.),
Peygamberimiz (s.a.s.)’ın: "Bir söz söylediği zaman, sözünün anlaşılması için o sözü üç defa tekrarlardı" demiştir (Buhârî, İlim, 11.1, 35).
7) Öğüt veren, davranışları ile söylediklerine ters düşmemelidir.
Kendisi uygulayamasa bile Islâm’ın bütün hükümlerini insanlara anlatmak her müminin görevidir. Ancak öğüt veren kimse, söylediklerine kendisi de uymalıdır. "Siz kitabı okuduğunuz hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" buyuran (Bakara, 44) Yüce Allah, Kur’ân’da (Fussiiet, 33) insanları Allah’a çağıran kimsenin sözünün güzel olması için, kişinin Müslüman olması ve salih amel işlemesi gerektiğini bildirmiştir. İnsanın davranış hâline getirdiği şeyleri başkasına söylemesi sözün tesirini arttıran bir faktördür.
8) Öğüt bıktırıcı, zorlaştırıcı ve nefret ettirici olmamalıdır.
Yaptığı va’zları uzatmayan (Ebu Davud, Salat, 225) ve insanları usandırmamak için uygun zaman kollayan (Buhâri, İlim, il) Peygamberimiz (s.a.s.), "Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin" sözleriyle bu gerçeğe işaret etmiştir (Buhârî, Cihâd, 164, Hm, 17, Meğâzî, 60. Müslim, Cihat, 5. Ebu Davud, Edeb, 17. Ahkâm, 22. Ahmed, I, 129).
9) Öğüt verirken kişiler değil kötü inanç, söylem, eylem ve davranışlar hedef alınmalıdır.
Öğüt veren kimse insanları eleştirmeği değil, onların Islâm konusunda bilgilenmelerini, Islâm’ı sevmelerini ve Allah’ın istediği tarzda bir Müslüman olabilmelerini hedeflemeli- dir. Eleştiri yapılacaksa kişiler değil batıl inanç, kötü.amel ve yanlış davranışlar hedef alınmalıdır. Yüce Allah, Kur’an’da; mümin (En- fai, 2), muttakî (Bakara, 5), ve muh- sinleri (Ai-i Imran, 134)... övmüş, buna mukâbil müşrik (Ahzab, 73), kâfir ve münâfıkları (Nisa, 140) yermiş ve onların niteliklerini anlatmıştır.
b) Öğüt müminlere fayda verir.
Tahlil etmeye çalıştığımız ayetin ikinci cümlesinde öğüdün müminlere fayda vereceği açık seçik bildirilmektedir. "Öğüdün müminlere fayda vermesi", onların ibadet ve itaate devam etmelerini; haram, isyan ve günahlardan sakınmalarını sağlamasına, gaflete düşmelerine engel olmasına, imanlarının kuvvetlenmesine, bilmediklerini öğrenmelerine ve kalplerinin yumuşamasına sebep olmasıdır.
Kur’an bir öğüttür dileyen öğüt alır, dileyen yüz çevirir. "Hayır o (Kur’ân) bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır" (Müddessir, 54-55) buyuran Allah Kur’an’da; akıllı insanların (Ra’d, 19), Allah’tan korkan (A’ia, 10) ve O’na yönelenlerin (Mümin, 13) öğüt alacaklarını; bedbaht olan kimselerin ise öğüt almaktan kaçınacaklarını bildirmiştir.
Sonuç ve değerlendirme
İnsanlar, hayra ve şerre, iyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa, hakka ve batıla, imana ve küfre, itaate ve isyana, ihlâsa ve riyaya... kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. İnsanlar, doğuştan şerli, kötü, kâfir, münâfık, âsi ve riyâkâr... değillerdir. İnsanların, hayra, iyiye, doğruya, hakka, imâna, itaate, ihlâsa... yönelmeleri ancak bu yönde eğitim ve öğretim görmeleri, edep ve terbiye almaları, va’z ve nasihat dinlemeleri ve Allah’ın lütfü ve hidâyeti ile mümkün olur. Bu itibarla insanların eğitim ve öğretime, öğüt ve nasihate ihtiyaçları vardır. Hiçbir insan bundan müstağni değildir. Ayrıca iyiliği emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü menetmek ve önlemek her müminin görevidir. Peygamberler ve kutsal kitapların gönderilme gayeleri de insanları hakka çağırıp onları batıldan uzaklaştırmak, yeryüzünde zulmü önleyip adaleti ve takvayı hâkim kılmaktır.