Makale

SANATTA AŞK

SANATTA AŞK

Prof. Dr. Semavi Eyice

Eski bir söz vardır: "Aşk olmayınca meşk olmaz" denilmiştir. Meşk bilindiği gibi eski hat sanatı ustalarının yazının güzelliğini sağlayan ölçüleri birtakım noktalar ile hesaplayarak şekillendirilmelerini ifade eder. Eski yazıyı en mükemmel ve en sanatlı biçimlerde yazabilen hattatlar boş vakitlerinde meşk yaparak yazılarını en güzel şekle sokmaya çalışırlardı. Burada karşılaşılan aşk sözü ise; iki insan arasındaki hissî bağlantıyı ifade etmeyip, doğrudan doğruya İlâhi aşk anlamına gelir. Yani kısacası aşk; yalnız yazıyla uğraşan için değil, başka sanat dallarında çalışanlar için de geçerlidir. Meydana getirdikleri sanat ürününün İlâhî bir duygu ile ortaya çıkması gerektiğini vurgular. Nitekim Eski Türk Edebiyatı’nın ünlü şairlerinden Yunus Emre "Gel gör beni aşk neyledi" derken, doğrudan doğruya Allah aşkını belirtmektedir. Tabiî bu söz, Allah’ı yücelten bir İlâhî olmasına karşılık, anlamı tamamen değiştirilerek bir türkü hâline getirilmiştir ve böylece de esas anlam ortadan kalkmıştır.
Tarih boyunca çeşitli sanat dallarında çalışan ustaların estetik duygularını güçlendiren ve onlara yol gösteren bir Allah aşkının varlığı inkâr edilemez. El yazması bir kitabın muhteşem tezhibini yapan, aynı kitabın deri kaplı cildini zarif bir şemse ile süsleyen mücellit, evlerin, konakların, camilerin, mescitlerin duvarlarını süsleyen, yazıları meydana getiren hattatlar, yazılara inanılmaz bir kıvraklık veren ve bu örnekleri işleyen mermercilerin hepsinin içlerinde bu aşkın olduğu inkâr edilemez. Büyük yazı üstadı Karahisarî’nin ünlü besmelesinin İstanbul’da Yedikule yakınında 1562 tarihli bir çeşmede rastlanan mermer üzerine işlenmiş örneği, bu aşkın açıklanmasından başka bir şey değildir. Bu eşsiz güzellikteki yazıyı meydana getirmiş olan büyük sanatkârın onu yaratıncaya kadar kim bilir kaç defa denemeler yani meşk yaptığı ve bu çalışmalarında ona nasıl bir aşkın gayret verdiği düşündürücüdür.
Mimarîde ise, sanatın nasıl bir aşk ürünü olduğu, bilhassa Osmanlı yapı sanatında kendisini açık surette belli eder. Bu büyük eserleri yapan kadar yaptıran da aynı hisle doludur. Osmanlı dönemi Türk sanatının şaheseri olarak kabul edilen Edirne’deki Selimiye Camii’ni böyle bir duyguyla dolu olarak yaptıran Sultan II. Selim ve yapan Mimar Koca Sinan’ın gayretleriyle meydana çıktığı bilinir. Tarihimizde pek parlak şöhreti olmayan II. Selim hiçbir vakit bir cengaver olmamıştır. Üstelik de içkiyi çok seven bir ayyaş olarak da tanınmıştır. Fakat adı
nı yaşatacak olan bu muhteşem sanat eserini Türk medeniyetine bırakırken güçlü bir İlâhî aşkın içinde olduğu muhakkaktır. Bunu eseri meydana getiren ustası Koca Sinan’a yazdığı bir talimattan da anlamak mümkündür. Orada bu caminin neresine, hangi ayetin çinilerle yazılıp konulmasını bildirecek kadar hassastır: 4 Rebiulevvel 980 (1572) tarihli mektup: "Mimarbaşı’na (Sinan) hüküm ki: Mektup gönderip yüce binamın (Edirne Selimiye Camii)ne mertebeye vardığını, ana kemerlerin dördünün kilitlenip, dördünün kilitlenmek üzere olduğunu bildirip şahnişin kubbesi ve duvarının süslü yapılması mı buyrulur, yoksa sade mi olsun? diye yüce emrimi dilemişsin. Mutlaka pencerelerine kadar çini olup, pencerelerin üstüne Fatiha Suresi çini ile yazılmalıdır. Buyurdum ki; emrim ulaştığında, pencerelerine kadar çini olup, pencerelerinin üstüne çini ile Fatiha Sûresi’ni yakışır ve uygun gördüğüm üzre yazdırasın." Eserin yapımı hayli sürmüş ve açılışa yakın II. Selim birdenbire caminin bitiminde hazır bulunma ve ilk namazı kılma heyecan ve düşüncesiyle tövbekâr olarak içkiyi bırakmıştır. Bu da onun ölümüne yol açtığından eserinin bitmiş haliyle içinde ilk namazı kılması kısmet olamamıştır. Onun yanısıra Padişahın emri gereği bütün sanat kabiliyetini kullanarak bu eseri meydana getiren Mimar Koca Sinan da aynı, belki daha güçlü olarak bu aşkın sağladığı gayretle eserini yaratmıştır. İstanbul’daki Şehzade Camii’ni çıraklık, Süleymaniye’yi kalfalık ve son olarak sanatının zirvesini teşkil eden Selimiye’yi ustalık eseri olarak bizzat vasıflandıran Sinan, sanat aşkını Allah’a hediye edilmiş şaheserini böylece sunmuştur. Edirne’nin yüksekçe bir yerinde çok uzaklardan görülebilen minareleriyle çerçevelediği heybetli kubbesiyle kendisini Türk müslümanlığının Allah’a yükselen bir işareti olarak sanat tarihindeki yerini Selimiye Camii almıştır. Mimarîde ölçüleriyle insanların gözlerini dolduran yapılar çok sayıdadır. Fakat bunların hiçbiri Selimiye’deki gibi İlâhî aşkın kudretinin bir işareti değildir.
İslâmiyet, en güzeli ve en mükemmeli ancak Allah’ın yapabileceğine inanır. Dolayısıyle bazı büyük sanat eserlerinde de göze batan bir yerde sanatkâr küçük bir kusur bırakmaya özen gösterir. Bazen bu süslemede bir eksiklik veya taş kaplamada tek bir taşın yontulmadan veya yüzeyi düzlenmeden bırakılmış olması bu düşüncenin bir örneği olarak görülebilir.
Sanatta aşk İlâhî duyguyla bir arada yürümektedir. Ve bunun örneklerini Selimiye gibi veya İstanbul’da Süleymaniye gibi büyük eserlerde görmek mümkün olabildiği dışında çok küçük, çok mütevazı eserlerde de rastlamak mümkün olmaktadır. Bu bakımdan sokak çeşmeleri gibi küçük eserler başta olmak üzere en belirli örneği teşkil ederler. Türk mezar taşlan, sandukalar ve lahitler sanatta aşkın kendisini duyurabildiği küçük eserlerdir. Bunların taşa işlenmiş süslemelerindeki estetik, bu İlâhî duygunun bir belirtisidir. Zaten bu duygu kaybolduktan sonra da ortaya çıkan mezar yapıları düz bir taş kitlesinden ibaret kalmıştır.
Çok yıl önce Mimar Sinan Üniversitesi henüz Güzel Sanatlar Akademisi iken düzenlenen bir sergide göze çarpan bir plastik eserde (!) seyirci üzerinde her hâlde güzelliği ile bir etki yapmıyordu. Salonun tam ortasında yer alan bu eser yaklaşık 1 m. kenara sahip paslı kalın kare biçimli bir saça dibinden kaynak yapılmış 1,5 m. yüksekliğinde iki kalın saçtan oluşmuştu. Bu saçlar V biçiminde kaynak yapıldığında birbirlerine de bağlı değillerdi. Sadece diplerinden alttaki parçaya tutturulmuştular. Bu dikine duran levhalardan birinde bir yuvarlak bir de kare pencere açılmış, diğerinde ise bir üçgen ve bir kare pencere bulunuyordu. İftiharla yıllık çalışmaların bir ürünü olarak takdim edilen bu şaheserdeki estetiği ve bu üç paslı saç levhanın neyi ifade ettiğini anlamak ne yazık ki normal zekâları çok aşıyordu. Bu tür eser yapan bir sanatçının bilmem sanat aşkından ne dereceye kadar bahsedilebilir. Bu yalnız ülkemizde değil dünyanın dört bir yanında rastlanan bir görüş tarzıdır. Sanatın böyle yozlaşmasını batı ülkelerinde çok garip biçimlerde ortaya konulduğunu da biliyoruz. Almanya’nın Kassel şehrinde her yıl düzenlenen ve Docu- menta adı verilen sergide seyirciye zevk veren değil fakat tiksinti duyguları uyandıran ürünlerle karşılaşılır. Duvarın yarısını kaplayan bir panoda yamulmuş bir bisiklet tekerleği, yanında bir kombinezon vs. gibi şeylerin yapıştırılarak bir sanat şaheseri ortaya konulduğu görülebiliyordu. Avusturalya’da Bulgar asıllı bir sanatçının bir vadinin iki tarafındaki tepelere birinden diğerine naylon toplarının açılması suretiyle bir plâstik eser meydana getirdiğini sanat dünyası görmüştü. Bir başka plâstik eser de, binlerce tuvalet kağıdı tomarının açılarak bir yığın halinde toplanması suretiyle yapılmıştı. Bu gibi örnekleri eski ustaların sanat aşkıyla ortaya koydukları eserlerle karşılaştırmak acaba mümkün müdür? Ahmet Vefik Paşa, evinde kendisini ziyaret eden ünlü İngiliz iktisatçısı Senior’a çok zengin kütüphanesini gezdirirken: "Bizim bir hattatımızın yazdığı yazı levhası, sizin ünlü tablolarınızdan bence daha değerlidir" derken eski ustaların sanat aşklarının İlâhî aşkla birleşerek muhteşem eserler ortaya koyabildiğini ifade etmişti.
Allah’a olan saygı ve sevgi, sanatın gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Zaten başka dinlerin sanat eserlerinde de bu duygunun varlığı kendisini belli eder. Batı sanatında hat yoktur. Fakat buna karşılık resim sanatı çok gelişmiştir. Fakat bugün müzeleri dolduran yüzlerce hatta belki de binlerce tablo büyük ölçüde dinî konular teşkil eder. Bunlarda inancın yüceltilmiş olduğu ve yapan sanatçının da bu inanca duygularıyla katıldığı açıkça bellidir. Modern çağda dinin veya İlâhî inancın gereksiz olduğu, hatta bunun insanları uyutan bir afyon sayılması ileri sürülmüştür. Bu ideolojiye inananlar Allah’ı inkâr ettiklerinden ortaya koydukları ve sanat eseri olduğunu iddia ettikleri ürünleri yavan ve kuru kalmıştır. Şu hâlde sanatçı medeniyet tarihinin bütün dönemlerinde o çağda inanılan İlâhî varlığa erişmek üzere eserini aşkla meydana getirmiştir. Ve estetik bakımdan mükemmel bir güzellikte olmasına da özen göstermiştir, ilk çağ mermer mabetleri ve meydana getirilen heykeller ile kabartmalar böyle bir duygunun eseri olduğu gibi Hıristiyan çağının âbidevî kiliseleri de aynı duyguyla meydana getirilmiştir. Bunun karşısındaki İslâm dünyasında sanatçının İlâhî bir aşkla en ufağından en büyüğüne kadar her türden eserini yaratmaya çalıştığı görülür.