Makale

İnanmış görünme Sahtekârlığı nifak

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İnanmış görünme
Sahtekârlığı
nifak

AIışverişte geriye aldığımız paranın sahte olduğunu öğrendiğimizde neler hissederiz, bir düşünelim. Güven duygumuz istismar edilmiştir, kişiliğimizle oynanmıştır, bir miktar maddî değerimiz gasp edilmiş, fena halde aldatılmış, hırpalanmışadır.
Her şeyi ile "aslının aynı" olsa bile, sahte para "para" değildir. Çünkü basıldığı yer, "kağıt"ı "para" yapan darphane değil, kalpazanın matbaasıdır. Zira, paraya değer atfeden irade, "matbaa"ya değil darphaneye "bakıyor", oraya itibar ediyor.
Tıpkı bunun gibi, imanın da değer ifade edebilmesi için, aslî yerinde, kalpte oluşması şarttır. Kökü kalpte olmayan, varlığını sadece sözlü ifadeye borçlu olan "iman", iman değildir. Çünkü, imana değer atfeden kudret, "söz"e değil, imanın oluştuğu yere, kalbe bakıyor.
Kalp ile iman etmediği halde kendini Müslüman diye takdim eden kimseleri Kur’an "münafık" diye niteliyor. Dilimize de aynı anlamı taşıyarak girmiş olan münafık kelimesi öncelikle, Islâm toplumu içinde dünyevî menfaatlerin ortaya çıkardığı çeşitli sebeplerle Müslüman görünen, buna karşılık içinden, Allah’a, Rasulüne ve Müslümanlara düşmanlık besleyen insan tipini hatırlatır. Bu insanın tutum ve davranışları da "nifak" diye ifade ediliyor.
"Münafık", "nefak" kökünden geliyor. "Ne- fak" sözlük anlamı ile "tünel" demek. Burada hayatını toprak altında geçiren köstebekleri hatırlamadan edemiyor insan. Bu hayvanlar oluşturdukları karmaşık ve karanlık tünellere mahkumdurlar. Kullanılmadıkları için gözleri neredeyse fonksiyonlarını yitirmiştir, "kör"dürler. Önlerine çıkan bitki köklerini kemirir, insanlara zarar verirler. Kemirdikleri her kök, yeryüzünde- ki bir fidanın, bir yeşilin, bir çiçeğin sonu olur. İşin ilginç yanı, bir köstebek her ne kadar işini "görünmeden" yapsa da, arkasında bıraktığı toprak kümeleri onu ele verir.
Kur’an, iman konusunda gizli kapaklı hesaplar peşinde olan insan tipini "münafık" diye niteliyor, Bu niteleme, onun iç dünyasını güçlü bir anlatımla ortaya koyuyor. Bir insan düşünün,"inandım" diyor. Gönlüne ise inkâr yönelişi hakim. Amacı, önce inananların "zararından korunmak, sonra da onlara zarar vermek, imana köstek olmak. Bu tutumu ile o, daima ruh ve gönül dünyasındaki dolambaçlı tünellerde, karanlık, izbe ve nemli dehlizlerde yaşar. "Sağır"dır, "dilsiz"dir, "kör"dür. (Bakara, 18) Göstermelik bir iman perdesi arkasına saklanır. Ama, yapıp ettikleri iyi bir "okuma"ya tabi tutulursa, iç vÜ7İerini de "okumak" mümkün olur, iste o zaman "tünel" sona erer, münafık da biter.
Mümin, kâfir, münâfık ve müşrik, Kur’an’ın iman noktasında gündeme getirdiği dört insan tipi. Bunlardan ilk üçünü konu alan müstakil birer sûre de var.
Kur’an’ın münafıklık kavramını gündeme getirmesi, Medine dönemine rastlar. Mekke döneminde Müslümanlar henüz sayıca ve psikolojik olarak güçsüz idiler. Hakim kesime "zarar" vermeleri söz konusu değildi. Bu sebeple İslâm’a karşı düşünce ve davranışlar serbestçe sergilenebiliyordu. Medine’de ise organize bir İslâm toplumu ortaya çıkmıştı. Bu ortamda, İslâm’a açıkça cephe almak kolay olmuyordu. Müslüman gibi görünerek karşı faaliyetlerde bulunmanın daha etkili ve tehlikesiz olacağı düşüncesi münafık tipini ortaya çıkardı.
Nifak hareketleri, Medine dönemi İslâm toplum düzeni için ciddi bir tehlike oluşturmakta idi. Kur’an bu tehlikeye ve onun aktörlerine sık sık dikkat çekiyordu. Ne var ki vahiy, hiçbir münafığın adını açıkça bildirmiyor, onları davranış biçimleriyle, nitelikleriyle tanımlama yolunu seçiyordu. Bu yolla müminlerin dikkatli olmaları sağlandı. Olayları ve davranışları tahlil yeteneklerini geliştirmelerine fırsat verildi. Hepsinden önemlisi nifak hareketinin, kişilerle sınırlı olmadığı gerçeğine vurgu yapılmış oldu. Münafıkların ismen belirlenmesi, bütün dikkatlerin onlar üzerine toplanmasına, tek bir noktada kilitlenmesine sebep olacaktı. Bu da Müslümanları dar bir alanla meşgul edecek, ufuklarının daralmasına sebep olabilecekti.
Münafıkları kişisel olarak ortaya çıkarmayan Kur’an, yaptığı nitelemelerle, zihinlere âdeta onların ortak bir fotoğrafını yerleştirmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Müslümanlar bu "fotoğraf" sayesinde münafıkları tanıyor ve zaman zaman onları zararlı faaliyetleri konusunda uyarıyorlardı. Meselâ "Onlara ’yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, "Biz ancak ıslah edicileriz’ derler"di. (Bakara, 11) Halbuki onlar "Bozguncuların ta kendileridir.
Fakat farkında değillerdir." (Bakara, 12) Farkında değil görünürler. Hatta iman konusunda içten pazarlıklı oluşları davranışlarında dışa da yansır. Onlara göre iman, akılsızca bir iştir. Bu sebeple, "Kendilerine, ’insanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde ’Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?’ derler." (Bakara, 13) inkârın üç temel cephesi var: Küfür, şirk ve nifak. Her üçü de sonuçta inkâr düzleminde bir- leşiyor. Ancak Kur’anî bakış açısıyla nifak açıkça inkârdan daha ağır bir "suç"tur. Bu sebeple son noktada kâfirlere "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kâfirûn, 6) diye hitap edilmektedir. Buna karşılık münafıklar hakkında Rasul-i Ekrem’e, "işte düşman onlardır, onlardan sakın" (Münâfikûn, 4) uyarısı yapılıyor.
Birbirine zıt iki kutupta aynı anda yer almak mümkün mü? Münafıklar bu imkânsızı, iki ayrı kişilik sergileyerek yapmaya çalışırlar; iki yüzlüdürler. "iman edenlerle karşılaştıkları zaman ’inandık’ derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) karşılaştıkları zaman "Biz elbette sizinle beraberiz. Biz onlarla alay ediyoruz.’ derler" (Bakara, 14) Kendilerine göre bir dünya oluştururlar.
Ne var ki oynadıkları bu ikili "oyun" onları kararını bozar, huzurları kaçar, iki taraf arasında dengeyi sağlayıp rahat bir hayat yaşamak hayali peşinde ruh dengeleri bozulur. Korkak ve şüpheci olurlar. "Her kuvvetli sesi aleyhlerine sanırlar" (Münâfikûn, 4) "Küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (müminlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar."(Nisa, 143) iman noktasındaki sahtekârlıklarını bir ölçüye kadar gizleme başarısını gösterebilseler de, uygulama alanında kendini ele verirler. Çünkü dinî görev ve sorumlulukların ifası için gerekli enerjiyi üretecek kaynaktan, samimi bir imandan yoksundur onlar. Sık sık "enerji kesintisine uğrarlar. İşte bu noktada lamba söner ve karanlık iç yüzleri fark edilir. Müminlerin sergilediği düzenli bir dinî hayat onlar için çok zordur. Rahatlarını kaçıracak uygulamalardan her fırsatta kaçarlar. (Nisa, 142; Tev- be, 54) Yalancıdırlar. Yalan yere var güçleri ile yemin etmekten hiç çekinmezler. (Maide,53) Kâinatın Efendisi, onların bu karmaşık dünyalarını şöyle resmediyor:
"Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder." (Buhârî, Şehadet, 28) Hadis-i şerif, münafıkların temel davranış biçimlerine dikkat çekmektedir. Kısaca müminlere; "Onları fıtratın ve dinin onaylamadığı bu davranışlarından hareketle tanıyabilirsiniz" denilmiş olmaktadır. Ancak hadiste sadece münafıkların temel davranış biçimlerine dikkat çekmek hedeflenmiş değildir. Ayrıca müminler bu tür davranışları sergilemekten kaçınmaları konusunda uyarılmaktadırlar. Hatta hadisin temel mesajının bu yönde olduğu da söylenebilir. Nifak, insanda bu ve benzeri yanlış davranışlara sebep oluyorsa, böyle davranışları sergilemek de zamanla insanı nifak çizgisizine doğru çekebilir. Zira nifak ile bu tür davranışlar arasında bir paralellik vardır. Tirmizî’nin,"Nifak iki çeşittir: Amelde/eylemde nifak, inançta nifak." (Tirmizi, iman, 14) şeklindeki taksimi bu paralelliğe işaret etmektedir. Burada "nifak" kavramına ait anlamın, "münafık gibi davranma"yı da içerecek şekilde genişletildiğini görüyoruz. Şüphesiz bu anlam genişlemesi, mecaz esasına dayalıdır ve müminlerin etkili bir şekilde uyarılmaları amacına yöneliktir.
Nifak, başlayıp bitmiş bir süreç değildir. Kur’an aydınlığını perdelemek isteyenler var olduğu sürece nifak da var olacaktır. Akıl ve fıtratla tam bir uyum hâlinde olan Islâm iman esasları, insanların önünde aydınlık bir yol açıyor. İşte bu yolun aslî yolcularını azaltma, yola yeni girmek isteyenlerin önünü kesme gayretleri -geçmişte olduğu gibi- günümüzde de var hızıyla sürüyor. Değişen sadece isim ve yöntemlerdir. Sözde "ihtida" olaylarının, misyonerlik hareketinin başvurduğu yöntemlerden biri olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Sahtekâr, insanları kandırmak için başvurduğu yöntemi olabildiğince "gerçekçi" hâle getirmeye çalışır. Bu konuda "araç" çok kere kişisel "maharetleridir. Arka plân hesabı içinde olmayan kimse, bu dış görüşe kapılabilir. Şu ayetin münafık plânında dikkat çektiği nokta işte budur: "Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar, sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler." (Münafikun, 4)
Nifak hareketinin zararından korunmanın tek yolu, "amelî nifak"tan korunmaktır, diyebiliriz. Bunun yolu da, inandığımız Kur’an’ı hayatımızı yansıtma gayretinden geçiyor.
İnanmış görünme sahtekârlığının "işsiz" kaldığı yer, işte burasıdır.
"Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez." (Mâide, 105)
Nifak konusunda da şu gerçek değişmiyor: Aslında sahte şey, sahte iş yoktur, "sahte insan" vardır.
"Sahte olmayan insan sahtekârlık mı yapar?"