Makale

Hurafelerin Dayanılmaz Cazibesi

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hurafelerin
Dayanılmaz Cazibesi

Akıllı varlıktır insan. Fakat, acaba onun her tutum ve davranışı sahip olduğu aklın verileri ile örtüşüyor mu; her yapıp ettiğini, her söyleyip inandığını "makul ve mantıklı" diye nitelemek mümkün mü? Arkadaşları ile sohbet ederken söz; korkulan, istenmeyen bir duruma gelince, yüz ifadesi birden değişen ve kulak memesini hafifçe çekip hemen ardından aynı elinin parmaklarını bükerek tahtaya, masaya birkaç sefer vuran kimseye sorun:
"-Niçin böyle yaptınız?"
"-Bilmem", diyecektir, "hep böyle yaparlar. Kötü durumlardan korurmuş." Artık, kulak memesini çekmenin, masayı tıklatmanın bu işi nasıl yapacağını açıklamasını isteyemezsiniz, çünkü burada mantığın paranteze alınmış olduğunu hemen fark edersiniz.
Her kültürde, mantıkî bir dayanağı ve gerçekliği olmayan birçok inanç ve uygulama vardır. İşte bu tür asılsız ve dayanaksız inanç ve uygulamalara hurafe diyoruz. Zaten bu kelime, sözlük anlamı ile "batıl ve asılsız söz", "hoşa giden uydurma söz" demektir. Hurafe, tanımından da fark edileceği gibi, hayatın her alanını içine alabilen geniş kapsamlı bir kavramdır. Ancak genellikle hurafe dendiğinde din ile ilgili hurafeler akla gelir.
Aslında hurafe; sistemini kurmuş, gelişmiş ve geniş kabul görmüş "köklü" dinlerin problemidir. Zira kurulan sisteme ve belirlenen esaslara aykırı inanç ve uygulamalar, bu tür dinler için söz konusudur. Hakim dinin mensupları, önceki kültürler(in)den birtakım unsurları sözlü ya da fiili olarak yeni mevcut dine aktarırlar. Buna göre, yüzlerce yıl boyunca ağızdan ağıza, uygulamadan uygulamaya halk arasında yaşayan hurâfî unsurlar büyük ölçüde kökenleri itibari ile "sirayet" ettikleri dinin "malı" değildirler, haricî ve yabancıdırlar.
Kur’an’ın getirdiği sistemin temelinde toplumun/insanlığın inançlar manzumesini aslî safiyetine döndürmek, kısaca bütün peygamberlerin ortak davası olan tevhidi ihya hareketini nihaî bir hamle ile "tashih" ve "tezyin" etmektir. Buna "inanç"tan her türlü hurafenin ayıklanması hareketi de diyebiliriz. Dinin pratikleri inanç esasına dayalı olduğu için, bu ayıklama işleminin aslında hayatın bütününü "yabancı" unsurlardan ayıklama anlamına geldiği açıktır. Kur’an ve sünnetin bir bütün hâlinde değerlendirilmesi, bu yaklaşımın gerçekliğini ortaya koyacaktır. Bu fiilî ayıklama hareketi ayrıca Kur’an’ın pek çok işareti ve sünnetin açık uyarıları ile de desteklenmiştir.
Kur’an, hurafe kelimesine doğrudan yer vermese de bu anlama gelecek çeşitli ifade ve kavramlara yer vermektedir. "Esâtîr" (eski milletlerin uydurulmuş sözleri, masalları) (msi. En’âm, 25); "İhtilâk" (yalan uydurmak) (Sâd, 7); "tekawul" (uydurma söz) (Tûr, 33); "Huluku’l-Evvelîn" (öncekilerin gelenekleri). (Şuarâ, 137) İfade edelim ki, bu kullanımların tamamı, İslâm’ı kabul etmeyen müşriklerin ve benzerlerinin "hurafeler yığını" olarak gördükleri bu dine bakış açılarını ortaya koyma ve bu tutumları sebebi ile onları tehdit etme amacına yöneliktir. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz zaman zaman inkârcı muhatapları tarafından hurafecilikle itham edilmektedir. Garip ve hikmetlerle dolu bir tecelli. Nitekim aynı peygamber, billur saflığında bir sistem olarak tebliğ ettiği İslâm’a da birtakım "sızma"ların olacağına işaret ederek gerekli uyarılarda bulunmuştu. Meselâ şu hadise bakalım: "Kim bizim bu işimizde/İslam’da, ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa, o reddedilmiştir." (Buhârî, Sulh, 5) Hadisin ifade ettiği anlam değerlendirilirken metinde yer alan "o" zamiri, ortaya çıkarılan bid’at ve hurafeler ile açıklanır. Ancak hadisin orijinal metin kurgusu, zamiri "dinden olmayan şeyi sonradan din içinde ortaya çıkaran kişi" olarak anlamaya da müsaittir. Bu takdirde hadisin anlamı, "dine hurafe sokan kimse din nazarında reddedilmiştir" demek olur. Konunun nasıl birdenbire iman-küfür meselesi hâline dönüştüğüne bakınız. Bu değerlendirme ile hadisin hurafeci eğilim sahiplerine yönelik tehdidinin boyutları daha iyi anlaşılır.
Bu ciddî uyarı ve benzerleri elbetteki çok etkili olmuştur. Uyarı, dinin sahibinden ve tebliğcisinden gelince inananların onu dikkate almaması düşünülemez. Ancak burada bilinçli bir "inanış" söz konusudur, bilgisiz
lik ve bilinçsizliğin "yalnız bıraktığı" inanış değil.
Din olgusu konusunda bilgisiz ve bilinçsiz olmak, hurafelere kapı aralayan temel etkendir. Fakat aralanan bu kapıdan hurafeler yine de kendiliğinden girmezler. Onları arkadan iten ya da önden çeken başka güçler vardır. Merak ve korku, "çaresizlik" bu etkenlerin belli başlılarıdır.
Toplumumuzda "itibar gören" hurafeler ağırlıklı olarak "gayb" bilgisi, uğursuzluk ve ölülerden medet ummak alanlarında yoğunlaşıyor. Görülemeyeni merak etmek, bilinmeyenden korkmak, darda kaldıkça çözüme ihtiyaç duymak, insanın temel ruhi yönelişleri arasında yer alır. Başlıca hurafelerin beslendiği kaynaklar bu ruh halleridir. Hurafelere dayanılmaz bir cazibe merkezi kılan şey bunlardır, insanın bu tür ihtiyaç ve endişeleri, sağlıklı ve gerçekçi yollarla giderilmedikçe hurafelerin "saltanatı" devam eder. Halkın, dinin/İslam’ın özünü kavrayabileceği donanıma sahip kılınması, bu işin en kestirme yoludur.
"Yitiğimi nasıl bulabilirim?", "Acaba kısmetim niçin kapalı?" "Gelecekte nelerle karşılaşacağım?" soruları ve benzerleri, falcılık ve kâhinlik "mesleğini" ortaya çıkarmıştır. Haydi "cahiliye" insanlarını görmezlikten gelelim, ya "bilgi çağı"nın insanına neler oluyor? Eline aldığı birkaç kağıtla, üç-dört bakla ile, bir bardak su vs. ile "fala bakan" "modern görünüşlü" şu insanlar, bu tutumları ile "modernlik" olgusunun neresindedirler? Toplumun hemen her kesiminde, hatta televizyon ekranlarında "icray-ı meslek" edebilmeleri hangi sosyolojik vâkıanın göstergesidir? "Fala inanma, falsız kalma" tekerlemesini dilden dile dolaştıran şey nedir?
Dinin; "De ki; göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir." (Nemi, 65) uyarısı, falcılık ve kâhinlik uygulamalarının birer sahtekârlık olduğunu ifade ediyor. Kur’an, büyücülükle uğraşmanın, bu yolla insanlara zarar vermeye çalışmanın getireceği vebalin, iman-küfür konusuna kadar uzanacağını ihtar ediyor. (Bakara, 103) Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, "Helâk edenlerden sakının. Bunlar; Allah’a ortak koşmak ve sihir yapmaktır." (Buhârî, Tıb, 48) buyuruyor.
Yurdun/İslâm dünyasının her yerinde sayısız türbeler var. Bu mekânların, son noktada mezarlıktaki diğer ölülerden farkı olmayan sakinleri nasıl "peresetiş"e varan tutumların konusu oluyorlar, herkes görüyor. Çocuğu olmayanın başvuracağı yer türbe mi olmalıydı, doktor mu? "Yatır"dan bebek isteme rezaletine bütün ülke televizyonlar aracılığı ile şahit olmadı mı? Müslüman bireylerin "nefes ettirmek için" "sıkıntıda" olan insanlarını papaza götürmeleri de son zamanların ürünü bir hurafe. "Papaz büyü- sü"(!)nü olsa olsa yine bir papaz bozabilir anlayışı sebep oluyor bu acı duruma. Burada önünüze sürülen son gerekçe, "denize düşen yılana sarılır" oluyor. Oysa denize düşünce yılana sarılmak yerine, vaktinde yüzmeyi öğrenmek asıl çıkış yoludur.
İslâm toplumunun asırlardır muzdarip olduğu dert, İslâm’ı gereği gibi bilip yaşamamaktır. Bu durum bir çok hurafenin dine ait etki alanını daraltmasına ve sonuçta Müslümanların gerilemesine sebep olmuştur. "Kesin hüsran çukurlarına yuvarlanan İslâm dünyasını kurtarmak için hurafeleri yıkmak, hakikate koşmaktan başka çare yoktur. Evvelki Müslümanları refah ve saadet, güç ve şerefe yükselten din ihya edilmedikçe, bugünkü Müslümanların dünyada varlıklarını sürdürme şanslarının olmayacağına kesinlikle inanmak gerekiyor." (M. Şemseddin, Hurafât- tan Hakikate, 1320, s.5) "Önceleri Müslümanlar hakikatin düşkünü idiler. Şimdiki Müslümanların akideleri ise kendilerini karanlık ve hüsran uçurumlarına doğru sürüklemektedir." (M. Şemseddin, s. 4 -5)
Manevî hayatın zayıfladığı, çeşitli toplumsal bunalımların yaşandığı 1960-1970’lerin Avrupa ve Amerika’sında yıldız falı, büyü gibi eski batıl inançların yaygınlık kazanmış olduğunu biliyoruz. Bugünkü durum da hem Batı için hem de bizim için o zamanlardan pek farklı görünmüyor. Günlük gazetelerin vazgeçemedikleri köşeler arasında yer alıyor. Gençler birbirlerinin karakter yapısını, hayata bakışını öğrenmek için "hangi burçtansın?" diye soruyorlar. Hayatın birçok alanı bu tür "zayıflıkların" sergi alanı gibi. Sınıf geçmek isteyen öğrenci, gereği gibi çalışıp Allah’a güvenmek yerine, bir "yatır"ın mezar taşına mum yakıp, dilek mi tutmalıydı? Bağdat’taki Abdülkadir Geylânî türbesinde gördüğüm manzara yüzünden hemen türbeyi terk etmekten kendimi alamamıştım. Ülkemizdeki birçok büyük zatın türbeleri de aynı yanlışlıklardan "muzdarip". "Türbecilik" eğiliminin istismara açık bir konu olduğunu da söyleyelim. Bir termal tatil köyünde, sabah kalktığımda, evin yakınındaki boş alanda bir mezarın ortaya çıktığını gördüm. Kim ne zaman ölmüş de oracığa gömülmüştü. Merak edip "mezar"ın yanına gittim. Karşılaştığım manzara şu idi: Yakın çevrede bulunan büyükçe taşlardan buraya yeterince aktarılmış, mezar görüntüsü oluşturacak şekilde dizilmiş ve orta kısım toprakla doldurulup mezar biçimine sokulmuştu. Baş tarafına mermerden bir mezar taşı dikmek de ihmal edilmemiştir. Üzerinde şu ifadeler vardı taşın: "Şifa Dede ruhi için Fatiha." Anlaşılan birileri tatil köyüne revaç kazandırmak için bu yola baş vurmuştu. Şifalı suların yanında bir de şifa dağıtan yatıra sahip olunursa, tesise itibarın daha da artacağı düşünülmüştü herhalde. Hayretten dona kalmıştım. Bu ülke insanı nasıl bu hâle gelmişti. Elde edilecek hasis bir maddî menfaat uğruna, insanların duygularını, zaaflarını, sağlıklarını acımasızca istismar eden kimseler, canlıların hangi grubunda yer alıyordu, cevap bulamadım. Tabi "mezar"ın ömrü sadece bir gecelikti ve yıkılıp dağıtılmamış hâli ile gördüğü son insan ben oldum.
Hz. Peygamber; "Allahım! Kabrimi (ibadet edilen) bir put kılma. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescit edinen kavmi rahmetinden uzaklaştırsın."(Ibn Hanbel, ıı, 246) buyurarak, insanlığın "türbecilik" eğilimine yatkınlığına da işaret etmiş oluyor.
Hurafecilik zaman ve mekân tanımaksınız, insan oğlunun peşini hiç bırakmıyor. Buna insan oğlu hurafeciliği terk edemiyor da diyebiliriz. Hurafeciliği böyle- sine cazip hale getiren etkenlerden biri de kolaycılık hevesidir. Hurafeleri benimsemek yönelişi hurafeciliğin pasif şeklidir. Bir de aktif hurafecilikten söz edilebilir ki, bunun ayrıca hainlik yanı da vardır. Aktif hurafeciler, menfaat sağlamak amacı ile birtakım aslı astarı olmayan hikâyeler anlatan kimselerdir. Aktif hurafeciler bununla da yetinmeyip kendileri de hikâyeler uyduruyor ve bunları halka telkin edip benimsetmeye çalışıyorlardı. Daha saha- biler döneminin sonlarından itibaren, mescitlerde bu tür işlerle meşgul olan ve kendilerine "kus- sâs" denilen kimseler türemiş ve dinî hayata çok zarar vermişlerdi. Bu türün son örneklerinden biri ile ilgili olarak, Müfessir Ce- maleddin el-Kâsimî (ö. 1914) okuduğu bir makaleden şu alıntıyı aktarıyor: "(Mısır’daki) Mes- cid-i Hüseyin’de kıssacılardan birine rastladım. Üzerinde dua yazılı bir kağıt parçası tutuyordu elinde ve şöyle diyordu: ’Bu dua Musa (a.s.)’nın duasıdır. Bunu okuyan ya da yanında taşıyan kimse, farz namazların yükümlülüğünden kurtulur.’ Ne tuhaftır ki, onun bu mesnetsiz sözleri üzerinde bir an bile düşünmeyen topluluk, ellerinde hazırladıkları paraları, kendilerini farz namazların yükümlülüğünden kurtaracak duayı satın almak için can atıyorlardı." (Kasimî, Kavaidü’t- Tahdîs, 1407, s. 159) İşte hurafeciliği böylesine cazip hâle getiren etkenlerden biri de cahilliğin beslediği kolaycılık hevesidir. Hurafe inancın güvesidir.