Makale

Yirminci Yüzyılın Çığlığı

Yirminci Yüzyılın Çığlığı…

Mustafa Yürekli

Bir şairin yetişmesi ve bir şiirin yazılması, tesadüf değil, bir bilinç yoğunlaşması ve bir iradedir. Bir milletin geçirdiği sosyal, siyasal ve kültürel gelişmeyi yansıtan kalem ürünleri içinde şiirin ayrı bir yeri vardır. Millî hayat ve millî ruh en iyi şiire yansır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, yenilen Osmanlı’nın tüm toprakları Batılı devletlerin, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın ve Rusya’nın işgali altında kalır. İngilizlerin tam desteğini alan Yunanlılar, Batı’da hiçbir zaman unutulması mümkün olmayan pervasız vahşetler yaparak ilerlemektedir.
Batı işgali, yüzünü, Anadolu topraklarında daha kanlı gösterecektir; güney şehirlerimizde Fransız destekli Ermeni çeteleri, Doğu’da da bu kez Rus destekli Ermeni çeteleri dehşet saçmaktadır. Fransızlar daha sonra Çukurova bölgesini ve Suriye’yi, İtalyanlar Antalya’yı hunharca işgal edecektir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde başlayan iç isyanlar da ayrıca ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir ortamda Yunan askerleri 8 Temmuz 1920’de Osmanlı Devleti’nin ilk payitahtlarından Bursa’ya girdiler. Bursa’nın işgalinden iki gün sonra, 12 Temmuz 1920’de Hâkimiyet-i Millîye Gazetesi "Bahtsız Bursa" başlıklı bir yazı ile Yunanlıların şehirde yaptıkları vahşeti gözler önüne serdi: "...Bahtsız Bursa, artık altı yüz senedir gönül verdiği Türk’ün sesinden uzak yabancı bayrakların gölgesinde sıtmalı bir hâlde kurtuluş yolunu bekliyor. Nilüfer Sultan’ın asırlardır sönmeyen aşk fısıldayan türbesi, şimdi harap bir mezarlıktan başka bir şey değil, belki de bir penceresi bir Ayasofya eder denen Türk mabetleri yıkılıyor."
Bu kara haberler, bütün bir milleti olduğu gibi, Mehmet Akif’i de derinden sarsıyordu. Duyduğu acı haberlerin parçaladığı hassas kalbinin sızılarını, karargâh hâline getirdiği Taceddin Dergâhı’nda "Bülbül" adını verdiği şiirinde dile getirdi. Şairler, milletlerin duygularına tercüman olurlar; İstiklal Marşı’mızın yazarı ve millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ‘Bülbül’ şiirini yorumlayan Nihad Sami Banarlı, "Bülbül şiirinde kelimeler ağlıyor, millet ise kan ağlıyor" derken bu gerçeği dile getirmişti.
"Bülbül"de anlattığına göre Akif, iyice bunaldığından, bir akşamüstü şehrin dışına, kırlara çıkar, hatta Ankara’nın yakın köylerine uğrar. "Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl" dediği bu gizemli yolculuğun dönüşünde, vakit ilerler, karanlık iyice basar. Şair için bu alacakaranlık vadi, memleketin ufku kesilecektir. Artık Mehmet Akif,
"Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!"
(Ne dokunaklı nağmeler, Ya Rab, ne ürperten anlardı; / Ağaçlar, taşlar ürpermişti, sanki Mahşer’in çağrısıydı!) diyerek, inlemeye başlar…
Mehmet Akif, böyle bir ortamda:
"Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen"
dediği bülbülle dertleşmeye başlar. Bu aşamadan sonra şairde bir duygu patlaması olur:
"Değil bir kayda, sığmazsın – kanadlandım mı – eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serseriyim öz diyârımda!"
(Sen ki kayda sığmazsın, kanatlandın mı uzaklara / Hayatın, en güzel hayaldir, esirler diyarında / Neden öyleyse yas tutarak, günlerin tükenmede? / Niçin bir damlacık göğsünde, denizler çalkalanıyor? / Hayır yas senin değil, yas benim hakkım; / Yüzyıllar var ki, aydınlık görmedi benim ufuklarım. / Kimse gideremez derdimi. Baharda bile sonbahardayım. / Bugün yersiz yurtsuz serseriyim, öz yurdumda.)
Mehmet Akif, işlerin bu noktaya nasıl geldiğini, yok oluşa giden yıkılış aşamasına nasıl geldiğimizi açıklar şiirinin tam bu aşamasında:
"Ne husrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fatih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan’ın!"
(Ne acıdır ki: Doğu’nun ben vefasız, kansız evladı / Batılı olma hayaline çiğnettim, gerçek atalarımı! / Hayalimden geçerken şimdi, kafam allak bullak yine, / Salahaddin Eyyübilerin, Fatihlerin yurdu. / Ne beladır ki, kilise çanları inlesin beyninde Osman’ın; / Ezan sussun, gökten silinsin çağrısı Mevla’nın! / Ne acıdır ki koca bir mazi hayal olsun! / O güç, o kuvvet harap olsun, toz toprak olsun / Çökmüş bir kubbe kalsın camisinden Yıldırım Han’ın; / Düşman ayağıyla çiğnensin, büyük mezarı Orhan’ın!)
Mehmet Akif, şair sezgileriyle, 20. yüzyılın başında, İslam coğrafyasının yüz yıl sürecek manzarasını ustaca çizecektir:
"Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız (yurtsuz) kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar (ocaklar) yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem (İslam’ın yurdunda, İslam’ın düşmanları)
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!"
(Benim hakkım, bülbül, sus, senin hakkın değil yas!)
Mehmet Akif, divan edebiyatından ‘bülbül’ ‘gül’ ve ‘gülistan’ imgelerini alıyor, ‘gülistan derdi’ne çağdaş bir yorum getiriyor. Gülistan, İslam dünyasıdır. Mehmet Akif Ersoy’un ‘Bülbül’ şiirini ne zaman okusam, bugün yazılmış gibi bir duyguya kapılırım, yüreğimle İslam coğrafyasını kapatır, üstüne bir külçe gibi yığılarak hıçkırmaya başlarım.
‘Bülbül’ü, 1970’li yıllarda okurken, Kudüs’teki, Kıbrıs’taki, Balkanlardaki, Kafkasya’daki Müslümanları, Afrika’daki ve Doğu Türkistan’daki Müslümanları düşünüp kahrolurdum... 1974’te Kıbrıs harekâtı sırasında Bülbül şiiri bana tüm sırlarını açtı sanki. 80’li yıllarda, Rus işgaline maruz kalmış Afganistan’da mücahitleri günbegün izlerken ‘Bülbül’ü daha farklı bir duyarlılıkla okudum. Hele 1990’da, bir yandan Bosna katliamı, bir yandan da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan krizin sonucunda gerçekleşen, ABD öncülüğünde, Birleşik Krallık, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır gibi 28 devletin askeri koalisyonuyla Irak arasında yapılan uluslararası çatışma; işte bu dönemde, "Bülbül" tamamen dünya Müslümanlarının feryadıydı benim için. ABD’nin 2003’ten 2011’e kadar süren, sekiz yıllık işgal döneminde de kanlı bir çığlık oldu bu şiir benim küçük dünyamda. Suriye’deki vahşet de Bülbül’de kopan çığlıkla dile gelmiyor mu bugün?
Ne yazık ki, şairlerimizi sadeleştirilmezse okuyamıyoruz. Oysa ne çok ihtiyacımız var onlara, bugün. Hele ki Akif’e. Nicedir elimin altında, Akif’in üzerinde ömür tükettiği Safahat var. Ve kalbim kan ağlıyor...