Makale

İslam'ın Kök Hücreye Bakışı

Prof. Dr. M. Saim Yeprem
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İslam’ın
Kök Hücreye
Bakışı

Değerli katılımcılar,
Saygıdeğer tertip heyetinin tesbit edip yazmam için bana tevdi ettiği "islâmın Kök Hücreye Bakışı" başlıklı tebliğ metnimin, "ilahiyatçıların her alanda söz söyledikleri iddialarının" medyada alabildiğine tartışıldığı bir ortamda hazırlanmasının ve sunulmasının zorluğunun farkında olarak söze başlıyorum. Bu yüzden Kök Hücre Konulu bir Tıp Kongresinde uzmanlarının huzurunda özel alanlarının sınırlarına tecavüz etmeme hassasiyeti içinde, bir ilâhiyatçının bakması gereken açıya sadık kalarak sunumuma devam edeceğim.
Dinler ve Kök Hücre Paneli’nde "Islâm’ın Kök Hücreye Bakışı" başlığı altındaki bir tebliğde, doğrudan konuya girmeden önce, "İslâm’ın Bakışı"nın ne anlam ifade ettiği üzerinde durmak istiyorum.
Bilindiği gibi, vahiy ile gelmiş bir din olan Islâm’ın ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Hz. Peygamber 23 yıl süren vahiy alma sürecinde, peyderpey gelen ayetleri her tebliğ edişinde, gerek duyuldukça açıklamalarda bulunmuş, anlaşılmasında güçlük çekilen kısımları tafsilen izah etmiştir. Kur’an ayetleri nüzul zamanında bizzat Peygamber tarafından vahiy katiplerine yazdırıldığı halde, hadisler çok sonraları derlenerek kaleme alınmaya başlanmış ve böylece, ayetleri açıklayan hadisler de hazırlanan kitap ve mecmualar içinde, diğerleriyle birlikte yer almıştır.
Gerek Kur’an ayetlerinin ve gerekse hadislerin dili o günkü ilk muhataplarının kullandığı Arap Dili idi. Bunu bizzat Kur’an-ı Kerim müteaddit ayetlerde açıkça belirtmektedir. "Biz onu Arapça bir metin olarak indirdik ki, aklınızı kullanarak belki onu kavrayıp özümlersiniz." (Yusuf, 2; ayrıca bk. Tâhâ, 113; Zümer, 28...)
* Bu metin, K.T.Ü tarafından 6-9 Eylül 2006 tarihleri arasında düzenlenen 2. Ulusal Kök Hücre Kongresi’nde tebliğ olarak sunulmuştur.
Tabiidir ki zamanında kullanılmakta olan Arap Dili ile gönderilen Kur’an metni, o tarihteki bölge sakinlerinin bildiği, anladığı kavramları içeriyordu. Çünkü Allah’ın insanlara doğru yolu göstermek üzere gönderdiği kitapta onlara, bilmedikleri, anlamadıkları kavramlarla hitap etmesi düşünülemezdi. Evrenselliğin başlangıç noktasının böyle- ce anlaşılır olması gerekirdi. Nitekim Allah, Kur’an’ın bir Evrensel Hidâyet Kitabı olduğunu birçok ayette belirtmektedir.
Kur’an’ın evrensel bir hidayet kitabı olma özelliğinden dolayıdır ki, akademik, bilimsel vasıftaki bir kitabın, kuru ifadeli, sistematik yapısından farklı olarak, konuşma dilinin hakim olduğu, edebî yönleri dorukta bir üslûp taşıdığı açıkça görülmektedir. Bazı ayetlerde, tarihî, coğrafî, astronomik, biyolojik, arkeolojik, fizikî, hukukî, İktisadî vb... konulara, tarih, yer, isim, formül vs. bulunmaksızın, genel hatlarıyla değinilmekte, misaller verilmekte, o günkü muhatabın bildiği kavramlar üzerinden evrensel mesajlara yönlendirilmekte ve düşünüp ibret almaları istenmektedir.
Bu sebepledir ki bugünkü bilgilerimizin gözlüğü ile bakıldığında, pozitif bilimlerin ilgilendiği konuları çağrıştıran ve bu alanlarla ilgili olduğu intibaını veren bazı ayetlerden hareketle, bunların o bilim dallarına ait bilimsel gerçekleri işaret ettiği sonucuna ulaşmak, tefsir başta olmak üzere ilahiyat ilimleriyle meşgul olan ilim adamlarının önemli bir kısmına göre, isabetli bir yaklaşım değildir.
Her ne kadar, bugün olduğu gibi tarihte de, zaman zaman, bilimsel tefsir gibi isimlerle anılabilecek tarzdaki çabalar olmuşsa da, özellikle, geçmişteki bu bilimsel yorumların birçoklarının, gününün genel-geçer bilgileri değiştikten sonra, sadece tarihi hatıra olarak kaldıkları bir gerçektir. Bu gerçek, günümüzde sürdürülen benzer anlayıştaki çalışmalar için de muhtemel sonuçtur.
Nitekim kök hücre konusunda da, güncel bilgilerimiz açısından bakıldığında, Kur’an’da bizatihi kök hücre olarak, yahut kök hücre uygulamaları olarak, hatta klonlama olarak, algılanabilecek birçok ayet görülecektir. Ne var ki bu ayetlerle ilgili kimi yorumlar İslâm alimlerinin çoğunluğunun uygun görmediği bir yorum biçimi olan zorlama yorumlardır. Bizim de tercih ettiğimiz tefsir metodu açısından münasip olmadığı için bunlara temas etmeyeceğiz.
Kanaatimizce kutsal metinlerin, tarihi şartları içinde yorumlanması zarureti, sadece Kur’an- ı Kerim için değil, bütün kutsal kitaplar için de geçerlidir.
"Islâmın Bakışı" kavramı, ana kaynak olan Kur’an-ı Ke- rim’de o konudaki ayetlerde yer alan, buna ilâveten ayetler+ha- disler formülünde bulunan görüş anlamına kullanılıyorsa, yukarıda da ifade ettiğimiz esaslar dahilinde bu husus, metinlerle sınırlıdır. Ve tabiidir ki, bilimde, teknikte, günlük hayatta ortaya çıkan yeni konular hakkında ayet ve hadise rastlamak mümkün değildir. Zorlama yorumlarla, batınî tefsirlerle, hemen hemen her seferinde ayetleri, - geliş sebepleri (sebeb-i nüzulleri) dahil - bağlamından kopararak ve Arap dilinin özelliklerini göz ardı ederek, bu konulan herhangi bir ayetle ilişkilendirmek isabetli ve bilimsel bir yaklaşım değildir.
İslâm âlimlerinin tarih boyunca ortaya koydukları görüşlerle yetinerek "islâmın Bakışı" nın tespiti de, yaşayan, evrensel bir din için, kanaatimizce, güncel bir görüş ortaya koymaktan uzaktır. Bu yaklaşım ancak tarihteki "İslâm âlimlerinin bakışı" olur ki değeri, kuşkusuz, tarihi değerdir.
"Islâmın Bakışı" tabirinden, "Müslümanların Bakışı" kasde- diliyorsa bu durumda, dünyada yaşayan Müslüman toplulukların tarihî, coğrafî, demografik, siyasî, mezhebî... çeşitlilikleri kadar farklı bakış açıları tesbit edilebilecektir ki, bu durumda, uzun bir sosyolojik alan çalışmasına ihtiyaç vardır.
Kanaatimizce "Kök Hücre" konulu bir tıp kongresinde "islâ- mın Kök Hücreye Bakışı" denince, bu bakış doğrudan Kur’an ayetlerinde bulunamayacağına göre, Kur’an’ın bütününden çıkarılan "islâmın Temel Prensipleri Açısından Kök Hücre Çalışmaları" şeklinde ele alınarak mütalâa edilmesi en uygun yaklaşımdır.
Kur’an-ı Kerim’de beş ayrı surede, insan yaratılışından bahsedilirken, bir kalıp hâlinde "min nefsin vahidetin (insanları tek bir nefisten - canlı öz - den ve eşini de aynı özden yarattı) şeklindeki ifadeler yer almaktadır. Burada, ihtiva ettiği çeşitli birçok anlam içinde, bugünkü anlayışla kök hücre olarak da yorumlanması mümkün olan "nefs" kelimesinin, ayetlerin içinde, vurgulanan asıl unsur olmadığı, metinlerin tamamı okunduğu zaman açıkça görülecektir." ("Ey insanlar, sizi tek bir nefisten (canlı öz) yaratan, aynı özden de eşini var edip ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınıza saygılı davranın. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan da sakının. Şüphesiz Allah sizi görüp gözetlemektedir." (Nisa, i)
"Sizi bir tek nefisten (canlı öz) yaratıp üreten O’dur. Sizin için bir süre kalma ve geçici olarak bulunma yerleri de yaratmıştır. Anlayan bir toplum için ayetleri ayrıntılarıyla açıkladık." (En’âm, 98)
"Sizi bir tek nefisten (canlı öz) yaratan, aynı özden de yanında huzur bulması için eşini yaratan O’dur. Eşine yaklaşınca eşi hafif bir yük yüklendi ve onu bir süre taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca Rabları Allah’a, "Bize kusursuz bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz" diye dua ettiler." (A’râf, 189)
"Hepinizin yaratılması ve yeniden diriltilmesi, (O’nun için) tek bir nefs[in (canlı özün) yaratılması ve diriltilmesi] gibidir: Şüphe yok ki Allah, her şeyi işiten, her şeyi görendir." (Lokman, 28)
"O sizi tek bir nefisten (canlı öz) yarattı. Sonra da aynı özden eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmaktadır. işte bu, hükümranlık sadece kendisine ait olan Rabbınız Allah’tır. O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl olur da O’ndan döndürülürsünüz?" (Zümer, 6)
Burada dikkatin yoğunlaştırılması gereken nokta Kur’an’a göre insanoğlunun erkek ve dişi bir çift olarak her ikisinin de ortak bir canlı özden yaratılmış olduğu ve diğer insanların da bunlardan bildiğimiz şekilde üretildiği gerçeği karşısında, insanların toplum ve fert olarak Allah’a karşı saygılı ve birbirlerine karşı da anlayışlı ve şefkatli davranmaları gerektiğinin vurgulanmakta olmasıdır. Bunun yanında, yaratma ve kainata tasarruf etme konusunda, Allah’ın tek hakim ve yaratıcı varlık olduğu, müteaddit ayetlerde önemle hatırlatılmaktadır. (Zü- mer, 62) "Allah her şeyin yaratıcısıdır ve yalnız O’dur her şeyin yönünü ve sonucunu belirleme gücüne sahip olan." (Zümer, 62) Nitekim laboratuarlarda bizim yaptığımız iş, gerekli materyalleri ve şartları hazırlayıp start verdikten sonra yaratılışın başlamasını ve nasıl gerçekleştiğini sabırla bekleyip gözlemlemektir. Bilimsel gerçeklere işaret ettiği şeklinde yorumlanan ayetlerin tamamında aynı espri hakimdir.
Bu durumda 2. Kongresini yapmakta olduğumuz Kök Hücre çalışmaları acaba "islâmın Temel Prensipleri Açısından", "Nefsi ve nesli muhafaza" ilkeleri bağlamında Allah’ın yaratmasına, fıtrata bir müdahale olarak değerlendirilebilir mi?
Kök hücre, genetik kopyalama, IVF, PGD vb. çalışmalarda dinî endişeleri olan çevrelerin ileri sürdükleri ilk hususlardan biri budur. Biz de bu nokta üzerinde kısaca durmak istiyoruz .
Sorunun cevabına geçmeden önce, Kur’an-ı Kerim’in pozitif bilim çalışmalarına nasıl baktığına bir başka açıdan göz atmakta fayda vardır. Örnek olarak Gâşiye suresinin 17. ve devamı ayetler ele alınabilir. Bu ayetler okunduğu zaman görülecektir ki her biri pozitif bilimlerin konusu olan biyolojik olaylar dahil tabiat olaylarının ve bu arada yaratma işleminin nasıl gerçekleştiğinin incelenmesi emredilmektedir. "Peki, (o yeniden dirilmeyi inkar edenler) bakmazlar mı, yağmur yüklü bulutlara, (veya develere) (ve görmezler mi) nasıl yaratılmış onlar?"
"Ve (bakmazlar mı) göğe, nasıl yükseltilmiş?"
"Ve dağlara, nasıl sağlamca dikilmiş?"
"Ve toprağa, nasıl yayılmış?"
"İşte böyle, (ey Peygamber,) onlara öğüt ver; senin görevin yalnız öğüt vermektir"
"Sen onları (inanmaya) zorlayamazsın. (Gâşiye, 17-22)
Buna dayanarak rahatça söyleyebiliriz ki, başta kök hücre çalışmaları olmak üzere klonlama, IVF, PGD vb. çalışmalar, bilimsel araştırmalar olarak, Allah’ın "keyfe" (nasıl) sorusu ile yaratma fiilinin keyfiyetine yönlendirdiği araştırma ve inceleme kapsamında mütalâa edilebilir. O halde, İslâmın bu çalışmaları engellemesi söz konusu olmadığı gibi, bir faydayı elde etme (celbi menfaat), bir zararı önleme (def-i mazarrat) hedefine matuf olarak, desteklediğini söylemek, gerçeği ifade etmektir.
Ancak bilimsel araştırmalar tamamlanıp uygulama safhasına geçildiği zaman durum değişmekte, zincirleme rezervler koyma gereği ortaya çıkmaktadır.
işte kök hücre çalışmaları acaba "islâmın temel prensipleri açısından", "Nefsi ve nesli muhafaza" ilkeleri bağlamında, Allah’ın yaratmasına, fıtrata bir müdahale olarak değerlendirilebilir mi?" sorusu bu noktada gündeme gelecektir. Bu çalışmalar, bozulan bir dengeyi yeniden sağlamak, bir hastalığı tedavi etmek veya önlemek gibi yüce maksatlar için kullanıldığı takdirde elbette bu müdahale İslâmın da desteklediği ve tavsiye ettiği bir müdahale olarak kabul edilmelidir. Kur’an’da "sahhara leküm" "Yeryüzünde var olan her şeyi ve koyduğu (fizikî) yasalara uyarak denizde seyreden gemileri size boyun eğdire- nin Allah olduğunu görmüyor musun? Ve gök cisimlerini, kendi izni olmadıkça yeryüzüne düşmemeleri için, yerlerinde, yörüngelerinde tutan(ın O olduğunu görmüyor musun?) Gerçekten de Allah insanlara karşı çok acıyıp esirgeyen, çok şefkat gösterendir." (Hacc, 65) "O her şeyi sizin emrinize ve yararlanmanıza boyun eğdirdi" kelimesi ile müteaddit ayetlerde ifade edilen kavram içinde ele alınmalıdır. Kuşkusuzdur ki bu boyun eğdirme, doğayı ve doğadaki varlıkları dejenere etmek, doğanın dengesini bozmak, insanlığın zararına ve mahvına sebep olmak gibi tasarrufları da kapsadığından, bu sonuçların elde edilmesinde rol oynayan insanın sorumluluğu vardır ve yaratılışa bu tür müdahaleyi islâmın hoş gördüğünü söylemek mümkün değildir.
Kök hücre uygulamalarında bir başka rezerv de kök hücrenin elde ediliş safhasındadır. İslâmın önemli prensiplerinden biri, meşru bir gayeye ulaşılmasındaki vasıtanın ve metodun da meşru olmasının gerektiği prensibidir. Bu prensip "Yetişkin Kök Hücre" için de, özellikle "Embri- yonik Kök Hücre" için de geçer- lidir.
28-29 Nisan 2006 tarihinde İstanbul’da yapılan "2. Uluslar Arası Tüp Bebek Tedavilerinde Bilimsel ve Etik Yaklaşımlar Konferansında, üyesi bulunduğum Din İşleri Yüksek Kuru- lu’ndaki uzman raporlarına ve Kurul Mütalâaları’na dayanılarak, tarafımdan hazırlanıp Diyanet işleri Başkanlığı adına sunulan tebliğde yer alan bir paragrafı aynen tekrarlamak istiyorum:
"İslâm dini, hasta ve sakat da olsa, insanın yaşama hakkı olduğunu savunmakta, onun başlangıcından itibaren herhangi bir şekilde ve herhangi bir gerekçeyle hayatının sona erdirilmesine olumlu bakmamaktadır. Bu yüzden PGD ve benzeri yöntemleri, embriyonun zarar görmesine veya itlâf edilmesine yol açmamak kaydıyla, bilimsel araştırmalar dışında, tıbbî lüzum ve gerekle sınırlı olmak üzere kullanılabilir. Ancak kötü maksatlıları, moral ve etik değerler açısından tolere edilemeyecek uygulamaları, önlemek için yasal ve İdarî tedbirler de alınmalıdır."
Bahsi geçen tebliğde müstakil insanın, fert olarak, gerçek ve mantıkî başlangıcının, bağımsız iki ayrı varlık durumundaki yumurta ve spermin döllenip tam bir insanı oluşturmak üzere aktiviteye geçtiği an "zigot" olarak itibar edilmesi benimsenmişti. Bu yüzden, ister laboratuar ortamında olsun isterse ana rahminde bulunsun, kök hücre elde etmek maksadıyla embriyonun itlâfına olumlu bakmak mümkün değildir. Sözü geçen tebliğden bir pasaj daha naklediyorum:
"Bu sakıncayı giderebilmek için, tüp bebek uygulamasında eğer mümkünse ihtiyaçtan fazla yumurta döllenmemeli ve bunlar korunmalı, sadece ihtiyaç duyulan yumurtaların döllenmesiyle yetinilmelidir. Aksi takdirde artanların imha edilmesi dini yönden sakıncalı olacaktır.
Ancak tıbbî zaruretler veya teknik imkân/imkânsızlıklar sebebiyle elde edilmek istenen bebek sayısından fazla embriyo oluşturulması gerektiğinde, bu işlem mümkün olan minimum seviyede tutulmalı ve artanlar itlaf edilmek yerine tedavide kullanılmak üzere kök hücre çalışmalarına tahsis edilmelidir. Ana rahmine implantasyonu gerçekleşen blastocistlere, tıbbi zaruretler dışında, artık kesinlikle müdahale edilmemelidir."
Bu mantıkla düşünüldüğü takdirde IVF çalışmalarından bağımsız, münhasıran kök hücre elde etmek üzere, ister laboratuar ortamında isterse ana rahminde, embriyo oluşturmak ve geliştirmek, yukarıda sözü geçen prensipten ötürü, başlangıç hâlindeki müstakil bir canlının itlâfı anlamına geleceği için, daha başka formüllerin ikame edilmesi araştırmalarına ağırlık verilmelidir.
Nitekim son dönemlerde, medyada, yetişkin kök hücrelerden, embriyonik kök hücrelerin bütün özelliklerini taşıyan hücrelerin yapılabileceğini gösteren çalışmalardan sık sık bahsedilmektedir.
Ancak herhangi bir sebeple sonlandırılmış gebelik, düşük, kürtaj ve IVF de implantasyon sonrası artan embriyolar gibi materyallerden bu maksatlarla yararlanılabilir.
Organ transplantasyonunda kullanılmak üzere, organ üretmeye yönelik kök hücre çalışmaları ise, embriyoların itlâfı sonucunu doğurmayacak veya kadınları yedek parça fabrikası hâline getirmeyecek yöntemlerle yürütülmeli ve uygulamaya geçilmelidir.
"Embriyonik kök hücrelerin dışında vücudumuzun diğer organlarından alınan kök hücrelerin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmaları ise embriyonik kök hücrelerden ayrı değerlendirmek, bunu organ nakli gibi görmek ve böy- lece tedavi amaçlı kullanımına dinî açıdan müspet bakmak gerekir diye düşünüyoruz.
Kök hücre hayvan cenininden alınarak yapılabilirse bu uygulamada dinî açıdan bir problem olmaz. Bu konuda dinî bir engel yoktur." (Dr. Muhlis Akar, Genetik Kopyalama, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Raporu)
Kök hücrelerin genetik yapısı üzerindeki çalışmalar amansız hastalıkların tedavisine imkân verecek şekilde yürütülüp bu maksatla uygulandığı takdirde, evrensel nitelikte, etik ve moral değerler açısından ve tabiidir ki İslâm açısından da, teşvik edilecek nitelikte faaliyetler olmakla birlikte, son derece tehlikeli uygulamalara da yol açabileceği daima göz önünde bulundurulmalıdır.
Sonuç olarak şunları belirtmekte fayda vardır. 2. Ulusal Kök Hücre Kongresi’nde İslâm’ın Kök Hücreye Bakışı isimli tebliği Kur’an Tefsirindeki metot anlayışımız sebebiyle İslâm’ın Kök Hücre Çalışmalarına Bakışı şekline çevirdikten sonra İslâm’ın Temel Prensipleri Açısından Kök Hücre Çalışmalarına ana hatlarıyla bakış yapmaya çalıştım. Tabiidir ki bu bakış, doğmatik karakterli, kesin nassların sonuçları olmadığı içindir ki, aynı başlık altında, esasta - prensipte değil detayda, az çok farklı görüşler de ortaya konabilir. Bu farklılıklar, tarihte olduğu gibi günümüzde de, görüş sahibinin bilimsel nitelikteki gerekçelere dayalı tercihlerindeki önceliklerin farklılığından kaynaklanır. Bu da tabiidir.
Kesin olan şudur ki, bioetik, tıbbî etik... dahil, evrensel nitelikteki bütün etik ve moral değerler, kesinleşmiş bilimsel gerçekler, İslâm’ın da aynı zamanda muteber addettiği değerlerdir. Tıbbî, bilimsel, zaruret ve gereklilikler İslâm’ın da zaruret ve gereklilik hükümleri için geçerli dayanaklardır.
Sözün özü, kök hücre uygulamaları konusunda İslâm’ın bakışını belirlemek için gerekli bütün veriler tıp ve ilgili bilim adamları tarafından verilecek veriler olacağına göre, bu bakışın şekillenmesinde birinci derecede rol yine sizlerin olacaktır.
Sözlerime son verirken, kongrenin hazırlanıp başarıyla yürütülmesinde emeği geçen bütün şahıs, kurum ve kuruluşları tebrik eder, teşekkürlerimi sunar, bütün katılımcıların, uzman ve akademisyenlerin kök hücre çalışmalarında insanlığın yararına hayırlı sonuçlara ulaşmalarını dilerim.
Saygılarımla...