Makale

Sultanahmet Camii imam-Hatibi: Emrullah Hatipoğlu “Din görevlisi, geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi yanında, yaşadığı toplumda yol gösterici görevi de olan kişidir.”

Söyleşi

Sultanahmet Camii imam-Hatibi: Emrullah Hatipoğlu

“Din görevlisi, geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi yanında, yaşadığı toplumda yol gösterici görevi de olan kişidir.”

Din hizmetlerinde din gönüllülüğünün yeri ve önemi nedir?
Sizin de ifade ettiğiniz gibi "dine hizmet", "dine hizmet gönüllüsü" olmayı gerektirir. Çünkü bu işin karakteri budur. Hud suresinin 29 ve 51. ayetleri bu gerçeğe vurgu yapmaktadır. "Ey kavmim! Bu tebliğimden dolayı sizden maddi bir karşılık istemiyorum." "Ey kavmim! Risaleti tebliğe karşılık sizden bir ücret istemiyorum."
Bütün peygamberler, bu ayetlerde anlatılan ve İlâhî risa- lete düşman kesimlerin menfi tutumları sebebiyle, pek çok tehlikeyi göğüslemeyi gerektiren tebliğ ve davetin gönüllüleri olarak görevlerini yapmışlardır. Ve hiçbir olumsuz ve hatta düşmanca tavır onları, görevlerinin gereğini yapmaktan alıkoyamamıştır. Bunun sebebi, dine hizmetin ücret karşılığı olarak anlaşılmaması, "din gönüllülüğü" olarak algılanıp uygulanmasıdır.
Dine hizmet eğer bir ücret ve bir çıkar karşılığı olarak yapılacak olursa bunu yapanlara, "hizmet gönüllüsü" değil, ancak işini ücretle yapan bir sanat ve bir meslek mensubu nazariyle bakılabilir. Dine hizmet hiçbir zaman sadece bir meslek olarak algılanamaz. Görevini böyle bir düşünceyle yapanlar da hiçbirzaman gerçek bir "din hizmetlisi" ve "hizmet gönüllüsü" olamazlar. Böyleleri hizmet şöyle dursun, ancak dine yük olabilirler.
Din görevlisinin "misyonu" ve "vizyonu" nasıl olmalıdır?
Eğer "misyon" kelimesi ile din görevlisinin yüklendiği yükü, sorumluluğu kastediyorsak bu bizi ta Hz. Peygamber (s.a.s.)’e götürür. O zaman, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kamil manada yerine getirdiği risaletinin = misyonunun gereklerini, gücümüz nispetinde bizim de yerine getirmemiz gerektiği ortaya çıkar. Aynı zamanda bu biz- lere, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den farklı ve ayrı bir misyonumuz olmadığı gerçeğini öğretir; sorumluluğumuzun ağırlığını hissettirir.
Din görevlisinin "vizyonu" konusuna gelince bununla, "din görevlisinin sergilemesi gereken tavır nasıl olmalı", ya da "İslâm’ı nasıl temsil etmeli?" sorularının cevabı merak ediliyorsa; öncelikle söylenmesi gereken, bunların, "din görevlisinin misyonuna aykırı olamayacağı" gerçeğidir. Yani vizyon, misyona uygun olacak, yaşadığı gerçekler, inandığı değerlere uygun düşecek. Tam bu noktada din görevlisine düşen, Ahzab suresinin 21. ayetinde ifade edildiği üzere, kendisine, Hz. Peygamber’i örnek almaktır, işte o zaman, en güvenilen, en çok sevilen, en çok sayılan ve aranılan bir konumda olacak.
Din görevlisi toplumda yaşanan gelişmelerden haberdar olmalıdır. Buna göre çağın gerekleri din görevlisinden neler talep eder?
Din görevlisi, geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi yanında, yaşadığı toplumda yol gösterici görevi de olan kişidir. Topluma yol gösteren, "toplum önderi" olan demek. Olup bitenlerden haberdar değilse nasıl yol gösterici olabilir. Öyle ise din görevlisi, misyonunu unutmayacak, vizyonunun gereği olarak çağı tanıyacak. Böylece İslâmî, asrın idrakine söyletmiş olacak. Ancak burada birinci öncelik, misyon ve vizyonunun gereği is- lâmi ilimlere verilecek; İkincisi ise çağın gereklerini yerine getirmek için çağı tanımaya. Tıpkı doktor ve hasta ilişkisi gibi, hastayı tedavi için önce hazık (işinin mütehassısı) doktor olmak, sonra da hastalığı teşhis ederek tedaviyi başlatmak gerekir.
Din görevlisinin toplum hayatında yeri ve önemini nasıl açıklar mısınız?
Yukarıda işaret etmeye çalıştığımız gibi, misyonunun yüklediği sorumluluğunun farkında olan ve bozuk bir vizyonla, misyonuna ihanet etmeyen bir din görevlisi, dinin yüceliğine inananlar nezdinde, "bir toplum önderi konumundadır" ve peygamber makamının bir temsilcisi olarak değerlendirilir, işin en doğrusu, sözün en güzeli ondan beklenir. Ahlâkî davranış örneklerinin en üstünü onun hayatında aranır, insanlar onu, adeta günah işlemeyen bir melek gibi algılarlar. Yaşanan gerçekler buna uymasa da, beklentiler bu şekildedir. Bu beklentilere uygun bir davranış biçimi sergilediği zaman din görevlisi, halkın gönlünde de gözünde de çok iyi, çok üstün, çok değerlidir. Toplumun güven abidesi odur. Yardıma muhtaç olan ona başvurur. Ailesiyle problem yaşayan çözümü onda arar. Ticari ve benzeri anlaşmazlığa düşenler, onun hakemliğine müracaat ederler. Tıpkı, beş seneyi aşkın bir zaman dilimi içinde Sultanahmet Camii’nde birlikte hizmet etme bahtiyarlığını yaşadığım Cönenli Mehmet Efendi örneğinde görüldüğü gibi. Mad- di-manevi sıkıntısı olduğu için, maddî-manevî yardıma muhtaç olan ona başvururdu. Tıpkı meşhur kıraat ve feraiz ilimleri üstadı Oflu Mehmet Rüştü Âşık Kutlu hoca efendi gibi... Herhangi bir hususta ihtilafa düşenler, "Âşık Mehmet Efendiye gidelim" derlerdi. Çünkü o, bir bilge, ahlâk ve güven abidesi idi.
Din hizmetlerinde verimliliği artırıcı bir güç olarak "estetik"
Din hizmetlerinde verimliliği artırmada "estetiğin gücü"nü dar bir çerçeveye sığdıramayız. Çünkü "estetik", kapsamı geniş olan bir kavramdır. Bütün güzel sanatlara bu kavram içinde yer vardır. Mimariden musikiye, resimden şiire, hat sanatından tezhibe kadar...
Bunlara ilave olarak surette (görüntüde) söz, iş ve davranışda da en güzelden yani "este- tik"den söz edebiliriz. Onun içindir ki, bu kavramla verilmek istenen ana ilkelere vurgu yapmakla yetineceğiz. Bu konuda ilk akla getirilmesi gerekenler tebliğ ve davetle ilgili olan Kur’anî ölçülerdir. Âl-i Imran suresinin 159. ayeti: "Allah’ın rahmeti sayesinde, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını iste, işlerde onlarla istişare et. Kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendine dayanıp güvenenleri sever." Nahl sûresinin
125. ayeti: "Rabbi’nin yoluna, hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et! Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir." Taha suresinin 43 ve 44. ayetleri: "Firavuna gidin, o gerçekten azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar." Ankebut suresinin 46. ayeti: "içlerinden haksızlık yapanları dışında, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin..."
Kendisini "dine hizmet gönüllüsü" olarak, İslam dininin hizmetine adayan bir din görevlisi, yaptığı bu seçimle her şeyi ile en güzeli ortaya koyma sorumluluğunu yüklenmiş demektir. Görüntüsü güzel, sözü güzel, işi güzel, içi güzel... âdeta canlı bir güzellik abidesidir.
Din görevlisinin hizmete yönelik sorunları sizce nelerdir?
Din görevlisinin hizmete yönelik problemleri -sorunlarını- değerlendirirken, onu bir "hizmet gönüllüsü" olarak mı algılayacağız, yoksa "mesleğinin gereğini ücretle yapan bir çalışan" olarak mı değerlendireceğiz? Eğer onu "din hizmetinin bir gönüllüsü" olarak değerlendirecek olursak, onun için en büyük problem; kendisini Hz. Peygamberin misyonunu temsil edecek bir sorumluluk ve ehliyette yetiştirecek bir örnek ve bir ortamdan mahrum olmaktır ki, bu yeri doldurulması güç bir problemdir. Ana problem bu olunca bize düşen, bu problemi çözmede elden gelen azami gayreti göstererek boşluğu doldurmaya çalışmaktır.
Bu nasıl olacak? Bunun için yapılması gereken pek çok şeyden bahsedilebilir. Ama öncelikle her bir din görevlisi (yani dine hizmet gönüllüsü) kendisini, Hz. Peygamberin vekili konumunda, O’nu temsil makamında görmek zorundadır. Tıpkı Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimiz tarafından, İslâm’a davet ve tebliğ göreviyle Medine’ye gönderilen Mus’ab b. Umeyr (r.a.) misalinde olduğu gibi. Acaba Hz. Mus’ab, bu görevi yerine getirmek üzere Medine’ye giderken kalacağı yerin, alacağı ücretin hesabını yapmış mıydı? Araştırılınca görülecektir ki, bu "dine hizmet gönüllülüğünün" en güzel örneği olan
Hz. Mus’ab için hayatın bir ihtiyacı olsa bile, birinci derecede önceliği olan bir ihtiyaç olarak algılanmamıştır. Her "din gönüllüsü" için de bu böyle olmalıdır.
Ama biz kendimizi, "bir din görevlisi" olarak değil de, sadece işini ücret karşılığı yapan, geçimini bu yoldan sağlayan bir "din görevlisi" olarak görürsek, işte o zaman problemimizin konumu da boyutu da değişir. Hiçbir din görevlisi "ne kadar ücret, o kadar görev" deyip geçemez/geçmez.
Kaç yıldır din hizmetinde bulunuyorsunuz?
Elhamdülillah 38 yıldır Ce- nab-ı Hakkın lütfııyla mihrab, minber ve kürsü hizmeti yapmaya çalışıyorum. Bu müddet içinde ibret dolu pek çok güzel hatıralarla karşılaştım. Bunlar, birkaç satıra sığdırılamaz, ancak kitaplaştrılarak anlatılabilir. Bu müddet içinde gördüğüm en büyük gerçek, siz görevinizi (hizmetinizi) bir "din gönüllüsüne" yakışacak tarzda sırf Allah için yapar, "dünyevi çıkar ve menfaatlerin" esiri olmazsanız itibar görürsünüz; Hak nezdin- de olduğu gibi, halk nezdinde de değeriniz artar. Aksini yaparsanız Hak nezdinde de, halk nazarında da itibar kaybına uğrarsınız. Öyle ise ne yapıyorsanız Allah için yapınız ki, hem dünya, hem de ahirette karşılığını kat kat bulasınız.
Yaşadıklarınızı, gördüklerinizi günlük veya hatırat şeklinde yazıyor ya da yazmayı düşünüyor musunuz?
Değişik vesilelerle yaşadıklarımız ya da gördüklerimizle ilgili değişik yayın organlarında anlattıklarımız olmuştur. Cenab-ı Hak imkan verirse bunları ileride kitaplaştırmayı düşünüyoruz.