Makale

Ehlidil olmak

Ehlidil olmak

Prof. Dr. Himmet Konur


Allah insanı “bir erkekle bir dişiden” yaratmış, “birbiriyle tanışıp anlaşsınlar” diye “milletler ve kabileler” halinde yaşamalarını sağlamıştır. (Hucurat, 13.) İnsanların en önemli tanışıp anlaşma vasıtası “dil”dir. Ancak onların birbiriyle tanışıp anlaşmaları, yardımlaşmaları, birlik ve beraberlik içinde olmaları için “aynı dili konuşmaları” yeterli olmamaktadır. Bu durumda, bu amacı gerçekleştirmek için “nasıl bir dil” veya “hangi dil” sorusu gündeme gelmektedir. Mevlana “aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir” derken aslında bir ölçüde bu sorunun cevabını vermektedir.

Türkçemizde duygu dünyamızın mahalli “gönül” kavramıyla ifade edilir. Gönül terimi dini literatürümüzde “manevi kalp” ve “vicdan” kelimeleriyle de ortak anlamlar taşır. Hz. Peygamber, “Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır; o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Dikkat edin, işte o kalptir.” (Müslim, Müsakat, 107.) buyururken maddi ve manevi kalbimizin bizim için taşıdığı öneme dikkat çekmiştir.

Farsça “dil” kelimesi de kalp ve gönül anlamlarına gelir ki, lisan anlamındaki “dil” kelimesiyle bir araya getirilmek suretiyle Türkçemize ayrı bir zenginlik katmıştır:

“Dil dili var içre dilden dile
Dil dilini var dilden dile.”

İnsanların anlaşıp kaynaşabilmeleri, ortak bir gönül dünyasına ve gönül diline sahip olmalarına bağlıdır. İnançlarımız, duygu ve düşüncelerimiz, bilgi ve tecrübe birikimimiz, geçmiş ve gelecek tasavvurlarımız gönül dünyamızı oluşturur. Bunlar arasında uyum ve ahenk olduğu takdirde hem kendimizi hem de başkalarını daha iyi anlama imkânına kavuşuruz.

Burada şunu da göz ardı etmemek gerekir ki her insan ayrı bir âlemdir. Allah herkesi farklı özelliklerde yaratmış, ayrı yetenek ve kabiliyetlerle donatmıştır. Ortak duygu ve düşünce dünyasının buna zarar vermeyecek şekilde yapılandırılması gerekir. İslam düşüncesi bu meselenin çözümünü “vahdette kesret, kesrette vahdet” yani “birlikte çokluk, çoklukta birlik” ifadesiyle formüle etmiştir. Bunu özümsedikten sonra insanların birbirini anlamamaları için bir sebep yoktur. Nef’î’nin ifadesiyle “Ehlidil birbirini bilmemek insaf değil”dir.

İslam “tevhit”, “birlik” dinidir. İman da öncelikle “kalp ile tasdik” meselesidir. “Dil ile ikrar” daha sonra gelir. Hadis-i kutsi olarak nakledilen “Ben yere ve göklere sığmam. Ancak mümin kulumun kalbine sığarım.” (Acluni, II, 99-195.) sözüyle de bu durum anlatılmak istenmiştir. Yunus’un deyişiyle “Gönül Çalab’ın tahtı”dır. Biz Allah’ın varlığını ve birliğini “gönülden” kabul etmekle iman edip İslam dairesi içerisine gireriz.

İnancımıza göre Allah’ın varlığını, birliğini ve hükümlerini kabul edip kelime-i şehadet getiren herkes mümin ve Müslüman sayılır. Ancak imanın hakkını verebilecek kıvama ermek kolay değildir. Bunun için Kur’an-ı Kerimde, Hz. Peygamber’e gelip “biz iman ettik” diyen bedevilere “siz henüz gerçek manada iman etmediniz”, şimdilik “teslim olduk deyin” buyrulmuştur. (Hucurât, 14.) Hz. Peygamber’in “İslam aleni; herkesin gördüğü şeylerdir. İman ise kalptedir” deyip eliyle göğsünü göstererek üç kere “takva işte buradadır” demesi manidardır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135.)

İmanın kalbe hakkıyla yerleşmesi için kalbin buna hazır hâle gelmesi; kötü duygu ve düşüncelerden arınması gerekir. Aksi halde gerçek bir imandan söz edilemez. Zira;

“Padişah konmaz saraya / Hane mamur olmadan.” (Şemseddin Sivâsî)
Kısaca ifade edecek olursak, kalbimiz dinî yükümlülükleri samimiyetle; canıgönülden yerine getirmek suretiyle temizlenir. Bir hadis-i kutside şöyle buyrulur:

“Kulum, üzerine farz kıldığım şeylerden daha iyi bir yolla bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle de yaklaşmaya devam eder, nihayet ben onu severim. Onu sevince de işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum; benden bir şey isterse veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhari, Rikak, 38.) Her ne kadar burada sadece kulak, göz, el ve ayak zikredilmişse de hüküm geneldir. Bütün azalar için geçerlidir. Buna konuşan dili de dâhildir.

Kul dinî yükümlülüklerini; farzları ve nafileleri yerine getirdikçe ilahî iradeye uygun hareket eder ve konuşur hâle gelir. Böylece Allah’a yaklaşmış olur. Bu süreç insanları da birbirine yaklaştırır. Onlar için artık “rivayet muhtelif” ise de “maksut” birdir.
“Cümlenin maksûdu bir / Ammâ rivâyet muhtelif.” (Muhibbî)
Gönlünü kötü duygu ve düşüncelerden arındıran ve gerçek imana sahip olan, dinî yükümlülüklerini samimiyetle yerine getiren insanların birbiriyle dost olmaması için hiçbir sebep yoktur.
“Olmaz onlarda hiç fesâd buğz ü hased kibr ü inâd / Cümle biliş yok anda yâd birbirine ihvân kamu.” (Niyazî)

Gönül dili deyince hep başkalarıyla konuşup anlaşabilmenin anahtarı hatıra gelmektedir. Aslında insanın kendini anlaması da gönülden ve gönül dilinden haberdar olmasına bağlıdır. Yukarıda gönül kavramının vicdan kelimesiyle yakın anlamlar taşıdığından bahsetmiştim. Vicdan gelişimi sürecinden geçmeyen; gönlünün ve vicdanının sesine kulak vermeyen bir kimse iyi ve kötüyü birbirinden ayıramaz, insani duygu ve düşüncelerle tanışamaz. Vicdan sahibi olan kimsenin gönlü ise kötülüklerden rahatsız olur, iyi ve güzel olan şeylere özlem duyar. Mevlana’nın ifadesiyle:

“Gönül, yalan sözden istirahat bulmaz. Suyla yağ karışık olursa çerâğ aydınlık vermez.

Doğru söz kalbe istirahat verir. Doğru sözler, gönül tuzağının taneleridir.
Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o vakit doğruyla yalanın tadını almaz.

Fakat gönül ağrıdan, illetten salim olursa, yalanla doğrunun lezzetini adamakıllı bilir, anlar.” (Mevlânâ, Mesnevî, II, 210 (b. 2735-2738.)

Din hizmeti alırken ve verirken gönül dili elzemdir. Çıkar, gösteriş veya sadece vazifesini yapmış olmak için sunulan bir din hizmeti nefsani duygulara hitap etmekten öte gidemez. Özümsemeden ve yaşamadan dini anlatanlar, “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 2.) sualine muhatap olur. Gösteriş için ibadet edenler de “yazıklar olsun” (Mâûn, 5-6.) diye azarlanmaktan kurtulamazlar. Dinî yükümlülükler samimiyetle benimsenir, yaşanır ve anlatılırsa bir anlam ifade eder; gönüllerde iman ve takvanın yerleşmesine katkı sağlayabilir.

Gönlün en arı, duru ve temiz duygusu sevgidir. Gönül her türlü çıkardan, beklentiden, kötü duygu ve düşünceden arındıktan sonra geride sevgi kalır. Her gönül sevgiye özlem duyar. Bunu dikkate alarak yaşar; duygu, düşünce ve inancımızın merkezine sevgiyi yerleştirmeyi başarabilirsek mutlu oluruz. Aksi halde gönül huzuruna eremeyiz.

İnananlar için en çok sevilmesi gereken varlık Allah’tır. (Bakara, 165.) Gönüller de ancak onu hatırlamak ve anmak suretiyle huzura erer. (Ra’d, 28.) Hz. Peygamber bir sözünde, Allah ve rasulünü her şeyden çok sevip diğer sevdiklerini de Allah için sevenin (...) imanın tadını bulacağından bahsetmiştir. (Buhari, İman, 9; Müslim, İman, 67.) Tadında ve kıvamında bir dindarlık için gönüllerimizi böyle bir sevgiyle doldurmalıyız. Başkalarının da imanın tadından haberdar olması için onlara sevgiyle dolu gönül diliyle hitap etmeliyiz.

Bir kez Allah dese aşk ile lisân
Dökülür cümle günah misl-ü hazân