Makale

Din Adamlarının Ağır İmtihanı

Din Adamlarının Ağır İmtihanı

Prof. Dr. İbrahim H. Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

“Derken onların ardından kötü bir nesil geldi ve kitaba vâris oldular. Onlar şu değersiz dünyanın gelip geçici malını alır, ‘Nasıl olsa bağışlanacağız derlerdi,’” (Â’râf, 7/169.)
Tarihçiler, dinlerin dejenerasyonundan bahsederler. Bu tespit aynı zamanda din adamlarının da dejenerasyonudur. Rabbe teslim olması gereken din adamları, zamanla rab hâline getirildiler. (Tevbe, 9/31.) Yine, sömürüye mani olması gereken ahbar ve ruhban, sömürünün aktörleri hâline geldiler. (Tevbe, 9/34.) Çünkü onlar dünyanın şatafatına fena kapılmışlardı. Dolayısıyla bir tükeniş sürecini yaşamışlardı.
Kur’an, ehlikitap din adamlarına ışık tutar. Aslında hepimiz şapkamızı önümüze koyup bu ayetler üzerinde düşünmeliyiz. Onlardaki birtakım hastalıkların bize sirayet etmediğini söyleyemeyiz. Eğer bu hastalıkların tedavisi yapılmazsa, ölümcül bir hâle gelecekleri muhakkaktır. Çoğunlukla yaptığımız gibi; bunları sıradan tarihî anlatımlar olarak değerlendiremeyiz. ‘Onlar Yahudi ve Hristiyanlardı’ diyerek işin içinden çıkamayız. Aksi takdirde kendimizi aldatmış oluruz.
Hz. Peygamber’in ehlikitapla olan mücadelesi, aslında bu din adamları ile yapılmıştı. Onların tek gayesi vardı: Rahatları bozulmasın, keyifleri kaçmasın. Peygamberler sömürüyü kaldırmak için mücadele vermişlerdi. Ama onların vârisleri sömürü sistemini korur hâle gelmişlerdi.
Din adamları Hz. Musa’nın makamında oturuyorlardı. Ama sorumluluklarının farkında değillerdi. Toplum onlara hürmette kusur etmiyordu. Ama imani ve ahlaki olgunluk açısından toplumdan pek de farkları kalmamıştı. Bu hâlleriyle insanları dine yöneltmek şöyle dursun, onları dinden uzaklaştırıyorlardı.
Kur’an, Tevrat’ın bir ışık ve aydınlık olduğunu söyler. (Enbiya, 21/48.) Ama din adamları, bu ışığı yansıtmaktan uzak idiler. Çünkü bu ışık gönüllerinde neredeyse sönüvermişti. Dolayısıyla kendisini aydınlatamayanlar başkalarını nasıl aydınlatacaktı ki? Din adamları şan, şöhret, nüfuz sevdasına kapılmışlardı. Himmetlerini âli, bakışlarını yüce tutamamışlardı. Dolayısıyla ruhani zevklere iştiyakı yitirmiş, sıradanlaşmışlardı. Lakayt bir tutum içerisinde idiler. Artık toplumun haramlara dalması onları pek rahatsız etmiyordu. (Maide, 5/63.) Sanki peygamberler zulümle ve ahlaksızlıkla mücadeleyi onlara emretmemişti.
Kur’an, İsrailoğullarının ihtilafından bahseder. (Neml, 27/76.) Taassup ve dışlama ehlikitap arasında oldukça yaygındı. (Bakara, 2/113.) Bunlar, aslında imkânların ve iktidarın paylaşılamaması mücadelesiydi. Ama zamanla ihtilaf, dinî bir boyut kazanmıştı. Din adamları, yorum ve destekleriyle bu ihtilafı derinleştirdiler. Kaynaştırıcı değil ayrıştırıcı oldular. Hatta bu, masum insanların kanının akmasına dahi sebep oldu. (Bakara, 2/84-85.)
İhtilafın nedenlerinden biri de, vahye parçacı yaklaşımdı. (Maide, 5/13.) Bir cemaat vahyin bir kısmını, diğer cemaat de diğer kısmını esas alıyordu. Üstelik herkes dinin bildiği ayetlerden ibaret olduğunu iddia ediyordu. (Bakara, 2/85.)
Din adamlarından bir kısmı fazileti, iyiliği istiyorlardı. Ama sadece bu kadarla kalıyorlardı. İyiliğin hâkim, şerrin mahkûm olması için her hangi bir gayretleri yoktu. Çünkü azim ve iradelerini yitirmişlerdi, umut ve heyecanları sönmüştü.
Allah bilir, mabet görevi, annelerinin duaları sayesinde onlara nasip olmuştu. (Âl-i İmran, 3/35.) Ama onun kutsiliğini ve değerini idrak edemez olmuşlardı. Artık kutsal mabet onlar için ilim ve irfanın merkezi olmaktan çıkmıştı. Aksine burası dünyevi hedeflere sıçramak için bir basamak hâline gelmişti. Din adamlarının, yüceliği mabedin çatısı altında aramaları gerekirdi. Ama mabet hizmeti onlar için tali bir görev hâline gelmişti. Feyiz ve bereket kaynağı olma özelliğini kaybetmişti. Çünkü onlar şerefi ve izzeti başka yerlerde arar olmuşlardı.
Allah Teala onlara bir fırsat tanımıştı: Mabette görev yapmak. Himmetlerini Allah yolunda kullanmaları içindi bu. Ama onlar bunun kıymetini bilemediler. Sokağa, pazara düştüler. Çünkü kazanma tutkusu onları sarmıştı. Manevi ticareti bırakıp maddi ticarete dalmışlardı. ‘Haham’ kimliklerini de bu uğurda bir basamak olarak kullanıyorlardı. Çünkü ruh dünyaları çoraklaşmıştı.
Onlar, ilahî kelama vâris olmuşlardı. (A’râf, 7/169.) Ama onun şifa ve rahmet dünyasına vâris olmayı başaramamışlardı. Tevrat da Kur’an gibi hak ile batılı ayırt etmek için gelmişti. (Enbiya, 21/48.) Ne ki ona vâris olanlar, bunları ayıramaz hâle gelmişlerdi. Hatta yeni doğan nübüvvet güneşini insanların görmemesi için ellerinden geleni yapmışlardı. (Âl-i İmran, 3/71.)
Kitaba vâris olanlar, aslında eşsiz cennetlere vâris olmalı değil miydi? (Şu’ara, 26/85.) Ama din adamları dünya malına vâris olmayı yeğlemişlerdi. Baki olanı terk edip fani olana talip olmuşlardı. Dünyaya olan tamahları onların basiretlerini köreltmişti. Şeytan onlara hep rahatı ve rehaveti telkin etmişti. Sorumluluklarını yerine getirdikleri düşüncesine kapılmışlardı. Birtakım kuruntularla da kendilerini oyalıyorlardı. ‘Biz nasıl olsa affedileceğiz’ diyorlardı. (A’raf, 7/169.)
Sanki dünyada iken cennetin garantisi verilmişti onlara. Cenneti kendi tekellerine zannediyorlardı. (Bakara, 2/111.) Hahamlara göre belirli günlerin dışında cehennem ateşi kendilerine asla dokunmayacaktı (Bakara, 2/80). Çünkü onlar, Allah’ın çocukları ve sevgilileri değil miydi? (Maide, 5/18.) Onlar ahiretlerinden emindi. Çünkü kutsal kitabı okuyor, mabette görev yapıyorlardı. Üstelik ayinlere rehberlik ediyorlardı ya... İlahiler okuyarak insanları mest ediyorlardı ya... Bütün bunlar yeterli değil miydi?
Din adamları toplumun önünde görünüyorlardı. Aslında onun arkasında kalmışlardı. Samimi müminlerin ahlak, fazilet namına onlardan alacağı pek bir şey yoktu. Sözde faziletin peşinde idiler, ancak özlerinde bir şey kalmamıştı. İlim, irfan gayretinden yoksun hâle gelmişlerdi. Yenilenme, kendilerini aşma heyecanını yitirmişlerdi.
Din adamları hasbiliklerini kaybetmişlerdi. Oysa peygamberler hep bunu dillendirmemişler miydi? Onlar, insanların can attıkları değer ve imkânları hep ellerinin tersiyle itmemişler miydi? Evet, peygamberler “…Benim ücretim ancak Allah’a aittir...” (Sebe’, 34/47.) ifadelerini hep tekrarlamışlardı.
Dinin koyduğu kurallar açıkça ihlal ediliyordu. Elbette ki din adamlarının insanlara yol göstermesi gerekirdi. (Âl-i İmran, 3/79.) Ama onlar da nefis ve şeytandan yana savrulmuşlardı. Kötü gidişatı seyretmenin ötesinde pek bir şey yapmıyorlardı. (Maide, 5/63, 79.)
Din adamları vahyi anlatmıyorlardı. Nitekim ayette kitaptan haberi olmayan ümmilerden bahsedilir. Vahiy anlatılmayınca ilahî sınırlar unutulmuştu. İnsanlar artık din adına asılsız hikâyelere inanır olmuşlardı. (Bakara, 2/78.)
Din, insanların ruhundaki sonsuzluk ateşini tutuştururdu. Yine din, her şeyden önce deruni bir olgunlaşmaydı. Ama artık o, bir kurallar yığını olarak algılanıyordu. (Â’raf, 7/157.) Şekle indirgenmiş, ruhsuz ritüellere dönüşmüştü. Kalp unutulmuş kalıplar öne çıkmıştı.