Makale

Tarihî Hariciliğin Günümüze Yansımaları

Tarihî Hariciliğin Günümüze Yansımaları

Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara
İstanbul Şehir Üniversitesi
İslami İlimler Fakültesi

Klasik kelam ve İslam mezhepleri tarihi kaynaklarımız Haricilik mezhebini bidatçı fırkalar arasında saymışlardır. Hariciliğin en bariz özelliği Müslümanları tekfir etmesiydi. Tabii ki tekfirle kalmıyorlar, kâfir gördükleri kişilerin kanlarını helal sayıyorlar, bir ibadet şevkiyle onların canlarına kastediyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını, kızlarını kaçırıp kendilerine köle yapıyorlardı. Nitekim halife Hz. Ali’yi de tekfir ettiler ve bilindiği gibi namaz kıldığı sırada üzerine saldırarak şehit ettiler. Üstelik tüm bu yaptıklarının Allah yolunda cihat ve emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretme, kötülüğü engelleme) olduğunu söylemekteydiler.
Kaynaklarımız Harici toplulukların genellikle dinî bilgileri yetersiz insanlardan oluştuğunu bildirmektedir. Maceraperestler ile toplumdan dışlanmış eski suçlular ve psikotik tipler Harici gruplar içinde kendilerine rahatça yer bulurlardı. İslam’la yeni tanışan yahut günah dolu bir hayattan sonra tövbekâr olup dine yönelen insanlar da aynı şekilde bu heyecanlı toplulukların kolayca bir parçası olurlardı. Geçmişlerindeki suç ve günahları tazmin etmek isteyen insanlar için bu gruplar görünüşte böyle bir fırsatı sunmaktaydı. Maceraperestler ve toplum dışı tipler için ise Haricilerin safında bir çatışmadan diğerine koşmak, esir almak, infaz etmek, ganimet edinmek gerçekten heyecan vericiydi.
Hariciler gayrimüslimlerle hiç çatışmadılar. Savaştıkları düşmanları hep Müslümanlar oldu. Şekil ve şemailleriyle, ibadetleriyle, dillerinden hiç düşürmedikleri ayet ve hadisleriyle bir Müslümana belki sevimli gelebilecek bu gruplar, hakiki çehrelerini münakaşalarda, çatışmalarda ve savaşlarda gösterirler, bir rahmet dini olan İslam’ın mensuplarında olması gereken merhametin zerresini muhataplarına göstermezlerdi. Küçük şeyleri büyütürler, onlar gibi düşünmeyen ve onlarla beraber hareket etmeyenleri kötülerler, söverler ve daha ileri giderek onları tekfir ederlerdi. Onlarla konuşmak ve anlaşmak zordu. Dik kafalı ve dediğim dedik tavırları vardı. Güzel sözden, mantıkî izahlardan ve nasihatten pek anlamazlardı.
Peygamberimizin sahabilerinden Abdullah b. Habbab b. Eret’i sırf bazı konularda kendileri gibi düşünmediği için hamile eşiyle beraber öldürmüşlerdi. Âlim sahabi Abdullah b. Abbas’ı yanlarına göndererek epey bir Hariciyi aklıselimle davranmaya ikna eden Hz. Ali, hadiseden sonra bu aşırı toplulukla savaşma kararı aldı. Kamu güvenliği tehdit altındaydı. Anarşinin önüne geçmeliydi. Nehrevan ve Nuhayle’deki savaşlarda bu tedhişçi gruplara çok ağır darbeler indirdi.
Bu ilk Haricilerden günümüze bir kalıntı kalmadı. Fakat bir bünye olarak yok olan bu mezhebin ruhu yaşamaya devam etti. İslam tarihinde değişik isimlerle ve farklı oluşumlar içerisinde bir zihniyet olarak zaman zaman hortladı. Son bir yıldır Ortadoğu merkezli olarak dünyanın gündemine oturan IŞİD, İslam âlemini bir kez daha Haricilik’le yüzleştirdi. IŞİD, İslam tarihinin karanlık sayfalarında yerini alan Hariciliğin ismini üzerine almıyor. Bilakis Sünni ve Selefi olduğunu ileri sürüyor. Fakat görünen o ki IŞİD, geleneksel Selefiliği yansıtmaktan çok klasik ehl-i hadis-Selefiyye çizgisinin 18 ve 19. yüzyıllarda tecrübe ettiği Vehhabi uçlanmaya daha yakın duruyor.
Vehhabilik Muhammed b. Abdülvehhab (ö.1792) ile birlikte Suudi devletinin himayesinde siyasallaşan Selefiliğin zaten var olan inhisarcılık ve dışlamacılığı aşırı bir yorumla tekfirciliğe evrilmiş onlar ve başta sufi ve Şii Müslümanları tekfir ederek cihat adı altında hedef almışlardı. Osmanlı devleti kendi topraklarında ortaya çıkan ve kısa sürede bir tedhiş hareketine dönüşen Vehhabiliği kontrol altına almada bir hayli zorlanmıştı.
IŞİD de tarihte Hariciler ve Vehhabilerin yaptıklarını takip ediyor ve faaliyetlerinde bütünüyle dinî bir dil kullanıyor olsa da tarihteki ve günümüzdeki bu ve benzeri yapılanmaları İslamiyet’ten neşet eden oluşumlar olarak değerlendirmek fahiş bir hata olur. Uzun ismiyle Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütlenmesinin işgal döneminin bir ürünü olduğunu bu bağlamda vurgulamalıyız.
Suriye’de olup bitenleri de Irak’taki gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerekir. Mevcut baskıcı rejimin ülkede sebep olduğu büyük yıkım herkesin malumudur. Yine en büyük mağdur kesimin ülkenin yüzde 85’ini oluşturan Sünniler olması ve bu devlet zulmüne dünyanın sessiz kalması, tıpkı Irak’ta olduğu gibi muhalefetin Sünnilik ekseninde kendisini tanımlamasının tabii nedenidir. Söz konusu muhalif bünyede en aşırı ucu temsil eden IŞİD, hem Irak’ta hem de Suriye’de muhalefetin diğer parçalarını yok ederek tek güç olmak istemiş, kendisini Sünni olarak sunmasına rağmen sürekli Sünni teşkilatların üzerine gitmiş, kendisiyle beraber hareket etmeyenleri tekfir ederek savaş açmış, onlara büyük mağduriyetler yaşatmıştır. IŞİD’in Harici özelliği işte bu noktada belirginleşir. Devamlı Müslümanlarla çatışmak, vahşi savaş yöntemlerine başvurmak ve büyük bir korku imparatorluğu kurmak, tarihî Hariciliğin bilindik karakteridir.
Bu siyasal kaos konjonktüründe IŞİD büyüyüp gelişmek için elverişli şartları yeterince bulmuştur. “Denize düşen yılana sarılır” misali IŞİD’den medet uman Sünni mağdurlar topluluğunu değerlendirmemiz dışında tutamayız. Vatandaşı olduğu devletin mevcut sosyal, siyasi, ekonomik imkânlarından pay alamayan ve ailesini dahi koruyamadığı bir emniyetsizlik hâli içinde yaşamak zorunda kalan geniş kesimler, mezhepsel bir söylemle onlar namına mücadele ettiğini söyleyen bu oluşum ile ister istemez beraber hareket etme ihtiyacı hissetmiştir. Bu menfaat birlikteliğinin tahammül sınırlarını şimdiden tahmin etmek elbette ki güçtür. İttifakların ne kadar süreceğini kestirmek şimdilik mümkün değildir. Harici nitelikli düşünce ve pratiklerin Irak ve Suriye halklarının geleneksel İslami dokusuna uyum göstermediği bilinmektedir.
Yabancı ülkelerden IŞİD’e gönüllü katılımlar, üzerinde durulması gereken diğer bir konudur. Özellikle Avrupa ve ABD’den gençlerin yoğun katılımı dikkate değerdir. Müslüman göçmenlerin üçüncü ve dördüncü kuşağından gelen bu ilgi ve sempatiyi, bulundukları toplumda horlanan, iş ve eğitim imkânlarından mahrum kalan ve ciddi bir kimlik krizi yaşayan bir kesimin tehlikeli arayışları olarak anlayabiliriz. Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Çeçenistan gibi ülkelerden katılımları da, uzun bir fetret döneminden sonra tekrar dinleriyle buluşan Müslüman toplulukların İslam olarak önlerinde ne buldularsa ona sarılmalarının sorunlu bir neticesi olarak görebiliriz. Yanlış ve yetersiz kaynaklardan öğrenilen din, derin intikam duyguları eşliğinde kimlik bunalımı ile etkileşime girdiğinde çok tehlikeli kulvarlara insanların taşındığı ortamları hazırlayabilmektedir. Görgü şahitleri Batı ülkelerinden gelen IŞİD mensuplarının yerli örgütçülere nazaran çok daha barbarca tutum ve hareketler sergilediklerini ifade etmektedirler. Bu tanıklık bahsettiğimiz patolojik durumla yakından ilgilidir. Heyecan, slogan, sevgisizlik ve ölçüsüz isyan bu patolojinin en belirgin semptomlarıdır.
Gençlerin cami ortamlarından ve mahalli dinî cemaatlerden uzak kaldıkları bu modern zamanlarda, cami ve cemaat merkezli geleneksel buluşma, dayanışma ve faaliyet biçimleri, yerini bir nevi “internet cemaatçiliği”ne bırakmış durumdadır. Yalnızlıklarını internet üzerinden gideren genç kuşaklar “sanal bir ümmet” içerisinde rastgele kimlik bulmaya çalışmaktadırlar. Kontrolden uzak bu alan IŞİD gibi interneti çok etkin kullanan ve bu yolla reklamını çok iyi yapan oluşumlar için sempatizan devşirmenin eşi bulunmaz sahalarıdır.
İslamiyet’in savaş hukuku ve mücadele ahlakı bellidir ve IŞİD bunlara riayet etmemektedir. Hilafeti ihya, darü’l-İslam’ı tesis ettiğini söylemesi, bilgisinden çok heyecanıyla hareket eden bazı marjinal kesimler için kuşkusuz bir çekim gücü oluşturmaktadır. Fakat asıl görülmesi gereken, IŞİD’in yapıp ettiklerinin özellikle Müslümanların azınlık olarak veya baskı altında oldukları ülkelerde onlara dönük sert güvenlik politikalarının bir dayanağı olarak kullanılmasıdır. IŞİD’in yine sistematik olarak yürütülen islamofobinin yararlı bir aracı olarak sürekli gündemde tutulduğu da gözlerden kaçmamaktadır.
Son yüzyılını bin bir türlü fitne ve sıkıntıların içinde geçiren İslam âleminin gerçekten başka bir fitneyle daha yüz yüze kaldığı aşikârdır. Durum tahminlerin ötesinde ciddi gözükmektedir. Müslüman toplumların üzerine düşen ödev öncelikle söz konusu yeni gelişmelerin vahametini hakkıyla idrak etmeleridir. Bu idrak olmaksızın alınacak tedbirler palyatif olmaktan öteye gidemeyecektir. İslamiyet’in aşırılıklardan uzak orta yolcu karakteri üzerine güçlü vurguların yapıldığı bir çağrı yüksek tonda yeniden seslendirilmelidir.
Aklın (basiret ve ferasetin) ve ahlakın eşlik etmediği fıkıh çıkarımlarının şeriatın gayelerine matuf olmadığı bilinmelidir. Harici nitelikli oluşumların bu türden fıkıh üretimiyle ortaya koydukları hüküm ve fetvaların, hangi ayete, hadise veya başka bir delile dayanırsa dayansın sığ ve temelsiz olduğu ortadadır. Bu üretim tam anlamıyla Kur’an ve sünnetin istismarıdır.
Bir devlet, cemaat veya teşkilatın kendi başına halifelik ilanının diğer Müslümanları bağlayıcı bir hükmü pek tabii ki bulunmamaktadır. Ümmetin seçkin âlimlerinin ve İslam birliği için gayret gösteren Müslüman yöneticilerin hiç birisi tarafından tasdik edilmeyen hilafet adı altındaki uygulamaların, öncelikle Hz. Rasulüllah’a vekâlet makamı olan hilafet kurumunun hatırasına yapılmış en büyük kötülük ve saygısızlık olduğunu burada belirtmeliyiz.
IŞİD benzeri oluşumların kendilerini nispet ettikleri ehlisünnet ve’l-cemaatin, ümmetin büyük ekseriyetinin ortak tasavvurunu ifade eden şemsiye bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle Sünniliği tek bir anlayış veya yoruma (Selefilik, Sufilik, Hanefilik vs.) tahsis edip kendilerini Sünniliğin yegâne temsilcisi sayan cemaatsel yapıların ve teşkilatların böyle bir haklarının olmadığı kanaatini taşıyoruz. Zira bu tür iddialar en başta Sünniliğin “ve’l-cemaat” özelliğini tahrip ederek tefrika ve bölünmelere meydan vermekte ve böylece ümmetin birliği ve dirliğine en öldürücü darbeyi indirmektedir.