Makale

Sultana Sultan Olmak

Sultana Sultan Olmak

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şamil Baş
RTE Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Ol dürr-i yetîmem ki görmedi beni ‘ummân
Bir katreyem illâ ki ‘ummâna benem ‘ummân

Gel mevc-i ‘acâib gör deryâ-yı nihân gözle
Zî-bahr-i nihâyetsüz katrede olur pinhân

Dem urmazıdı Mansûr tevhîd-i Ene’l-Hak’dan
‘Işk dârına dost zülfi asmışdı beni ‘uryân

Bu ‘âlem-i kesretde sen Yûsuf u ben Ya’kûb
Ol ‘âlem-i vahdetde ne Yûsuf u ne Ken‘ân

Bunda dimeden Mecnûn Leylâ adını Mevzûn
Ne Leylâ idüm anda ne Mecnûn-ı ser-gerdân

Yi-nûn-sîn ulaşmadın cân kuyuya düşmedin
‘Işk dadıla mest geldük hem mest giderüz bundan

Bu cismüm belâsıdur adum Yûnus oldugı
Zâtum sorar olursan sultâna benem sultân


Yunus Emre (d.1240-ö.1320)
Y
unus Emre’nin insan-Allah ilişkisi bağlamında söylediği tevhit türündeki bu gazel, tasavvufi bağlamda tahlil edilmesi ve yorumlanması gereken manzumelerden biridir. Gazelin tümünde görülecektir ki Yunus kendi aşkını pek çok isimle mukayese edecek ve kendini övüyor gözükecektir. Oysa mukayeseden önde çıkan Yunus’un bizzat kendisi olduğu düşünülebileceği gibi bir varlık olarak kul olma vasfına eren insan da olabilecektir. Bu manzumenin farklı ve eksik nüshaları vardır. Tahlile konu edilen beyitler Mustafa Tatçı’nın hazırladığı Yunus Emre Divanı’ndaki Mef‘ûlü Mefâ‘îlün Mef‘ûlü Mefâ‘îlün kalıbıyla yazılan 260 numaralı gazele göredir.
Ol dürr-i yetîmem ki görmedi beni ‘ummân
Bir katreyem illâ ki ‘ummâna benem ‘ummân
Dürr: Sadef ismindeki bir deniz canlısının karnında oluşan inci. Gözyaşı. Yetim: Seçilmiş, nadir, tek, yegâne; babası ya da hem babası hem annesi ölmüş olan çocuk. Umman: Büyük deniz, okyanus. Katre: Damla.
“Ben Allah’ın yarattıkları arasında öyle seçkin bir inciyim ki, benim gibi bir inciyi hiçbir okyanus henüz görmemiştir. Bir küçük damlayım fakat büyük denizlerden daha büyük bir denizim.”
Sadef, nisan ayında sahile çıkar ve midye gibi kapakçığını açar. Bu esnada karnına düşen nisan yağmurunu yutup denize döner. Yağmur tanesi hayvana ıstırap verdikçe hayvanın salgıladığı sıvı katılaşarak ve tekrar tekrar katmanlaşarak inciyi oluşturur. Yağmur damlasının sayısına göre incilerin büyüklüğü değişir. En kıymetli inci tek incidir ki sadece bir yağmur damlası ile oluşur. Bu değerli inciye dürr-i yetim veya “şahlara layık” manasına dürr-i şahvar denir.
Hz. Peygamber daha doğmadan babadan yetim kaldığı için edebiyatımızda ona seçilmiş inci anlamında dürr-i yetim sıfatı verilmiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’den daha değerli bir beşer yoktur. İncinin sadefin karnına düşüşü gibi insan da ana rahmine düşer. İnsanlık denizinde her insan bir katre kadardır. Damlalardan oluşan bu büyük denizin en değerli varlığı ise eşref-i mahluk olan seçilmiş bir inci hükmündeki insandır. Dünyanın bütün denizlerinin en küçük hâli bir katredir. O hâlde katre olmadan denizler olmaz. Katre-umman ilişkisi beyitte bizi insan-mevcudat, Hz. Peygamber-ümmet, Allah-kullar, vahdet-kesret gibi anlamlara da götürecektir.
Gel mevc-i ‘acâib gör deryâ-yı nihân gözle
Zî-bahr-i nihâyetsüz katrede olur pinhân
Mevc: Dalga. Acayib: Şaşkınlık verici, tuhaf. Derya: Deniz, varlık, kâmil insan. Nihan: Gizli. Zî: Sahip manasına ön ek. Bahr: Deniz. Pinhan: Saklı
“Gel, bu acayip dalgayı gör, bu gizli denizi gözetle; bir damlaya, uçsuz bucaksız denizin sahibi nasıl sığarmış, onu gör.”
Katre, tasavvufi inanışta insan ve onun kalbidir. O, tabiatı ve bedeniyle zavallı ve çaresizdir ancak, gönlü ve idrakiyle âlemin şuurudur. Yaradan, onda tecelli eder. İnsanın büyüklüğü, Allah’ı idrak edebilmesinden dolayıdır. Beyitteki mevc-i acayip ifadesi hayret verici yüksekliklere ulaşan büyük dalgalardır. Dalga denizdendir. Onun içinde saklı durur. Dalgalar sahile vurup tekrar denize karışır ve onun içinde yok olur. Tekrarlanan bu döngü insanın seyr ü sülukuna ve bu yolda çektiği çileye benzer. Bir katreye nazaran uçsuz bucaksız denizlerin sahibi olan Allah, katre ile temsil edilen insanda saklıdır. Mevc-i acayipten kasıt kul olabilme idrakindeki insan; derya-yı nihandan kasıt ise Hak Teala’dır. Bu aynı zamanda mürit ile mürşid-i kâmil arasındaki ilişkiye benzer. Yunus Emre’nin daveti tasavvufi bağlamdır. Tecelli insanın kalbinde olur. İnsan bir damla; Allah ise bir deryadır.
Dem urmazıdı Mansûr tevhîd-i Ene’l-Hak’dan
‘Işk dârına dost zülfi asmışdı beni ‘uryân
Dem urmazıdı: Söylemezdi, söz etmezdi. Dâr: Ev, mekân; ağaç direk, darağacı; sevgilinin saçları; savaş. Zülüf: Şakaklardan yüze düşen saç lülesi. Üryan: Çıplak.
“Eğer Hallac-ı Mansur, dostun zülfüyle darağacına asılmış olan beni görseydi “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) davasında bulunmazdı.”
Mansur, Hallac-ı Mansur adıyla şöhret bulmuş olan büyük bir sufidir. Onun bir cezbe anında söylediği “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) sözü küfür sayıldığı için asılarak öldürülmüştür. Yunus, bu sözün “Hak bende tecelli etti, seven ile sevilen bir oldu” manasına geldiğini düşünüyor. Ancak, Yunus bu beyitte kendisindeki ilahî aşkı Mansur ile mukayese etmektedir. Mansur, Yunus’un içine düştüğü aşk hâlini görmüş olsaydı “Ene’l-Hak” demekten imtina ederdi. Beyitteki dâr kelimesi hem darağacı anlamına hem de sevgilinin saçları anlamına gelebilir. Zülüf kelimesi de hem gerçek anlamına hem de darağacında boyna geçirilen ilmeğe benzetilerek kullanılmıştır. Buradaki dost kelimesinden kasıt ise Hak Teala’dır. Üryan kelimesinden kasıt ise masivadan kurtulmak, yüklerden arınmaktır. Bu bağlamda mısra bizi “fenafillah” kavramına götürmektedir.
Bu ‘âlem-i kesretde sen Yûsuf u ben Ya’kûb
Ol ‘âlem-i vahdetde ne Yûsuf u ne Ken‘ân
Âlem: Kâinat, dünya, insanlar, çevre. Kesret: Çokluk, bolluk, çeşitlilik. Vahdet: Birlik, teklik, bütünlük. Kenan: Hz. Yakup’un memleketi. Suriye, Filistin, Mısır, Lübnan’ın bir bölümünü içine alan antik Filistin toprakları.
“Bu kesret âleminde sen Yusuf’sun ben Yakup’um. Ama vahdet âleminde ne Yusuf vardır ne de Kenan illeri...”
Yusuf, Yakup peygamberin oğludur. Kardeşleri, Yusuf’un güzelliğini ve babasının sevgisini kıskandıkları için onu bir kuyuya atmışlar; yoldan geçen bir kervan Yusuf’u kurtarmış; Mısır’a götürüp köle diye satmıştır. Oğlunun hasretine dayanamayan Yakup, kör olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “ahsenü’l-kısas–kıssaların en güzeli” adıyla geçen bu hadiseye telmih vardır. Edebiyatımızda Yakup hasreti ve hüznü sembolize eder. Bu çokluk dünyasında Yunus, Allah’a kavuşma adına duyduğu özlemi, Yakup’un oğlu Yusuf’a duyduğu hasrete benzetmektedir. Şüphesiz bu hasret, bu acı, bu özleyiş vahdet âleminde, ahirette olmayacaktır. Orada ne Yusuf ayrı ne Kenan illeri ayrı olacaktır. Bu maddi dünyadaki hasret ve ıstıraplar öteki âlemde âşığın maşukuna kavuşmasıyla son bulacaktır. Yunus bu beyitte Yusuf ile Yakup kıssasına telmihte bulunarak insan-Allah ilişkisindeki vuslat arzusuna değinmektedir.
Bunda dimeden Mecnûn Leylâ adını Mevzûn
Ne Leylâ idüm anda ne Mecnûn-ı ser-gerdân
Mevzun: Vezinli, ölçülü, tertipli, düzgün. Ser-gerdan: Başı dönmüş olan, sersem.
“Mecnun, Leyla’nın adını daha doğru düzgün söylemeden önce de ben âşık idim. O dem ne Leyla vardı ne de başı aşk ile dönmüş Mecnun. Hâlbuki ben hem Leyla hem de onun hayranı Mecnun idim.”
Beyitte meşhur Leyla vü Mecnun hikâyesine telmih yapılmaktadır. Yunus, pek çok şair gibi kendisini Mecnun’dan daha çok aşka istidatlı görmektedir. Leyla maşuku Mecnun ise âşığı temsil eder. Bu aynı zamanda kulun Rabbisine olan aşkını da ortaya koyar. Hem Leyla hem Mecnun olmak ise âşık ile maşukun bir olması demektir ki bu da vuslat ve “fenafillah” manasına gelir. Mecnun, Leyla’ya o kadar âşıktır ki aşk sarhoşluğundan onun adını bile düzgün söyleyememiştir. Hatta Mecnun Leyla’nın adını daha doğru dürüst söyleyemediği zamanda bile Yunus’un Hakk’a olan aşkı ortadaydı. Hâliyle Yunus Emre kendisinin aşkını Mecnun’un aşkından daha yüce görür. Mecnun’un aşkı dünyevidir. Oysa dünyaya gelmeden önce Allah’a olan hayranlığı bağlamında hem Leyla hem de Mecnun konumunda yani hem seven hem sevilen konumunda olduğunu belirterek ilahî aşkını dünyevi aşk ile mukayese edip âşık ile maşukun bir olduğunu ve aşkının yüceliğini belirtmektedir.
Yi-nûn-sîn ulaşmadın cân kuyuya düşmedin
‘Işk dadıla mest geldük hem mest giderüz bundan
Dâd: Adalet; feryat, sızlanma; verme, kısmet, ihsan. Mest: Zevkten kendinden geçmiş.
“Yunus, ismi daha ortaya çıkmadan, vücut bulmadan ve dünyaya gelmeden önce de aşk sarhoşu idi. Bundan dolayı aşkın zevkiyle sarhoş gelip sarhoş gider.”
Yunus, isminin kök harfleri olan Ya Nun ve Sin harfleri daha birbirine birleşip Yunus kelimesini oluşturmadan önce, âlem-i ervahta ve ruhun can ile buluşması olan dünya kuyusuna düşmeden önce de Yunus Hakk’ın âşığı idi. Candan kasıt insan ve Hz. Âdem’dir. Kuyu ise hem dünya anlamına gelebilir hem de beden anlamında kullanılabilir. Bu beyit manzumenin farklı nüshalarında “Kâf Nun’a ulaşmadan” şeklindedir. Kâf ve nun harfleri yan yana yazılınca “kün” şeklinde okunur ve Arapça “Ol” anlamına gelir. Allah’ın “kün” emri ile kâinat yaratılmıştır. Mısraın her iki şeklinde de Kur’an-ı Kerim’de anlatılan bu yaratılış hâdisesine telmih vardır. Yunus, ezel meclisinden beri Allah aşkı ile sarhoş olduğunu anlatmaktadır. Aşkın sarhoşluğu Yunus’u çepeçevre kuşatmıştır. Önceki beyitlerdeki vahdet metaforu bu beyitte de devam etmektedir.
Bu cismüm belâsıdur adum Yûnus oldugı
Zâtum sorar olursan sultâna benem sultân
Cisim: Nesne; beden. Bela: Felaket, sıkıntılı iş, hak edilmiş ceza. Zat: Kişi, öz, nefs, asıl varlık.
“Adımın Yunus olması, canın bedene hapsedilmesinden dolayıdır. Adım da benim gibi gelip geçicidir. Ama işin aslını sorarsan sultanlar sultanıyım.”
İnsanın dünyadaki varlığı beden iledir. Bedenlerimiz cisimlerimizdir. Ruhun bedende konaklayışı insanın kulluğunu hatırlatır. Yunus’un “Et ü deri büründüm geldüm size göründüm” mısraı bu beyitte de karşımıza çıkmaktadır. Yunus Emre gibi son derece mütevazı bir insanın kendisine sultanlar sultanı demesinin sebebi de bundan dolayıdır. Bu, ilahî aşktır. Allah, insanın gönlünde tecelli ederse, sevenle sevilen aynı olur, bir olur. Hem seven hem de sevilen işte o dem sultandır.